Övünmenin Tutsakliği

Konusu 'Kötü Ahlak Sıfatları' forumundadır ve Magrip tarafından 26 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

  1. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    Övünmenin Tutsakliği

    İnsan, ne büyüktür ne küçük... Yalnızca insandır; yaratılmış ve Yaratanına muhtaç bir insan. Bütün güzelliği de muhtaç oluşundadır, tıpkı bebekler gibi. Öyleyken, olmayan bir büyüklüğün peşine neden düşer ve kendini bu yanılgıya, bir hastalık haline hapseder?

    İnsan hiç kendi kendisini tutsak eder mi? Övünen ve dolayısıyla çevresindeki insanlar tarafından övülmeyi bekleyen kişi, kendi kendisini ihbar ediyor demektir. Bu zavallı insan, engin ruh dünyasını bir hapishane hücresi haline getirmiş ve kendisini bu hücrede zincirlemiştir. Nasıl özgür olabilir ki bu tutsak? Ruhunu zincirleyen de kendisi, bu zinciri açabilecek anahtarı elinde bulunduran da kendisi...

    Kendisine ve yaptıklarının kalitesine, güzelliğine güvenemeyen insanın özelliğidir övünme. Kendisinden bahsettikçe, çevresinde bulunanlara yaptığı yardımlarından, hizmetlerinden anlattıkça, kendisini dinleyenlerin kesinlikle kalıcı olmayan anlık ilgi ve takdirleri, ona sahte bir güven duygusu vermektedir. İlginin devam etmediğini hissedince tekrar övünme yoluna gitmekte ve böylece bir türlü kısır döngüsünden çıkamamaktadır. Çünkü kendisini sıklıkla öven insana güvenen olmaz. Belki henüz hayat tecrübesi olmayan bazı kişiler bu insanı ciddiye alıyor gibi görünseler de, zamanla bu ilginin ömrü genelde fazla sürmez.

    Rüzgârla karın doyurmak

    İmam-ı Buharî Hazretleri’nin şu sözü ne kadar yerindedir: “Kendini övmek, rüzgârla karın doyurmaya benzer.” Övünme budalası, ancak ruh hapishanesinin diğer hücrelerinde kendisi gibi olan insanlarla karşılıklı övünerek tatmin olabilir ama karşısındakinin övünmesi rekabet duygusunu pekiştireceğinden, bu mutluluğu da geçici olacaktır. Yani övünen insan, başkalarının övünmesinden de rahatsız olur. Onun hedefi kendisinin dinlenilmesi, kendisine inanılması ve kendisinden bahsedilmesidir.

    Oysa övünmekten hoşlanan insan bilmez mi ki övündükçe ondan iyi bir kişi olarak bahsedilmeyecektir. Kendisini çok seven ve bunu belli eden kişi, çevresi tarafından fazla sevilmez. Çünkü “insanda kendini yüksek görme, hırs ve şehvet, söz söylerken soğan gibi kokar” (Hz. Mevlânâ) ve ziyadesiyle rahatsız eden bu kokudan insanlar kaçar. Aksine herkesin sizden iyi bir şekilde söz etmesini mi istiyorsunuz? Öyleyse kendinizi övmeyin uyarısı unutulmamalıdır.

    Kendini beğenmiş mağrur insanın en büyük özelliği, daima önde olma isteğidir. Ön saflar onun mekânıdır. Mağrur insan, vitrinde olmayı seven insandır. Gerçekte vitrinde sergileniyor olmak, içine düştüğü derekesini ortaya koymaktadır. Bu durumuna rağmen o, kendisine bakılıyor olmayı hiç bakılmamaya yeğlemektedir.

    Kendisini ayakta tutacak güçlü payandalara sahip olamayan ama her zaman herkesten yükseklerde olmak isteyen insan, kendisini övünülecek şeyler yapmak zorunda hisseder. Başkalarının beğeneceği sözleri, davranışları, iyilikleri olmalıdır ki onların takdirleriyle gururu okşansın. Basiret sahibi olmayan birisi, nereden bilebilir ki o kişinin gözüken gayretleri, riyasının bir sonucudur...

    “Her kim duyulsun diye dünyada bir iş yapar da riyakârlık ederse, kıyamet gününde Allah da onun kusurunu duyurur.” (Edebü’l-Müfred, 555-556)

    Kötü içyüzü örtme çabası

    “Kendini olduğundan fazla göstermek, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bu kendini beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi kendine hayâsızca aşık olmaktır. (...) Gurur insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır. Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması, kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması, kendine fazla düşkün olması demektir. Oysa ki aşırı benciller, kendilerini pek üstünkörü bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak, boş hayaller kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi... Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam, kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır.” (Montaigne, Denemeler)

    Eleştiri, kendini beğenmiş insanın en etkili silahıdır. Kendi varlığına güveni olmayan, sağlam dayanaklardan yoksun kişiler sürekli eleştirmektedirler. Kendisinin emri ve kontrolü dışında yapılanları beğenmeme, küçümseme, mağrur insanın en belirgin karakteridir.

    Onun bütün dünyası kendisidir. Hayat, onun kendi tecrübelerinden, bildiklerinden ibarettir. Bu çerçevenin dışında kalan tecrübeler, duygular, bilgiler, gururundan, hasedinden, küçük hesaplar peşinde koşmasından dolayı bir türlü ulaşamadığı varoluşun derinliklerini, güzelliklerini kendisine hatırlattığından rahatsız edici olmaktadır. Yaşadığı ruhî bunalımlar sonucu, kendisi dışındakileri ya yok saymakta ya da küçümsemektedir ama başkalarının kendisini küçümsemesine ise hiç dayanamamaktadır. Oysa o kişi diğer insanları aşağı görmeseydi, başkalarının yüksekten bakmalarından yakınmazdı.

    Ciddi tehlike, ciddi uyarılar

    Hadis-i şerifteki şu uyarı kendisini beğenmiş insan için dikkat çekici olmalıdır: “Kişi kendisini halktan büyük görüp uzak tuta tuta cebbarlar arasına kaydedilir de, onların başına gelen musibete duçar olur.” (Tirmizî, Birr 61)

    “Övünerek yaşayanlar, dövünerek ölürler.” der Ali Suad. İnsan kendisini başkalarından üstün görerek, onları düşüncelerinden, davranışlarından dolayı küçümseyerek yükseleceğini mi sanır? Oysa nefsinden gelen güdüyle gerçekleştirdiği bu tavrından tevbe etmezse, günün birinde kendisi de eleştirdiği duruma düşebilir ve gururu dolayısıyla söylediği büyük sözlerinin cezasını ağır bir şekilde çeker.

    İbn Ömer r.a.’dan gelen rivayetle Rasulullah s.a.v. buyurmuşlardır ki: “Allah, Kıyamet günü, büyüklenerek elbisesini sürüyenin yüzüne bakmayacaktır.” (Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebu Davud, Libas bölümleri)

    “Bir adam, nefsinin hoşuna giden bir takım elbise içinde, saçları da yapılmış olarak giderken yürüme sırasında kibre düşmüştü ki, birden yere battı. Kıyamet kopuncaya kadar orada zorlukla batmaya devam edecek.” (Buharî, Libas 5; Müslim, Libas 49)

    Bu hale düşmemek için Halife Hz. Ömer r.a. günün birinde kırbasını sırtına yüklemiş, Medine’nin kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Oğlu Abdullah kendisine yetişip sordu: “Baba sen ne yapıyorsun! Koskoca halife, sırtında kırba taşır mı?” Hz. Ömer; “Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum. Sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.” demişti.

    “Küçük olanı hor görme; dağlar, çakıllardan yapılmıştır.” (Fethi Yeken) Küçüklüğün veya büyüklüğün ölçüsünü nefsimize göre belirlemeye çalışırsak büyük bir hataya düşmüş olmaz mıyız? Maddi anlamda küçük diyebileceğimiz nice varlıklar, gerçek büyüklüğün simgeleri olabilirler veya büyük dediğimiz nice insanlar, Allah katında cüce olabilirler.

    Hiç kimseye gururla bakamayız. Herkesin yeryüzünde kendisine göre bir değeri vardır. Kendini beğenmişlik bataklığına düşüp çırpındıkça batmakta olan kişi, niçin kendisini diğer insanlarla karşılaştırır? Andre Gide’ye göre bu sorunun cevabı, kendini beğenen insanlardaki hayal eksikliğidir; bu insanların ufuklarının olmamasıdır. Dar görüşlü olmalarından ve kendilerini yapmacık bile olsa takdir edenlere karşı yüksek düzeyde minnet duymalarından dolayı, kendilerini beğenenler, başkalarının tuzaklarına da kolay düşerler.

    Gerçek övgü yalnız O’nun katındandır

    Kendini beğenme ve çevresinden övülme talebi olan insanlar, genelde bir şeyleri başarabilmiş ancak başardıklarını hazmedememiş ve şükürden yoksun insanlardır. Bu kişiler az bir motivasyonla değişik amaçlarda kullanılmaya uygundurlar. Yaptıkları işlere yüksek değer biçerler ve kısa sürede karşılığını almak isterler.

    Bayezid Bistamî’ye göre kişi, insanlar arasında kendisinden daha kötü kimse bulunduğuna inandıkça gururlu demektir. Kendimizi beğenmişlikten bu düzeyde kurtulamadıkça Allah katında gerçek mümin olmamız ve cennete adım atmamız mümkün değildir. Hadis-i şerifte; “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29; Tirmizî, Birr 61) buyrulmaktadır. Bunun sebebi, Allah’a ait bir kul olmamıza ve O’nun sonsuz kudreti karşısında aczimize rağmen, kibir ile kendimize bir rol biçmemiz ve şeytanın ortağı olarak şirke düşmemizdir.

    Ali Havas Hazretleri’nin ifade ettiği üzere, kibir, gurur ve övünme gibi duygular insanın içinde çuvaldız gibi saplıdırlar. İnsanın kibirlenmesi, kendinde gördüğü faziletlerden ileri gelir. Son cümlenin ısrarla vurgulanması gerekiyor. İbadetleriyle, iyilikleriyle, güvenilir bir insan olarak tanınmasıyla bir takım faziletlere ulaşmış insanların bu tehlikeye düşme ihtimalleri yüksektir.

    “Kendini olgun sanan zavallı bu zannı yüzünden, Celâl sahibi Allah’a doğru yükselemez.

    Ey kendini olgun gören kişi, senin ruhunda kendini olgun sanmaktan daha kötü bir illet olamaz.

    Senden bu kendini beğenme, kendini olgun görme hastalığı gidinceye kadar gönlünden, gözünden çok kanlar akar.

    Bu hastalık, İblis hastalığıdır. İblis, benliğine kapılmıştı da, ‘Ben Âdem’den daha hayırlıyım’ demişti. Aslında bu hastalık, her mahlukun, her insanın nefsinde vardır.” (Mesnevi-i Şerif, 3213-3216. beyitler)

    Ahmed er-Rifâî’ye göre, kendisinden daha fazla ilmi olan bir kimseyi görüp de ondan kibir ve gururundan dolayı istifadeye çalışmayan kimse, en büyük cahildir. Bir başka ifadeyle, övünen insan, alim olduğunu düşünüp kendi varlığıyla gurur duyarken ve herkesi kendisine muhtaç görürken, bu tavırlarıyla belki de cehaletin en beterini yaşamaktadır.

    Bediüzzaman Hazretleri bu cehaletin sebebinin insanda hakim olan ümitsizliğe bağlı olduğunu belirtir: “Ye’se düşen adam azaptan kurtulmak için istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki bir miktar hasenat ve kemalâtı var, hemen o kemalâta bel bağlar. Güvenerek der ki, ‘bu kemalât beni kurtarır, yeter’ diye bir derece rahat eder. Halbuki a’male (amellere) güvenmek ucubdur (kendini beğenmişliktir). İnsanı dalalete atar. Çünkü insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” (Mesnevi-yi Nûriye)

    Zehirin tadına aldanmak

    Mevlâna Hazretleri de paralel bir yaklaşımla, insana gelen hikmetlere, hissedilen manevi zevklere güvenerek kendini bir şey sanmanın büyük bir gaflet olacağını söyler:

    “Kardeşim, gönlünde buldukların, sana akıp gelen hikmet, güzel duygular, manevi zevkler senin değildir. Abdalın yani bir velînin himmetidir. Bu duygu sana eğreti olarak verilmiştir.

    ... Yüzlerce yazıklar olsun, yüzlerce eyvahlar olsun; kendisine akseden bu eğreti hali, bu eğreti hikmeti kendinden bilmiş ve Hak kapısından uzaklaşmış kişiye, ümmetlere…” (Mesnevi-i Şerif, 3255, 3258. beyitler)

    Kendisinin çevresindekiler tarafından beğenilmesini bekleyen insanın, bir kişiye iyiliğinin söylenip övülmesinin kusurlarının söylenmesinden daha beter olduğunu bilmesi gerekir. Çünkü övülme ile insanın firavunlaşacak kadar kendisini güçlü hissetmesi mümkündür:

    “Ötekinin berikinin övüşüne ben kulak verir miyim? Onlar benden bir şey umdukları için beni övüyorlar, deme!

    Seni öven, göklere çıkaran kişi, halk arasında kusurlarını söylerse, seni kınarsa, o kınayışın ateşinden gönlün günlerce yanar.

    Gerçi o, sende umduğunu elde edemediği için aleyhinde bulunur. Sen bunu bildiğin halde tesiri altında kalırsın.

    Aynı hal övgü için de böyledir. Tecrübe edersen bilirsin ki övgünün tesiri günlerce devam eder; içindeki kibir ve aldatmayı besler.

    Fakat övme tatlı olduğu için tesiri derhal görünmez. Halbuki kötüleme, kınama, acı olduğundan tesiri görülür.

    Kınama, kaynatılmış, hap haline getirilmiş bir ilaca benzer. İçer yahut yutarsan uzun bir zaman içini karıştırır, elem verir.

    Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçakgönüllü ol; hor, hakir ol; ululuk taslama!” (Mesnevi-i Şerif, 1857-1867. beyitler)

    Peki, nasıl kurtulabiliriz bu hastalıktan? İnsan ancak evliyadan bir mübarek zatı tanıdığı zaman, kendisindeki bütün faziletlerin asıl sahibinin Allah Celle Celalühü olduğunu anlar. Kendisinde bulunan her şeyin Allah tarafından emanet olarak verildiğini görür. İlmiyle, ibadetlerini yerine getiriyor olmasıyla, hatta bazen ihlâsına bile güvenerek veya bazı manevi zevkleri yaşamasından dolayı diğer insanlara göre üstün olduğu iddiasından vazgeçer.

    Böylece, bir zamanlar küçümsediği, çulsuz diyerek göz ardı ettiği, gördüğü veya duyduğu bir günahından dolayı hemen yargılayıp cehenneme gönderdiği kişinin, Allah nezdinde kendisinden çok daha değerli olabileceğini idrak etmeye başlar.
     

Sayfayı Paylaş