Tevhid'den Bahseden Âyetler

Konusu 'Akaid-Fıkıh-Kelam' forumundadır ve ALLAH ASIKLARI tarafından 31 Ağustos 2009 başlatılmıştır.

  1. ALLAH ASIKLARI

    ALLAH ASIKLARI islamseli

    Katılım:
    8 Ocak 2009
    Mesajlar:
    12.084
    Beğenileri:
    0
    Tevhid'den Bahseden Âyetler


    Kur'an'ın bütünü Tevhid'den, tevhid ehlinin haklarından, onla­rın medhinden, Allah'a eş koşmayı kötülemekten, Allah'a eş koşan­ların isyanından ve müstahak bulundukları cezalardan bahseder.
    “El-HamdüliIIahi Rabbil-âlemîn” tevhiddir.
    “Errahmanirrahîm” Tevhiddir.
    “Mâliki yevmiddin” tevhiddir.
    “îyyâke na'budü ve iyya'ke nesteîn” tevhiddir.
    “İhdinessırâtel-müstakîm” tevhiddir; tevhid ehlinin yoluna hidayet olmayı istemektir; cehalet inad ve ifsad için tevhid yolundan ayrı­lan sapıkların ve kendilerine gadap olunanların yoluna değil, Allah'ın nimet verdiği mutlu kimselerin yoluna iletilmeyi istemeye şa­mildir.
    Kur'an gibi Sünnet de Kur'an'ın delâlet ettiği hususları açıkla­yıcı olarak gelir. Rabbimiz olan Allah Teâlâ, tevhid konusunda bizi falancanın görüşüne ve filancanın zevkine muhtaç kılmamıştır. Bu sebeple tevhid konusunda Kitap ve Sünnet'e muhalefet edenlerin ih­tilâfa düştüklerini, birbirleri ile çarpıştıklarını görüyoruz. Halbuki Cenabı Hak Kur'an-ı Kerîmde:
    “Bugün size dininizi tamamladım ve İslâm'ı sizin için din olarak seçtim.” [23]
    Buyuruyor. Bu sebeple dinin tamamlanmasında Kitap ve Sünnet'in dışında bir şeye ihtiyacımız yoktur. Nitekim Cenabı Allah başka bir âyette şöyle buyuruyor:
    “Bu Kur'an-ı Kerîm insanlar için yeterlidir.” [24]
    “Onlara yetmiyor mu ki, biz sana, kendilerine okunan bir kitap indirdik.” [25]
    Hz. Peygamber size neyi getirmişse onu alın, sizi nerden yasaklamışsa ondan sakının.” [26]
    Tahâvî de ilk akidesinde şu sözü ile bu manaya işaret etmiştir;
    “Bu konuya (Tevhid konusuna) kendi kendimize tasavvur ederek ve reylerimizle te'vil ederek giremeyiz. Zira dinin esası hakkında Allah'ın kurtardığından başkası selâmet bulmaz.”
    İmam Âzam, söze başlarken işe Allah'ın varlığı bahsi ile girmedi. Çünkü Allah'ın varlığı gözle görünür gibi apaçıktır. Kur'an-ı Kerim'de Cenabı Hak şöyle buyuruyor;
    “Peygamberleri kendilerine gökleri ve yeri yaratan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır?” dedi. [27]
    “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorarsan: Muhakkak Allah yarattı, derler.” [28]
    Allah'ın yarlığı halkın yaratılışında sabittir. Nitekim Cenabı Hak bu noktaya şu Âyet-i Kerime ile işaret buyuruyor:
    “O halde gerçek bir müslüman olarak kendini dine yönelt.. Allah'ın dinine ki, insanları o din üzerinde yaratmıştır.” [29] Hz. Peygamber'in:
    “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine do­ğar.” [30] hadis-i şerifi de buna işaret eder.
    Bütün peygamberler tevhid inancını açıklamak için gönderilmişlerdir. Bu sebepten “Lâ ilahe illellah”
    kelimesi üzerinde sözleri birleşmektedir.
    Peygamberler, kendi ümmetlerine, Allah'ın var olduğunu söyle­mekle emredilmemişler, belki, ümmetlerinin hayal ve vehmettiğini reddetmek için Allah'tan başkasına ibadet edilemiyeceğini açıklamayı kasdetmişlerdir. Onların ümmetleri vehme ve hayale kapıla­rak sapık bir inançla şöyle diyorlardı:
    “Bu putlar, Allah katında bi­zim şefaatçılarımızdırlar. Biz onlara yalnız bizi Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz.” Tevhid inancı ise, te'kitli olarak Allah'ın varlığını ifade eder.
    Sonra inançlar, aklın serbest olduğu hususlardan olsa da aslolan bunların şeriattan alınması gerekir. Yoksa, Allah'ın varlığını, il­mini, kudretini isbat etmek haddi zatında Kitap ve Sünnete tevak­kuf etmez. Ancak kendilerine itibar etme yönünden Kitap ve Sün­nete tevakkuf eder. Zira bu bahislerin Kitap ve Sünnete uygun olup olmadıklarına itibar edilmezse, felsefecilerin bahsettikleri ila­hiyat ilmi gibi olur ki, o takdirde buna itibar edilmez. Şu âyetler aklî olarak Allah'ın varlığına delâlet eden âyetlerdendir.
    “Şüphesiz yer ile göklerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde, denizde insanlara faydalı olacak şekilde yüzen gemi­de, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş toprakları diritlmesinde ve yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları estirmesin­de, yer ile gök arasında Allah'ın emrine amade bulutlarda, düşünen akıl sahibi kimseler için Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden birçok alâmetler vardır.”
    Her kim bu zikredilen varlıkların acaib durumuna, yer ve göğün yaratılışına, hayvanların, bitkilerin ve âyetlerde bahsedilen diğer yaratıkların acaib yaratılışlarına dikkatlice bakarsa bu bakış onu yok­luktan vareden, belli kanunlar üzerine tertib ederek çeşitli hikmet­leri içine koyan bir hikmet sahibinden müstağni olmayacağına hük­metmeye sevkeder. Nitekim Cenabı Allah bu konuda şöyle buyuru­yor:
    “Biz insanı muhakkak çamurun özünden yarattık. Sonra insanın neslini sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (bir damla su) yaptık. Sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıh­tısını bir et parçası yaptık, o et parçasını da kemik haline çevirdik, kemiklere et giydirdik, sonra ona başka bir şekil vererek ruh ver­dik. Şekil verenlerin en yücesi olan Allah'ın şanının ne kadar büyük olduğuna bak!” [31]
    Mekke halkına ileride biz, hem kendi nefislerinde, hem yeryü­zü etrafındaki âyetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) gösterece­ğiz ki, sonunda Peygamber'in söylediğinin hak olduğu kendilerine apaçık görünecektir. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?” [32]
    Her şeyde Allah'ın birliğine ve eşsizliğine delâlet eden delil var­dır.
    Bütün akıllı kimseler bu yoldan yürüyerek Allah'ın varlığı ve birliğini bulmuşlardır. Ancak Dehriye taifesi gibi kendini büyük gö­ren bazı sefihler bu yoldan yürümediler. Onların bir kısmı Allah'a eş koşmak suretiyle küfre vardılar. Öyle ki puta tapanlar gibi Allah ile birlikte ilâhlara da taptılar. Bazıları da olayların bir kısmını Al­lah'tan başkasına nisbet ederler. Mecûsiler gibi. Mecûsiler kötülük­leri İhremen'in (Şeytan'ın) karanlığına, ki İhremen şeytandır hay­rı da Rahman'm nuruna nisbet ederler. Puta tapanlardan bazıları da bazı eserleri putlara nisbet ederler. Bunlardan Cenabı Allah şöyle haber veriyor:
    “Onlar dediler ki: ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz senin sözünle tanrılarımızı terketmeyiz. Ve biz sana inanmayız.”
    Ancak şunu söyleriz ki; ilâhlarımıza sövdüğün için, muhakkak onların bazısı seni bir fenalıkla (cinnetle) çarpmıştır. Hûd îşte ben Allah'ı şahid tutuyorum, ve siz de şahit olun ki, ben Allah'tan başka ona koştuğunuz ortaklardan hiçbirine inanmıyorum, onlardan beriyim, dedi.” [33]
    Sâbiîler ve bâzı müneccimler de kendilerine ışık tuttuğu için bâ­zı olayları yıldızlara nisbet ederler. Allah Teâlâ'yı eş koştukları şeylerden beri kılarım. Onlardan bazıları öldükten sonra dirilmek ve âhirette ölülerin dirilmesi gibi Allah'ın, inkârını küfür saydığı hu­susları inkâr etmek suretiyle sapmışlardır. Akıl sahipleri için bu ka­darı yeterlidir. Görüşlerini müdafaa etmek için munazaracının ter­tip ettiği aklî mukaddimelere başvurmadık. O mukaddimelerin hu­lâsası şudur: Âlem hadistir, yâni yoktan var edilmiştir. Onun kıdem sıfatı ile vasıflanan bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. O yaratıcı da Ce­nabı Allah'tır. Cenabı Allah'ın şu âyeti de bu noktaya işaret edi­yor:
    “Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerine vekildir.” [34]
    “Şüphesiz sizin rabbiniz, altı günde yer ile gökleri yaratan Al­lah'tır.” [35]
    Herkim bu âlemin kadîm (yaratılmamış) olduğuna hükmederse o kâfirdir. Sonra, bütün varlıkların varlığı kendinden olan bir var­lıkta son bulduğu sabit olunca, bu varlığın ezelî ve ebedî olması lâ­zım gelir. Varlığı kendinden olan üzerine yokluk geçmesi ise mümkün değildir. Zira varlığı kendinden olduğu sabit olanın yok olması müm­kün değildir. Öyle ise Cenabı Allah kadîmdir, yani varlığının evveli yoktur. Bakîdir, varlığının sonu yoktur. Bu sebeple kıdem ve baka manaları Allah Teâlâ hakkında Selbî sıfatlara döner. Bazıları bu iki sıfatı subûtî sıfatlardan saymaktadır. Zira Allah hakkında baka­nın manası, ebed'den sonra gelen yokluğu nefyetmektir. Kadim de ezelden evvel geçen yokluğu nefyetmek olduğu gibi. O halde bu iki kelimenin manası yokluğu nefyetmeye yönelir. Bu sebeple Tûrbiştî kendi inancında şöyle demiştir: “Mevcud ve kadim”» sıfatları Allah'ın zat sıfatlarındandır.
    Yukarıda geçmiş imanın şartlarından olan “Allah'a inandım sözünün, imanın yarısı olduğu hususunda ihtilaf bulunmakla bera­ber, imanda söz ile ikrar etmeye itibar edildiğine işaret vardır. An­cak ikrar bazı zamanlarda düşer, yahut ikrar imanın hükümlerini icra etmek için şarttır. Bu görüş İmam Âzam'dan rivayet edilmiştir. İmam Mâtürîdi de bu görüşe meyletmiştir. Eş'arî'ye göre en doğru görüş de budur. Şu âyet-i kerîme bu görüşü kuvvetlendiriyor:
    “Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah'a ve Peygamber'e karşı gelenlerle sevişir halde bulamazsın; velev ki o o karşı gelenler, babaları, oğulları, yahut kardeşleri, yahut kendi kabilelerinden olsun. İşte Allah böyle (zalim) kimseleri sevmiyen bir kavmin kalblerinde imanı tesbit buyurmuş ve kendilerini yüce katından bir rahmet ile kuvvetlendirmiştir.” [36]
    Şeyh'ul-İslâm Pezdevî bu konuda şöyle diyor:
    “Bir kimse kalbten inanıp özürsüz olarak bu imanını açıklamayı terk ederse, mümin ola­maz.” Bu görüş müçtehidlerden Muhakkik olanların görüşüdür. Pezdevî'nin bu sözünde, imanda “Eşhedü” sözünün şart koşulmadığına işaret vardır. Çünkü kişinin, “Allah'a inandım” şeklinde şehadet getirmesi gerekir, dememiştir. Şafiî âlimlerinden bazıları iman­da “Kelime-i Şehadet”i şart koşuyorlar ve bunun için de Hz. Peygamber'in şu Hadîsini delil getiriyorlar:
    “Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına şehadet getirinceye ka­dar insanlarla savaşmakla emrolundum.” [37]
    Başka bir rivayette ise “(Lâ ilahe illellah deyinceye kadar” ifa­desi vardır. Bu kelimenin manası: Allah Teâlâ'nın varlığını, zatında ve sıfatında birliğini itiraf ederek tasdik ettim, demektir.
     

Sayfayı Paylaş