mahmut toptaş/şifa tefsiri. bakara suresi

Konusu 'Tefsir' forumundadır ve ihvaniddin tarafından 15 Kasım 2009 başlatılmıştır.

  1. ihvaniddin

    ihvaniddin islamseli

    Katılım:
    13 Kasım 2009
    Mesajlar:
    509
    Beğenileri:
    1

    BAKARA SURESİ TEFSİRİ



    Buyurun dünyada devlete, ahirette cennete gidişin yollarını gösteren Allah kelâmını okumaya devam edelim.
    Kur'ân-ı Kerîm de yazılış sırasına göre ikinci sûre olan, "Bakara Sûresi" diye isimlendirilen ve Kur'ân-ı Kerîm'in en uzun sûresi olup Me*dine'de nazil olan içinde ahkam âyetleri oldukça fazla bulunan Bakara Sûresi'nin tefsirine başlıyoruz. Rabbim kalbimizi ve dilimizi açsın, öğ*renmek, amel etmek ve öğretmek nasib etsin. Amin.
    Sûrelerin isimlerinin manası vardır, ama genelde bütün dillerde terceme yapılırken isimler terceme edilmez. "Ali" adı yüce diye "Mustafa" süzülmüş, arınmış diye, "Mahmut" ismi öğülmüş diye terceme edilmediği gibi Bakara Sûresi de inek sûresi diye terceme.edilmez.[1]

    (1) Elif Lam Mim. Kur'ân-ı Kerîm'in yüzondört sûresinden yirmi dokuzu bu tür harflerle başlar. Bu harflere "Hurufu Mukattaa" denir. Yir*mi dokuz sûrenin başında gelen bu harfler 14 tanedir.
    Kur'ân veya Rasûlullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildiril-mediği için biz de bu konuda bir şey demiyoruz.
    Bazı tefsirlerde elif: Alâüllah, lam: Lutfullah, mim Mecdullah şeklin*de tefsir edilmiştir.
    Elif, boğazdan çıkan harflerdendir. Lam, ağzın ortasından çıkan harf*lerdendir. Mim de dudaktan çıkan harflerdendir. Yani en derinden en uca kadar bütün harfleri temsil ederler.
    Sûreye bu tür harflerle başlanması Arap edebiyatçılarına meydan okumayı da içermektedir. "Kurân-ı Kerîm'i Muhammed'in kendisi uydu*ruyor" diyen kâfirlere "buyurun bu arapça sizin diliniz. Bu Kur'ân bu elif, lam, mim, sad, nun, kaf, ha, ta, ayn, sın, ra,... gibi harflerden meydana gelmiş, ana malzemesi elinizde, siz de bir sûre getirin" anlamınadır.
    Bu sûrenin üçüncü âyetinde bu meydan okuyuş apaçık yapılmakta*dır.
    Tabiat kanunlarının her biri Rabbimizin âyetleridir. Bunlara tekvini kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında bir çok kanunu ilahi çalışmaktadır, İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez.
    Rabbimizin teşrii kanunu olan bu Kur'ân âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazı kanun ve kurallarını da bilir ama, elementlerden bir çiçek ya*ratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.[2]

    (2) İşte Kitap Budur:
    Bundan başka doğruyu gösterecek kitap yoktur. Hatırlanacağı gibi Fatiha Sûresi'nde "Bize doğru yolu göster" diyorduk işte o doğru yolu gösterecek olan kitap budur! Bunun dışında buna zıt bütün kitaplar de*ğersizdir, günlük, haftalık, aylık, senelik veya klasik kitaplardır.
    Bu kitap ise Hakdan geldiğinden içindekiler değişmez hakikatlardır. "Onda hiç şüphe yoktur"
    Allah'dan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürür bunda da hiç şüphe yoktur. Günümüz düşünürlerinin siyasî, iktisadî, hukukî görüşlerinin doğru olma ihtimali de vardır, yanlış olma ihtimali de vardır.
    Doğruluk veya yanlışlıklarını zaman apaçık bir şekilde ortaya çıka*rır. İnsanların görüşlerinin doğru yada yanlış ihtimali olduğundan zan ifade eder. Allah (c,c.) Kur'ân'a uymayanların zanna uyduklarını zannın da gerçeğe ulaştırmadığını haber verir.[3]
    Günümüzün yazarlarından bir kısmı kendi açısından haklı olarak "Ben her fikre saygı duyarım" demektedir. Kendi fikrinin zamanla tutar*sızlığını anlayınca bu sözü söyleme mecburiyetinde kalıyorlar. Bu tip insanlar bir tek Allah kelamının haklılığını inkar edebilmek için, beş mil*yar insanın haklılığını kabul etme zorluğuna katlanıyor ve ama beşmilyar insana da saygısız oluyorlar.
    Biz doğruluğunda şüphe olmayan bu kitaba iman ettikten sonra bu kitaba ters düşen hiçbir fikre, görüşe, kanuna saygı göstermeyiz. İnsana saygımız vardır ama insanın ürettiği imansızlığa ve isyana saygımız yok*tur.[4]

    Bu Kitap Müttekilere Yol Gösteren Bir Kitaptır.


    Takva: Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat ke*silir, vücudunun her parçası göz olur ya işte bu dünyada elini, dilini, beli*ni, gözünü, gönlünü, kulağım, ayağım haramlara-dokundurmadan ömrü*nü geçirmeye takva denir.
    Şirk'den sakınıp iman üzere olmaktır takva.[5] İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takva..,[6]
    Her işinizde Allah'ın rızasını aramak için Allah'a layık bir kul olma*ya çalışmaktır takva. [7]
    İçini Hak için şirkten, yalandan, kinden, iftiradan, hasetden, gıybetden arındırmak süslemek, dışını halk için süslemektir takva.
    "Allah takva üzere olanlarla beraberdir. "[8]
    Eğer bana reis-i cumhur veya genelkurmay başkanı bir kart gönderse ve "seninle beraberim işte özel telefonum, istediğin zaman ara" dese be*nim konuşmalarım belki biraz daha açık ve net olur.
    Halbuki beni karakola götürseler bu kart sahiplerinin haberi olmaz.
    Bana o karakoldakiler telefon ettirmeyebilirler. Halbuki Allah (c.c.) "Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir" buyuruyor. K. Kerim, Hadid Telefon etmenize gerek yok. O'ndan güçlü olan da yok. Onun için takva üzere olmak demek düşmana karşı güçlü olmak demektir.
    Takva üzere olana Allah (c.c.) iyiyle kötüyü ayırt etme özelliği verir[9] işlerini kolaylaştırır,[10] her sıkıntılı işine bir çıkış yo*lu verir, hiç hesap etmediği yerden rızıklandınkr. [11]
    Takva üzere olan korkmaz ve üzülmez.[12] Takva üzere kuru*lan Küba Mescidi 1400 seneden beri devam ettiği gibi takva üzerine ku*rulan ve takva üzere devam eden devlet de yıkılmaz.
    Çünkü takva üzere kurulan devlette her mütteki insan kendisine veri*len görevi yerine getirdikten sonra da 24 saat her halinde o takva üzere kurulmuş devleti çalıştırmak, çalışmasını engelleyenlere karşı koymakla kendini görevli bilir.[13]

    (3) "Onlar gayba iman ederler. Namazı dosdoğru kılarlar ve on*lara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler"
    Sizin yanınızda sizi övenle, yokluğunuzda sizi öven bir değildir. Ni*ce insanlar vardır ki, önünde yağ çekip takla attığı insanın ardından kuyu*sunu kazar.
    Değerli dostlar ise dostunu yokluğunda savunur, yüzyüze geldiğinde ise münasip bir dille hatalarını söyler.
    Muttaki insanlar Allah'ı, melekleri, cenneti cahennemi görmeden inanırlar. Bugün müslümanlar Peygamber Efendimizi de görmeden inanı*yorlar. Onun içindir ki, Efendimiz: "Beni görüp bana iman edene müjde*ler olsun. Beni görmediği halde bana iman edene yedi kere müjdeler ol*sun" buyurmuştur." [14]
    Kendisi Allah'ı görmese de Allah'ın kendisini gördüğüne inandığın*dan bütün hareketlerim kontrol eder.
    Şoför uzun yolda radara yakalanıp ceza vermeyeyim diye sür'at sını*rını aşmadığı gibi, muttaki müslüman da ahirette cezalandırılmayayım diye Allah'ın haram sınırlarına yaklaşmaz.
    Günümüzde "Ben görmediğime, labaratuarda incelemediğime inan*mam" diyenler yeni bir söz söylemiş sayılmazlar. Çünkü "Bu güneşin al*tında söylenmedik söz kalmadı" biz bu tefsirimizde yeri geldikçe iman*sızların kötü sözlerinin yeni olmadığını, daha önce başka imansızlar tara*fından söylendiğini Kur'ân-ı Kerîm'den naklederek isbat edeceğiz. "Kü*für cephesinde yeni bir şey yok" adı altında bir kitabımda günümüz kâfirlerinin çağdaş düşüncelerinin çağlar öncesine ait olduğunu göster*dim.
    Günümüzde yaşayan bir düşünürün düşüncelerinin Kur'ân'da daha önce haber verildiğini göstereceğiz.
    Çağdaş imansızlar gibi, Musa (s.a.v.)'nın kavminden bir kısmı "Mu*sa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demişlerdi.[15] Çölde söylenen bu sözü bugünkü kâfir labaratuardan söylüyor. Gözümüzün bir sınırı var. Bu göz Allah'ı görseydi, Allah'ın gücü ve bü*yüklüğü sınırlı olurdu.
    Bu gözler gördüğünü emri altına alıyor. Yüce dağları deliyor. Deni*zin derinliklerinden en değerli inci mercanlarını çıkarıyor.
    Gözlerimiz Allah'ı görecek şekilde yaratılmamıştır. O'nun yarattıkla*rından ilmini, kudretini, san'atım, rahmetini görüyor ve O'na iman ediyo*ruz.
    "Namazı dosdoğru kılarlar."
    Cennetin anahtarı[16] gözlerin nuru[17] müslümanlann can ve tenlerinin huzur bu*lup rahatlama yeri olan[18] Kur'ân ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar.
    Kötülüklerden alıkoyan K. Kerim,[19] kalp ve kalıpları bir araya getiren müminlerin mi'raci olan, Hak huzurunda halkla beraber, halk içinde Hakla beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbise*mize, namaz kılacağımız yere, eller yüzler baş, ve ayaklara dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar.
    Rabbimiz göktekilerin, yerdekilerin, güneşin, ayın, yıldızların, dağla*rın, ağaçların, hayvanların, secde ettiğini haber verir.[20] Mümin bütün yaratıkların ibadetini toplamak için namazını kıyam, rüku, sucud ve kaide ile tamamlar.
    Buhari'nin Kitabü-t-Tevhid'de rivayet ettiği bir hadiste Yemen'e gön*derilen tebliğciye Efendimiz: Önce Allah'ı tanıtmasını ister, Allah'ın var*lığını ve birliğini kabul edenlere namaz kılmalarını ondan sonra zekat vermelerini emreder.
    İnanmış insanların bir araya gelebileceği en güzel yerler camilerdir. Dernekler, cemiyetler ve vakıflara yalnız üye olanlar girebilirken camile*re her mümin girebilir.
    Yunus Sûresi'nin 87. âyetinde Musa ve Harun (s.a.v.)'un Mısır'a yer*leşince ilk işlerinin mescid edinip namaz kılmakla emrolunduklarını ha*ber verir Rabbimiz.
    Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince ilk işi mescid yapmak olmuştur. Mekke'yi fethedince de fetih namazı kılmıştır. Sa'd b. Ebi Vakkas Iran Kisra'smın sarayını fethedince altın, yakut, zümrüt, inci, mercan*lara bakmadan bütün bunları yaratana yönelmiş ve fetih namazı kılarak Rabbine şükretmiştir.
    Namaz sıkıntılı zamanlarda sığınak[21] sevinçli zamanlar*da şükür makamıdır.
    Rabbin mülkünde onun yarattığı bedenle O'nun huzurunda O'nun öğ*rettiği kelimelerle O'na yönelmek halkdan. alakayı kesip Hakla beraber olup selamla tekrar halka dönme halidir, namaz. İbrahim aleyhisselam Rabbine dua ederken kendisinin ve neslinin namaz kılanlardan olmasını ister,[22] Rabbimiz, Efendimize ve ailesine namazı emreder ve senden rızık istemeyiz rızkı veren biziz diyerek namaz ister.[23]
    Namaz cimrilik hastalığının da ilacıdır.[24] Günümüzde dilencilerin kahvehane, sinema, tiyatro, futbol sahası önünde değil de ca*milerin önünde durmaları bunun göstergesidir.
    Aynı inancı paylaşan ve camilerde bir araya gelen cemaatın içinde zengini vardır, fakiri vardır. Yerlisi vardır, yolcusu vardır, duİ'u vardır, yetimi vardır. Devletin elinin uzanmadığı veya haberinin olmadığı haller olabilir. Bu durumlarda,
    "Onlara nzık olarak verdiklerimizden infak ederler."
    Müminler Karun gibi toplayıcı değil, Harun gibi dağıtıcıdırlar. Da*ğıtmak için kazanırlar, verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü ve*ren Allah'dır, "ver" diyende Allah'dır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir, O nzık verenlerin en hayırlısıdır.[25]
    İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez[26] İdris gibi cömertliği emreder.
    Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının ve*rilmesi gerektiği nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya , ya*kınlara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunla*rın müslüman veya kâfir oldukları bildirilmemiştir, Hatta Bakara 26. âyeti "kâfirlere hidayet vermek sana düşmez. Sana infak etmek düşer anla*mındadır.
    Allah yolunda infakda oran yoktur. Zekatta sınır vardır, sadakada sı*nır yoktur. Sadaka intakıma sınırını İsra Sûresi'nin 29. âyeti göstermiş ve eliboş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.[27]
    mahmut toptaş/şifa tefsiri devamı var)
     

Sayfayı Paylaş