namazla ilgili bazı sorular

Konusu 'Abdest ve Namaz' forumundadır ve mahzungarip tarafından 28 Nisan 2009 başlatılmıştır.

  1. mahzungarip

    mahzungarip islamseli

    Katılım:
    26 Nisan 2009
    Mesajlar:
    2.444
    Beğenileri:
    0

    Suudilerin Vehhabi olduklarını duydum okudum. Vehhabi bir imamın arkasında namaz kılınır mı? Kılınmaz ise Kâbe’de nasıl namaz kılmamız gerekir?

    Onların arkasında namaz kılınır. Söz ve eylemlerinde küfür ve şirk alameti gözüken kimselerin arkasında namaz kılınmaz. Halbuki onlar öyle kimseler değildir.

    sandalyede namaz kılmanın hükmü nedir?


    "Bir hasta takatine göre namaz kılmakla mükellef olur. Mesela, ayakta durmaya asla kadir olmayan veya ayakta durması hastalığın uzamasına veya artmasına sebep olcağı anlaşılan bir hasta oturarak namaz kılar." Görüldüğü gibi oturmak daha güzel olur ama sandalyede kılmanın da bir zararı yoktur. Eğer mümkünse yerde oturulmalıdır. Çünkü camilerde sandalyelerin bulunması ve sayılarının da giderek artması pek hoş değildir. Ama namaza mani bir durum yoktur.


    İnancında şirk olduğunda şüphe olmayan veyahut fasık imamların arkasında namaz kılmak caiz mıdır?

    İnancında şirk olmadığından emin olunan imamların arkasında namaz kılmanın bir zararı olmaz. Çünkü esas olan imamlık görevinde bulunan kişinin sahih bir inanca sahip olmasıdır.

    Namaz kılarken başımızı örtmememizin, ayaklarımızın açık yani yalın ayak namaz kılmanın günahı var mıdır? Bu şekilde namaz kılmak sevabın az olmasını mı sağlar? Devamlı olarak bu şekilde namaz kılarsak bu büyük günahlardan olur mu?

    Peygamberimiz (sav) namaz için özel elbise giymezdi. Başı sürekli örtülü gezip dolaştığı için namazlarını da başı örtülü bir şekilde kılmıştır. Günümüzde yaygın olarak kullanıldığı gibi yanında namaza özel bir başlık (takke, sarık) taşımazdı. Buna göre bir müslüman da peygamberimiz gibi normalde nasıl dolaşıyorsa namazını öyle kılmalıdır.

    Erkeklerin namazda başı açık ve ayağı çıplak bir şekilde kılmalarının herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır. Kesinlikle günah değildir.


    Namaz vakitlerinde ve imsak vakitlerinde (özellikle ramazanda imsak vakti önemli oluyor) piyasada iki değişik takvim ve imsakiye bulunuyor. Bunlardan hangisi doğrudur? Diyanetinki doğru mudur? Buna göre namazlarımızı kılabilir miyiz? Diğer takvimi kullananlar ise kendilerininkinin doğru olduğunu, müslümanların yıllardır bu takvimi kullandığını, Osmanlı zamanında da bu takvimin kullanıldığını, dolayısıyla Diyanet Takvimi'nin yanlış olduğunu söylemektedirler. Temkin vakitlerinin ihmal edildiğini söylemektedirler. Biz hangisine inanalım, hangisi doğru?

    Bugünkü anlamda takvim çalışmaları Tanzimat’tan sonra yapılmıştır. Bir kısım aydınların batı hayranlığı namaz vakitleri konusunda da açık bir şekilde görülmektedir. Bu konuda kaynak kabul edilen Gazi Ahmet Muhtar Paşa bilgilerini, fıkıh kitaplarında yazılı tanımlara uygun olarak yapacağı gözlemlere dayandırma yerine Avrupalıların yaptıkları rasatlara dayandırmıştır. Fecr-i kazibin bir Zodyak ışını, yani burçlardan gelen bir ışın olduğunu belirtmiş, bu akşamleyin de görülebileceği için ayrıca şafak-ı kazib diye bir terim icad etmiştir. Islah-ı Takvim adlı eserinde belirttiğine göre ekvator kuşağı dışında fecr-i kazib yalnız Eylül, Ekim, Kasım aylarında görülebilmektedir. Riyaz’ül Muhtar adlı eserinde ise (s.320) fecr-i kazib’in görülemeyeceğini belirtmekte ve Dersaadet’te yani İstanbul’da fecr-i kazibin görülemeyeceğini burada görülen fecrin doğrudan doğruya fecr-i sadık olduğunu ayrıca ifade etmektedir. Paşa, bu açık ifadesine rağmen fecr-i kazib’in Zodyak ışınlarından (zıya-ı mıntaki) başka bir şey olmadığı hususunda şaşırtıcı bir ifade kullanmaktadır. Islah-ı Takvim adlı eserinin 68. sayfasında şunlar vardır: (Sadeleştirerek veriyoruz)

    “Beynelmüslimin subh-i kazib denilen ziya-i mezkunun ziya-i mıntakiden başka bir şey olmadığını ilk defa Avrupa ulemasına haber veren hala İngiltere Hariciye Nezaretinde elsine-i şarkiye baş tercümanlığında müstahdem Redhouse nam zat olup muma ile vaktiyle İngiliz sefarethanesinde memur iken bir gün vakt-i seherde müezzin ile beraber Büyük dere Camii minaresine çıkarak muayene eylemiştir.”

    “Müslümanların fecr-i kazib dediği ışığın Zodyak ışığından başka bir şey olmadığını ilk defa Avrupalı bilim adamlarına haber veren, bugün İngiltere Dışişleri Bakanlığında Doğu dilleri baş tercümanlığında çalışan Redhouse adındaki kişi olup bu şahıs vaktiyle İngiliz Büyükelçiliğinde memur iken bir gün seher vaktinde müezzin ile beraber İstanbul Boğazı’nda bulunan Büyük dere Camii minaresine çıkarak gözlemlemiştir.” (1)

    Fıkıh kitaplarına göre fecr-i kazib dünyanın her yerinde ve yılın her mevsiminde görülür. Her sabah üç doğuş ve her akşam üç batış olur. Fecr-i kazibin doğuşu, fecr-i sadığın doğuşu ve beyaz şafağın batış. Diyanet işleri Başkanlığı ve Türkiye Gazetesi Takvimi uzmanlarıyla yaptığımız rasatlarda Türkiye’nin birçok yerinde bu üç doğuş ve batışı rahat bir şekilde tespit etmiş bulunuyoruz 1982 yılına kadar bu yanlış devam etmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu 21 Ocak 1982 günü aldığı bir kararla yanlışlığı kısmen düzeltmiştir.

    İstanbul’da bulunana İslami İlimler Araştırma Vakfı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve takvim çıkaran kuruluşlarla işbirliği yaparak konu ile ilgili bir çalışma başlatmıştı. Vakıf adına bu çalışmaları yürütme görevi bana verilmişti. Diyanet İşleri Başkanlığımızın konuya ciddiyetle eğilmesi sebebiyle bir hayli mesafe kat edilmişti. Fıkıh kitaplarındaki esaslara uygun bir çok gözlemler yapılmış olup kesin bir prensip konuncaya kadar gözlemlere devam edilmesine ve ondan sonra takvimlerde nihai düzenleme yapılmasına karar verilmiştir. Ancak yaptığımız bu çalışmalar bugüne kadar ne diyanet takvimine ne Türkiye Gazetesi takvimine ne de diğer takvimlere yansımamıştır.

    İsteyen vatandaşlarımız oruçlarını Diyanet Takvimine göre başlatabilir ama sabah namazlarını imsakten en az 30 dakika sonra kılmaları gerekir. İnşallah önümüzdeki yıllarda bu meseleyi tamamen halletme fırsatı buluruz.

    Bakınız:

    1- Ahmet Muhtar Paşa Islah’ut Takvim,İstanbul, s. 62-71; Ahmet Muhtar Paşa, Riyaz’ul Muhtar, İstanbul, s. 320.
    (Bu zatın adı geçen eserleri büyük yanlışlarla doludur. 30’ enleminden sonra görülmeyen Zodyak ışını nasıl oluyor da 41’ enleminde, rasat için hiç elverişli olmayan Büyük derede, caminin küçücük minaresinden görülüyor. Redhouse Müslüman olmadığına göre dini konularda onun görüşüne nasıl itibar edebiliriz? Ahmet Muhtar Paşa niçin lütfedip de İstanbul’da bir kez rasat yapmamıştır. Bu kitap bunun gibi birçok yanlışlarla dolu olmasına rağmen maalesef 1982’ye kadar uygulanan takvimlerin kaynağı olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı 1982’te konu ile ilgili kısmi bir iyileştirme yapmıştır)


    Sahih hadiste avret mahaline dokunmak abdesti bozuyor; Peki gusul abdesti alırken vucudumuzun her yerini yıkamak gerekiyor, o zaman elimiz avret mahaline dokunuluyor, o zamanda abdest bozulur mu?


    Bozulmaz, Çünkü orada şart olan bütün vücudu yıkamaktır. Gusül abdesti sadece; cinsel ilişki veya ihtilam olmakla bozulur.


    Hanefi mezhebine göre çoraba meshetmek uygun mudur?

    Hanefi mezhebinde çoraba meshetmek için iki şart aranır:

    1. Çorabın kendiliğinden ayaktan çıkmayacak kadar ayağa tutunması.

    2. Derinin rengini gösterecek kadar şeffaf olmamasıdır.

    Bugün erkeklerin giydiği çorapların tamamı bu tarife uyar. Kadınların sıfır çorap dedikleri, derilerinin rengini gösteren ince çoraplar ise buna uymaz. Hanefi mezhebi ile ilgili bütün fıkıh kitapları bunu yazar. Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihalinde konu şu şekilde ifade edilir:

    "Ayakları topukları ile örten çizmeler, potinler, kendileri ile üç mil kadar yürünebilecek kadar kuvvetli kalın çoraplar ve konçlu aba terlikler mest hükmündedir. Binaenaleyh, bunlar üzerine de mesh yapılabilir." [1]

    Fıkıhta 1 mil 1895 metredir. 3 mil 5685 metre yapar.

    Çorabın kalın olmasının anlamı, yukarıda belirttiğimiz gibi, şeffaf olmamasıdır. İbni Abidin, çorabın kalın olmasını, altını gösterecek kadar şeffaf olmaması diye açıklamıştır[2].

    Çorap ile yürümek, onu ayakkabı gibi kullanmak değildir. Çorap hangi maksatla giyiliyorsa o mesafeyi o şekilde yürümek demektir. Bugünkü çorapların hepsi bu şekilde yürüyüşe dayanıklıdır.

    Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin çoraplarına meshettiği on sahabe tarafından rivayet edilmiştir. Ebu Hanife, önceleri, çoraba meshedilmesi için altına taban geçirilmesi gerektiği kanaatinde imiş. Çünkü o zaman ayakkabı gibi kullanılabilir. Daha sonra bu görüşünden vazgeçmiştir. Sonuç olarak Hanefi mezhebinde çoraplara meshedilmesi yolunda fetva verilir [3].

    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Abdestin Sıhhatine Mani Olmayan Şeyler, 154. paragraf

    [2] İbni Abidin Reddü'l Muhtar, İstanbul-1984, c.1, s.269

    [3] Mahmud b. Mevdud el-Mavsılî, El-İhtiyar, Beyrut 1395 h.1975 m.,c.1, s.25


    Namaz hangi durumlarda kazaya bırakılır?


    Bir kişinin namazı; ya uykuda, ya unuttuğu için, ya da kılmasını imkansız hale getiren fiziki şartlardan dolayı kazaya kalabilir. Bunların dışında namazı kazaya bırakmak haramdır. Hanefi, Şafii ve Maliki mezhepleri böyle bir kişinin hem tevbe etmesi hem de kazaya kalan namazını kılması gerektiğini söylerler. Hanbeli mezhebi ise bu kişinin tevbe edip, bir daha namazını kazaya bırakmaması gerektiği görüşündedir. Onlar, yukarıdaki üç sebep dışında kılınamayan bir namazın kaza edilmesini caiz görmezler.



    Günümüzde hocalar tarafından özellikle mubarek gecelerde kılınması söylenen kaza namazları husususuna ne dersiniz?Kaza namazı var mıdır? ben bir hadiste namazın kazası unutmak ve uykuya dalmak hallerinde olur şeklinde okumuştum.


    Peygamber efendimizin uygulamasında bu iki durumun dışında, bir de hendek savaşında düşmanın fırsat vermemesi sebebiyle namazın kazaya kalması vardır. Hanbeli mezhebi bu üç durum dışında kazayı kabul etmez. Deliller bu mezhebi desteklemektedir. Şafiî, Malikî ve Hanefî mezhepleri ise yukarıdaki olaylara kıyasla vaktinde kılınamayan her namazın kaza edileceği görüşüne varmışlardır.


    Görme özürlü bir kişinin namaz kıldırmasında bir mahzur var mıdır? Yeterli bilgisi ve yeteneği de bulunuyorsa?

    İmamlık bilgi ve yeteneğine sahip olan âmâ bir insanın imamlık yapmasında bir sakınca yoktur. Peygamber (sav), Medine dışına çıktğı zamanlarda yerine vekil ve imam olarak âmâ bir sahabî olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm'u bırakırdı. Âmâların imamlık yapmasını mekruh gören bazı Hanefî fakihler vardır. Onlar da bunun sebebini, âmâların gözleri görmediği için elbiselerini temiz tutamama ihtimali olarak belirtirler.

    Şafii mezhebine göre imamlık konusunda gözleri gören ile görmeyen arasında herhangi bir fark yoktur. Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre de âmânın imamlığı caizdir; yalnız temizlik konusunda gerekli titizliği göstermesi bakımından sağlam kimsenin imamlığı tercih edilir. (Ahmet Özel, A'mâ, Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1989, cilt: 2, s: 554.)

    Demek ki elbisesinde namaza mani olacak bir pislik bulunmayan ve imamlık ehliyetine sahip bulunan âmâların imamlık yapmasında herhangi bir sakınca yoktur.


    Burada yani Norveçte çalışan insanların büyük bir bolumu Cuma dahil olmak uzere bes vakit namazlarini kilmiyor veya kilamiyor is yeri musaade etmiyor diyorlar bu durumda o insanlara ne demek lazim gelir insanlar acmi kalalim diyerek cevap veriyorlar.

    Namaz Allah'ın kulları üzerine farz kıldığı bir ibadet olup, onu terk etmek veya geciktirmek asla doğru değildir. İnsanların bu ibadeti kolay yapabilmesi için Allah bazı hafifletmelerde bulunmuştur. Mesela yolculukta bazı namazların rekat sayısının kısaltılması ve öğlen ile ikindi; akşam ile de yatsı namazlarının birleştirilerek kılınması gibi. Bu birleştirmeye yolculukta ruhsat verildiği gibi, mukimlikte de ruhsat verilmektedir. Dolayısıyla söz konusu insanlar iş yerlerinde namazlarını birleştirerek kılabilirler. Mesela öğle paydosunda öğlen ve ikindi namazlarını birleştirerek kılmalarında bir sakınca yoktur. Bir işçi iş yerinde kaç namaz vakti kalmaktadır? Genellikle öğle ve ikindi namazlarını eda etmede bir zorluk yaşanmaktadır. Bu sorun da verilen aralarda, paydoslarda, öğle ile ikindiyi birleştirerek kılma suretiyle aşılabilir. Namazların sadece farzlarını kılmak yeterlidir.
    Gece vardiyasında çalışan biri, iş yerinde akşam namazını kılma fırsatı bulamazsa onu da yatsı namazı ile birleştirerek kılabilir. Bu iki namazı, aksam vaktinde birleştirebileceği gibi yatsı vaktinde de birleştirebilir. Bu durumda da namazların sırf farzını kılması yeterlidir. Yani hiçbir surette namazını terk edemez. Kişi, aç kalmamak için nasıl çalışmaya muhtaç ise ruhunun aç kalmaması için de ibadete muhtaçtır.
    Cuma namazı konusuna gelince: Bu insanlar Cuma namazı kılmak için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Her yolu denemelerine rağmen Cuma namazını kılamıyorlarsa diğer günlerde olduğu gibi öğlen namazını kılmaları gerekir.


    mp3 çalar ile içerisinde secde ayeti geçen bir sureyi yolda birkaç defa dinlersek secde yapmamız gerekir mi, eğer gerekiyorsa ne zaman secde yapmamız gerekir?


    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Araf suresinin 204. ayetinin tefsirinde şunları söylemektedir. “Akıllı olmayandan ve cansız varlıklardan sadır olan seslere kırâat denilemeyeceği gibi, aks-i sadadan, yani sesin yankılanmasından meydana gelen işe de kırâat denilemez. Bunun içindir ki, fakihler bir kırâatin yankılanmasından hasıl olan yankının kırâat ve tilâvet sayılamayacağını ve bundan dolayı tilâvet secdesi lazım gelmeyeceğini beyan etmişlerdir. Bir kitabı sessiz olarak okumaya kırâat denilemeyeceği gibi, çalan veya çınlayan yankı yapan bir sesi dinlemek de kırâat dinlemek demek değildir. Şu halde Kur'ân okuyan bir okuyucunun sesini aksettiren bir cihazdan gelen sese de kırâat denilemez. Bu gibi sesler bir kırâat değil, bir kırâatin yankısı ve yansımasıdır, bunlara dinleme ve susma emrinin hükmü terettüp etmez. Yani dinlenilmesi ve susulması vacip olan Kur'ân, cihazda çalınan Kur'ân değil, bir insan tarafından okunan Kur'ân'dır.


    Bazı cemaatlarde kuşluk namazının iki rekatının oturarak kılınması gerektiği söyleniyor böyle bir şey gerçekten var mı varsa kaynağı nedir?

    Hayır böyle bir şey yok. Tam tersine gücü yetenlerin ayakta kılması gerekmektedir.

    Sünnetlerin bazen terk edilmesi gerektiği, sünnetin terkinin de sünnet olduğu gibi bir ifade de kullanılıyor bilgi verirseniz sevinirim teşekkür ederim.

    Farz namaz gibi anlaşılmaması için bazen terk edilmesi uygundur.

    Tesbih namazı konusunda bahsedilen; bunu her kesin her gün, yılda bir defa veya ömürde bir defa olmak üzere kılınması gerektiğine dair hadisin doğruluğunu öğrenmek istiyorum. Ayrıca tesbih namazının hükmü nedir?

    Tesbih namazı kılınması hakkında peygamberimizden nakledildiği söylenen hadisler mevcuttur. Fakat bu hadislerin sağlamlılığı konusunda alimler üç gruba ayrılmıştır: Hadis sahihtir diyenler, zayıftır diyenler ve uydurmadır diyenler. Bunlardan, hadis zayıftır diyenler çoğunluğu oluşturmaktadır ve onların delilleri diğerlerine göre daha kuvvetlidir.

    Mesela Ahmed b. Hanbel tesbih namazı ve rivayetleri hakkında "bunlar hoşuma gitmiyor" demiştir. Sebebini soranlara "bu konuda sahih hiçbir şey yoktur" demiş ve bu konudaki hadisleri reddetmiştir. (Bkz.: İbn Kudâme, Muvaffakuddîn Ebî Muhammed Abdillâh b. Ahmed, İbn Kudâme el-Makdîsî, Şemsuddin Ebi’l-Ferec Abdirrahman b. Ebî Ömer Muhammed b. Ahmed: el-Muğnî ve’ş-Şerhu’l-Kebîr alâ Metni’l-Mukni’, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1984, cilt: 1, sayfa: 778)

    Yine hadis alimlerinden el-Aclûnî, el-Ukaylî ve Maliki alimlerden Ebu Bekir İbnu'l-Arabî tesbih namazı konusunda herhangi bir sağlam hadis bulunmadığını söylemektedirler. (İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, 3. bs., Beyrut, 1988, c. 2 s. 421, Hâtime bölümü, bâbu salâti't-tesbîh; Molla Munâvî, Feyzu'l-Kadîr Şerhu Camii's-Sağîr, cilt: 6, s: 263, 8952. hadis.)


    Malikiler namaz kılarken tahrimeyi müteakip (iftitah tekbirinden sonra) ellerini bağlamayıp, yanlara salıveriyorlar İçtihatları budur. Muhakkak bunların bir mesnedi vardır değil mi? Peygamberimiz (s.a.s) bu şekilde bir namaz kılmış mıdır, buna dair hadis var mıdır veya fiili bir tatbikatı var mıdır, yoksa müçtehit imamlardan kimisi neden ve nasıl bu şekilde içtihat etmişlerdir?


    Malikiler kıyasa dayanarak namazda ellerin bağlanmayacağı hükmüne varmışlardır. Onlar, bunu namazda bir yere veya bir şeye dayanmaya kıyas etmişlerdir. Bu mezhebin kurucusu İmam Malik, namazda ellerin bağlanması hususunda kendisine herhangi bir bilgi ulaşmadığını, dolayısıyla farz namazlarda ellerin bağlanmaması gerektiğini söylemiştir. Ona göre nafile namazlarda kıyam uzun sürerse o zaman ellerin bağlanmasında bir sakınca olmaz. (el- Müdevvenetu’l-Kübra, Sehnun b. Said et-Tenuhi, Mısır, trs., c:1, s:74) Malikilerin bu konudaki ikinci delili ise peygamberimizin namazda ellerini bağladığını zikretmeyen rivayetlerin, namazda ellerin bağlanacağına dair rivayet edilen hadislerinden daha çok olduğudur. Buna rağmen bir kısım Maliki alimler (ve İmam Malik’ten rivayet edilen başka bir görüşe göre) namazda ellerin bağlanmasını, hem bağlanacağına dair rivayet edilen diğer hadislere hem de namazdaki huşu haline daha uygun olduğu için kabul etmişlerdir.


    Namaz kıldığımız odanın içerisinde (önümüzde bulunmamak şartıyla) asılı resim, karikatür, oyuncak bebek vb şeylerin bulunması sakıncalı mıdır?


    Sakıncalı değildir. Fakat kıble ve namaz kılanın sağ tarafında bulunmaması gerekmektedir.


    Bir baba oğlunun evinde seferi olur mu?



    Eğer seferilik hükümlerini taşıyorsa (90 km uzak bir yola çıkmak, 15 günden az kalmak gibi) olur.


    İçki bulunan bir odada namaz kılınabilir mi?


    Müslüman içki içmez, evinde de bulundurmaz, ama içki bulunan evlerde namaz kılmak zorunda kalabilir. Bu durumda öyle yerlerde namazını kılmasında bir sakınca yoktur.


    Mahallemizin en büyük camii olan Ulu Camii’nin yapımı esnasında bir ölçüm hatası olmuş ve camimizin kıblesi 45 derece yanlış yapılmış. Bu hata fark edilince Diyanet’ten görevliler geldiler, ölçtüler ve hatayı tespit ettiler. Netice itibari ile cami kıblesi ip çekilerek düzeltildi, 4 gün kıbleye dönüp namaz kılındı. Sonra cami yönetimi ve Diyanet’ten bazı kişiler devreye girerek "45 derecelik açı farkından bir şey olmaz, bundan dolayı kıblenin değiştirilmesine gerek yoktur, caminin görünüşü hoş olmuyor " vs. bahanesi ile kıbleyi eski haline getirdiler. Velhasıl şu an camii cemaati zannımca Cezayir'e dönüp namaz kılıyorlar. Ehl-i sünnet kaynaklarımızı kabul ettiremiyoruz, bir de adımız fitneciye çıktı. Lütfen bu işin fıkhî boyutunu kaynakları ile birlikte anlatıp bizlere yardımcı olun.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “(Namaza) kalktığın her yerde yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki, insanların elinde size karşı delil bulunmasın. İleri geri konuşan konuşur; onlardan korkmayın, benden korkun. Bir de bu, size olan iyiliklerimi tamamlayayım diyedir. Belki işlerinizi yoluna koyarsınız.” (Bakara 2/150)

    Mescid-i Haram, Kâbe’nin yakın çevresine verilen addır. Orada Kâbe tavaf edilir. Mescid-i Haram’da namaz kılanlar yüzlerini Kâbe’ye döndürürler. Dışarıda olanlar da namaz kılarken Mescid-i Haram’ın bulunduğu tarafa yönelirler. Burada ana yönler esas alınır. Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Doğu ile batı arasında tek bir kıble vardır." (Tirmizî, Salât 256, (342, 343, 344).

    Fıkıh kitaplarında söylenen de budur. Dolayısıyla Diyanet yetkililerinin uygulaması doğrudur. 45 derecelik sapma namaza mani olmaz. Çünkü ana yönler arasındaki sapma açısı 90 derecedir.


    Ben 5 aylık hamileyim ve 3 yaşında bir oğlum var. 5 vakit namazımı aksatmadan kılmaya gayret ediyorum ama gittikçe benim için bu ibadet zorlaşmaya başladı. Oturarak kılıyorum ama belki 2-3 ay sonra bunu da yapamayacağım. Vicdanım sızlıyor, bu konuda bir kolaylık var mıdır?

    İslam dini kolaylık dinidir. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

    "Allah, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." (Bakara, 2/286)

    Dinin emrettiği konular hususunda Allah Teala insanlara hiçbir zorluk yüklememiştir. O şöyle buyurmaktadır:

    "Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi arındırmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Belki şükredersiniz." (Maide, 5/6)

    "(Allah) Din konusunda size hiçbir zorluk yüklememiştir." (Hacc, 22/78)

    "Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur." (Fetih, 48/17)

    Namazı ayakta kılmaya güç yetiremeyenlerle ilgili olarak şöyle bir hadis bulunmaktadır:

    İmran b. Husayn'dan rivayet edilmiştir: Ben de hemeroid (basur) hastalığı vardı. Peygamberimize bu durumda nasıl kılacağımı sordum. Şöyle buyurdu: "Namazı ayakta kıl. Eğer buna güç yetiremezsen oturarak kıl. Buna da güç yetiremezsen yan yatarak kıl." (Buhari, Taksiru's-Salat, 19, Ebu Davud, Salat, 174)

    Siz ancak yapabileceklerinizden sorumlusunuz. Kılabildiğiniz kadar oturarak kılın. Bunu da yapamazsanız hadiste belirtildiği gibi yatarak kılarsınız.


    Hocam bizim bu dünyada amacımız cenneti mi kazanmak, yoksa Allah’ın rızasını mı kazanmak? Kısacası amacımız cennet mi olmalı? Ya da şöyle sorayım: Bizler Allah'tan kortuğumuz için mi, onu sevdiğimiz için mi, yoksa kabir azabı çekmekten korktuğumuz için mi ibadet etmeliyiz?

    İbadet, "Allah'a gönülden, isteyerek yönelmek, tapmak, boyun eğmek" demektir. Allah'ın emir ve yasaklarına uymada en büyük hedef, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Fakat kullar aynı zamanda Allah'tan korktuğundan dolayı da ona ibadet edeceklerdir. Bunun yanı sıra Onun vermeyi taahhüt ettiği ödüllere ulaşmak için de Ona ibadet etmek gerekir.

    Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

    "Rabbinizden olan mağfirete ve eni, göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakîler için hazırlanmıştır." (Al-i İmran, 3/133)

    Bu ayete göre mağfiret ve Cennet, bir mü’minin hedefidir. Dolayısıyla bunlara ulaşmak için var gücüyle çalışmalıdır. Başka bir ayette ise hedefler; Allah’ın rahmeti, rızası ve yine cennet olarak gösterilmiştir:

    "Rab'leri, onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve bir cennetle müjdeler ki o cennette onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır." (Tevbe, 9/21)

    Bir başka ayette ise Allah Teala hedeflerin en büyüğünün kendi rızası olduğunu ilan etmektedir. O şöyle buyurmaktadır:

    "Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur." (Tevbe, 9/72)

    Sonuç olarak bunların hepsi birbirine bağlıdır. Cennet için çalışan zaten Allah’ın rızasını kazanmak için çalışmaktadır. Allah’ın rızasını kazanmak için çalışan da hem onun rahmetini hem de cennetini kazanmak için çalışmaktadır. Fakat elbette ki bu hedeflerin en büyüğü, en yücesi Allah’ın rızasını kazanmaktır.


    Yaygın kanaate göre kadınlar hayızlı iken namaz kılamaz ve oruç tutamaz. Sizin bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

    Hayızlı kadın namaz kılamaz ama dilerse orucunu tutabilir. Konuyla ilgili daha geniş bilgiyi ADETLİ KADININ ORUCU VE NAMAZI başlklı yazımızdan elde edebilirsiniz.

    Bu yazı daha önce sitemizde ve Kur'an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı kitabımızın birinci baskısında yayınlanmıştı. Geçen zaman sürecinde yazıyı birkaç defa gözden geçirdik. Bazı yerleri ekledik, bazı yerleri düzelttik. Aşağıdaki linki tıklayarak ilgili yazıyı okumanızı tavsiye ederiz:

    http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=73


    Hayızlı kadının namazı ve orucu ile ilgili olarak sizin yazdıklarınızdan benim anladığım şu; bir bayan adet döneminde eğer kendisini rahat hissediyorsa oruç tutabilir, rahat hissetmiyorsa ruhsatı kulanır,tutmaz, daha sonra kaza eder. Eğer bu şekildeyse, neden elimize hangi ilmihal kitabını alsak bu konu ile ilgili olarak HARAM ibaresi söz konusu? Diyanet'in web sitesine de baktım, Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'ne de; ikisinde de "hayızlı kadın oruç tutamaz; haramdır" ibaresi var. Bunlara göre kişinin insiyatifi asla söz konusu değil. Yani adetli iken ya da oruçlu iken adet olunduğunda o oruç tutulmuyor. Peki bunlar sizin yazdıklarınızla çelişmiyor mu?

    Allah kişiyi gücünün yetmediği şeyden sorumlu tutmaz. (Bakara, 2/286) Adetli ve lohusa kadın temizlenemeyeceği için (Bakara, 2/222) o günlerde abdestli olamaz, bu sebeple namaz da kılamaz. Çünkü temizlik, namazın şartıdır. (Maide, 5/6) Namaza gücü yetmeyeceği için de ondan sorumlu değildir.

    Temizlik orucun şartı değildir. Orucu bozan şeyler yemek, içmek ve cinsel ilişkidir. Adetli olmak bunlardan biri değildir. Bu sebeple ne orucun bozulmasına ne de tutulamamasına sebep olur. Ancak adet, kadın için bir çeşit eziyettir. (Bakara, 2/222) Bu sebeple adetli kadınlar, durumlarını izah için "hasta oldum" derler. Hastalık ise orucu ertelemek için geçerli bir özürdür ama hasta hasta oruç tutmalarının daha iyi olacağı da bildirilmektedir. Eğer tutmazsa o günler sayısınca başka günler orucunu kaza etmesi gerekir. (Bakara, 2/184-185).

    Peygamberimizin hadislerinde adetli kadın için "namaz kılamaz" ifadesi vardır ama "oruç tutamaz" ifadesi yoktur. Bu anlama gelecek bir ifade ayetlerde de yoktur. Eğer öyle olsaydı adetli kadın orucu kaza etmekten sorumlu tutulamazdı.

    Fakihlerin adetli kadının oruç tutamayacağını söyleyip onu kaza etme mecburiyetinde bulundurmaları tam bir çelişkidir. Bu çelişkiyi izah edecek bir delilleri de yoktur. Bu sebeple onların bu görüşleri kabul edilemez.


    Ömer Nasuhi Bilmen Hocanın Büyük İslam İlmihali adlı eserinin 154. sayfasında, 187. maddede: "Cemaat değişik insanlardan olunca imamın arkasında önce erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar saf bağlarlar. Bu sırayı erkeklerle erkek çocukların gözetmesi sünnettir. Erkeklerle kadınların bu sırayı gözetmesi ise farzdır." denilmektedir. Bu farziyetin kaynağı nedir?

    Peygamber (sav) döneminde kadınların erkeklerin arkasında saf yaptıkları Buhari ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında geçmektedir. (Bkz: Buhârî, Salât 20, Ezân 78, 161, 164, Teheccüd 25; Müslim, Mesâcid 266-268, (658-660); Muvatta, Kasru's-Salât 31; Ebû Dâvud, Salât 71; Tirmizi, Salât 173; Nesâî, Mesâcid 43)

    Alimler bunu, erkeklerle kadınların namazda bir araya gelmelerinin, karışmalarının önlenmesi olarak yorumlamışlardır. Fakat buna rağmen bir kadın bu kurala riayet etmezse alimlerinin çoğunluğuna (cumhûra) göre kadının namazı geçerli olur. Fakat Hanefi mezhebine göre erkeklerle aynı safta duran kadının namazı bozulmasa da erkeklerin namazı bozulur. Hanefilerin bu hükmünü "ilginç" bulan İbn Hacer el-Askalani, bunun zorlama bir yorum olduğunu belirtmektedir. (Bkz.: İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî bi Şerhi Sahîhi'l-Buhârî, Mektebetü'l-Külliyyâti'l-Ezheriyye, Mısır, 1978, cilt: 4, sayfa: 111, 727. hadisin şerhi )

    Hanefilerin "erkeklerle kadınların bu sırayı gözetmeleri farzdır" şeklindeki değerlendirmeleri bazı "zayıf hadis"lere dayanmaktadır. Hanefi fıkıh kitaplarında şu rivayet yer almaktadır:

    "Kadınları Allah'ın koymuş olduğu yere, arkaya / arka safa koyunuz." (Muhammed b. Yusuf ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye li Ahâdîsi'l-Hidâye, 2. Baskı, el-Meclisü'l-İlmî, cilt: 2 sayfa: 36) Fakat bu hadis sahih hadis kitaplarında yer almamaktadır. Hadis alimleri bu sözün merfu' (Peygamberimize atfedilen hadis) olarak sabit olmadığını, sahabeden Abdullah b. Mes'ud'a ait bir mevkûf bir söz olduğunu belirtmişlerdir.

    İkinci rivayet ise Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai gibi hadis kitaplarında yer almaktadır. O rivayet şöyledir:

    "Erkeklerin saflarının en hayırlısı ilk saf, en kötüsü ise son saftır. Kadınların saflarının en hayırlısı son saf, en kötüsü ise ilk saftır." (Müslîm, Salât 132, (440); Ebu Dâvud, Salât 98; Tirmizî, Salât 166; Nesâî, İmâmet 32)

    Fakat bu hadisten de bir farziyet çıkarılması kolay değildir. Bu bir fazilet meselesidir. "Hanefiler prensip olarak namazın farzlarının ancak yakîn ve kesinlik ifade eden yollarla sabit olabileceğini kabul ederken, bu muhazat meselesinde, yani cemaatle namaza duruş düzeninin belirlenmesinde, yakîn ifade etmeyen haber-i vahidlerle amel etmişlerdir." (Yunus Apaydın, "Namaz - Oruç", İlmihal - 1 İman Ve İbadetler, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, s: 274)

    Sonuç olarak kadınların erkeklerin arkasında saf tutmaları sünnete uygundur. Fakat buna rağmen erkeklerle yan yana dururlarsa hem kadınların hem de erkeklerin namazı geçerli olmakla birlikte bu şekilde bir saf düzeni sünnete uygun düşmez.


    Görevim icabı yeni bir memlekete geldim. Bir hafta bazı namazlarımı yanlış tarafa doğru kılmışım. Kıldığım o namazlarım ne olacak?

    "Kıble yönünü bilmeyen ve yanında soracak bir adam bulamayan kimse, araştırma yapar. Bazı işaretlere, güneşe ve yıldızlara bakarak kıble yönünü araştırır da kanaat getirdiği tarafa doğru namazını kılar. Namazını tamamladıktan sonra kıble yönünü belirlemede hata ettiğini anlarsa, artık o namazı iade etmez. Fakat namaz içinde iken kıble yönünü bilecek olsa, o tarafa dönerek namazını tamamlar; yeniden kılması gerekmez. Kıble yönü üzerindeki şüphe, ister şehir içinde, ister kırda, ister karanlık gecede ve gündüz vaktinde olsun, durum aynıdır. Böyle bir kimsenin kapıları çalıp kıbleyi sorması gerekmez.

    (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yay., İstanbul, 1986, s: 101)


    Namaz vakitleri ile ilgili bir soru sormak istiyorum: Namazların gece zifiri karanlık çökünceye kadar kılınması mı gerekiyor yoksa zifiri karanlık çökse de kılınabilir mi? Akşam namazının ardından hemen yatsı kılınır mı? Sizin bir sohbetinizde "zifiri karanlık çöktü mü yatsının vakti bitmiştir" diye dinledim. Emin olmak için tekrar soruyorum.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar namazı tam kıl. Bir de tan yerinin ağarmasıyla birlikte kıl, zira tan yerinin ağarmasıyla birlikte olan gözlemlenmektedir.” (İsrâ, 17/78)

    Yatsı namazının normal vakti gecenin kararması ile birlikte biter. Ancak yeni vakit girmediği için sabaha kadar da namaz kılınabilir. Gecenin son üçte birinden sonrasına bırakmak mekruh sayılmıştır. Çünkü kılınamama tehlikesi olur.

    İhtiyaç halinde akşam ile yatsı namazı birleştirilebilir. Bununla ilgili geniş bilgi sitemizde mevcuttur. Aşağıdaki linke tıklarsanız NAMAZLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ başlıklı yazıya ulaşabilirsiniz:

    http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=81


    Peygamberimizin: Kulun Allah'a en yakın olduğu an, secde anıdır, orada bol dua edin, hadisi doğrultusunda namaz kılarken secdede Türkçe olarak istediğimiz gibi dua edebileceğimizi duydum. Bu doğru mudur? Namaza zarar verir mi?

    Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede duayı çok yapın." (Müslim, Salât 215, (482); Ebû Dâvud, Salât 152.)

    Peygamberimiz sallâhu aleyhi ve sellem de secdede iken çeşitli dualar etmiştir. Bunlar hadis kitaplarında ayrıntılı bir şekilde nakledilmiştir. Mesela bunlardan iki tanesi şöyledir:

    "Allâhummağfirlî: Allah'ım beni bağışla".

    "Allâhummağfirlî zenbî kullehû diggahû ve cillehû ve evvelehû ve âhirehû alaniyetehû ve sirrahû: Allah'ım bütün günahlarımı, küçüğünü, büyüğünü, ilkini, sonuncusunu, açığını gizlisini bağışla."

    Bunlar ve diğer duaları toplu olarak Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî'nin Hadislerle Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli kitabında görebilirsiniz. (Kitabın birkaç tercümesi bulunmaktadır. Bunlardan biri Osman Arpaçukuru'na aittir, Beka Yayınları'ndan çıkmıştır)

    Peygamberimizin bu dualarına bakıldığına bunların ayet olmadığı, yani içinden geldiği gibi dua ettiği görülmektedir. Bu da secdede tesbihattan sonra istenilen duanın istenilen dilde yapılacağını gösterir.


    Vitir namazının ibadetlerimizdeki yeri nedir? Bu namaz hakkında rivayet edilen hadisler ne kadar sahihtir? Bazı hadisler okudum ama sahih olup olmadıkları konusunda biraz kafam karıştı. Vitir namazını peygamber efendimiz sürekli kılmış mıdır? Peygamber efendimizin bu namazı tek rekat olarak kıldığı da rivayetler arasında. Bu konuda bilgi verir misiniz?

    Vitir "tek", "tek başına olan" anlamına gelir. Yatsı namazından sonra kılınan ve sonu tek rekatlı namazdır. 1, 3, 5, 7... gibi. Peygamberimizin gece namazının sonları her zaman tek rekatlı olurdu. Bu konudaki rivayetler kesindir. Kesin olmayan, bunun sayısıdır.

    "Ey Kur'ân ehli, vitir namazını kılın! Çünkü Allah tektir, tek'i sever." (Buhârî, Daavât, 69; Müslim, Zikir, 5-6; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl, 27; Tirmizî, Vitir, 2; Ebû Dâvud, Vitir, 1)

    "Vitir haktır. Beş rekat ile vitir namazını kılmak isteyen kılsın. Üç rekat ile kılmak isteyen kılsın ve tek rekat ile kılmak isteyen yine kılsın." (Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl, 40; Ebû Dâvud, Vitir, 3; İbn Mâce, İkâme, 123).

    Fakihler bu hadisleri değerlendirmiş ve farklı sonuçlara varmışlardır. Ebû Hanife vitir namazını vacip olarak kabul etmiştir. Ebû Hanife’nin talebeleri Ebû Yusuf, İmam Muhammed'e ve diğer üç mezhep imâmlarına göre ise, vitir namazı sünnet-i müekkededir.

    Hanefilere göre vitir namazı üç rekattır ve sonunda selam verilir.

    Şâfiîlere göre vitir namazının en azı bir rekat, en çoğu on bir rekattır. Bir rekattan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve sonunda selâm verilir. Sonra vitir namazının bir rekatına niyet edilir ve sonunda selâm verilir.

    Malikîlere göre vitir namazı bir rekattır. Ondan önce yatsının farzından sonra kılınan iki rekat sünnet bulunur. Bunların arası selam ile ayrılır.

    Hanbelîlere göre de, vitir namazı bir rekattır. Fakat üç veya daha çok rekat olarak da kılınabilir.


    Namazların cem edilmesi, birleştirilmesi hakkında bilgi verir misiniz? Hangi durumlarda birleştirmek caizdir?

    Öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının birlikte kılınabileceğine dair ha­dis-i şerifler vardır. Kur’an-ı Kerim’de de buna engel bir hüküm yoktur.



    İlgili yazıya aşğıdaki linki tıklayarak ulaşabilirsiniz:

    http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=81



     
  2. Kaan Gizemnur

    Kaan Gizemnur Davut46

    Katılım:
    7 Nisan 2009
    Mesajlar:
    7.266
    Beğenileri:
    0

Sayfayı Paylaş