Ibni haldun

Konusu 'Büyük İslam Alimleri...' forumundadır ve ALLAH ASIKLARI tarafından 23 Temmuz 2009 başlatılmıştır.

  1. ALLAH ASIKLARI

    ALLAH ASIKLARI islamseli

    Katılım:
    8 Ocak 2009
    Mesajlar:
    12.084
    Beğenileri:
    0
    İBNİ HALDUN
    -Sosyolog, filozof tarihçi
    Veliyyüddin Labını taşıyan Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Muhammed bin Hasan bin Muhammed bin Cabir bin Muhammed bin İbrahim bin Muhammed bin Abdurrahman İbni Haldun 733 hicri Ramazan ayının başında (1334 M. 19 Martta) Tunus şehrinde doğdu. Çocukluk çağından olgunluk yaşına gelinceye kadar babasının nezareti altında terbiye gördü.. Babasından ilim tahsil etti. İlkönce Kur'anı ezberledi. 0 çağın en tanınmış kıraat âlimi olan Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Bezzali Ensari'den Kıraat-ı Seb'a "Kur'anı, Arabın yedi lehçesine göre yedi şekilde" okumayı öğrendi. Kıraat ilmine dair olan Şatibiyye ve Ra'iyye kasidelerini ezberledi. Kur'anı 21 defa yedi kıraat üzerine hatmetti. Arap dili ve edebiyatını adı geçen üstadı ile İspanya'nın İşbiliye şehrinden olup da sonradan Tunus'ta yerleşmiş olan babası Muhammed Vabili'den ve Şeyh Muhammed E1-Arabî El-Hasayidi ve Şeyh Muhammed Şevvaş El-Mezazi ve Şeyh Ebu Abbas Ahıned bin Kassar'dan öğrendi. Edebiyat ilmini, İlm-i Kelam ve edebiyatın uzmanı olan Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Bahr'den okudu. Bu büyük edibin tavsiyesiyle Hamase divanını ve Muallekatı ( Kabe duvarına asılan yedi kaside) ve Mütenebbi, Egani şiirlerinden bazılarım ve bunlara benzer birçok şiirler ezberledi. Fıkıh ve hadis ilmini Şeyh Şemseddin Ebi Abdullah Muhammed bin Cabir ile Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Ceyyani ve Şeyh Ebu Kasım Mubammed Kusayr'dan öğrendi. Gitgide akli ve nakli ilimlerde geniş bilgi sahibi oldu. 0 çağın meşhur bilirkişilerinden ve ileri gelen fazilet sahiplerinden Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Süleyman Satti ve Şeyh Muhammed bin İbrahim Eyli ve Kadı Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdüsselim'ların meclislerine devam edip, bilgi ve faziletlerinden istifade etti, her birinden icazetnameler aldı. Eyli akli ilimlerde üstat idi.
    İbni Haldun'un büyük babası Muhammed bin Hasan komutası altındaki askeri ile İspanya'nın İşbiliye şehrinden gelerek Tunus'ta yerleşmişti. Orada şeref ve asalet üzerine Emir olarak yaşadı. Orada nesilleri çoğaldı. Nesepleri Resulullah'ın arkadaşlarından Va'ile ulaşmaktadır. Va'il, Yemen'in Hadra-Mevt ülkesindedir. Endülüs'ün ilk fethi sıralarında, o askeri İle Hadra-Mevt'ten gelmiş ve Karmuna'da yerleşmişti.. Orada İbni Haldun diye tanınmıştır. Oradan İşbiliye'de göç etti. Hıristiyanlar üstün gelerek birçok yerleri İslamların elinden aldıktan sonra babası İbni Haldun ailesi Sebte'ye indi. Birçok hadiselerden sonra ailesi Tunus'a geldi. Üstat Tunus'ta doğdu. Yukarda anlattığımız gibi fazilet sahibi olarak yetişti. 0, Batı devletlerinde memuriyetlerde bulundu. Tunus sahibi Sultan Ebu İshak'a intisap etti. Günler geçtikçe şöhreti arttı, herkesçe tanındı. Fas hükümdarı Sultan Ebu İnan, İbni Haldun'un sohbetine rağbet edip, 750 hicri ( 1349 M.) de büyük stadı Fas'a çağırtmış, ona o çağın büyük memuriyetlerinden biri olan Sultanın emir ve hüküm ve yarlıklarını damgalamak (tuğra) memuriyetini ve saltanat dairesi sekreterliğini verdi. Az bir müddet içinde Sultanın yakın adamları sırasına geçmişti. Fakat üstadın bu derecede yükselişini kıskananlar, aleyhinde Sultana her çeşit şikâyetlerde bulundular. Bu şikâyetlerin bir sonucu olarak suçsuz olduğu halde hapse atıldı. 759 hicri (1360M.) de adı geçen sultan ölünceye kadar mahpus kaldı. Ölen sultanın fazilet sahibi olan veziri büyük üstadı hapisten çıkartarak hil'yat giydirdikten sonra, eski görevi başına geçirdi. Hükümet idaresi Sultan Ebu Salim'in eline geçtikten sonra hükümdar, üstadı önce sekreterliğe, sonradan zaptiye ve davalara bakmak memuriyetine tayin etti. Sultan Ebu Salim öldükten ve vezir 'Ömer bin Abdullah saltanat tahtına sahip olduktan sonra aralarında soğukluklar husule geldiğinden üstat Fas şehrinden ayrıldı. Endülüs'e gitmek üzere yola çıktı. Ebu Abdullah bin Ahmer, gelmekte olduğunu işittiğinde saygı göstererek İbni Haldun'u alay ve törenle karşıladı. İbni Haldun'u saraylarından birine indirdi. Katına çağırtarak saygı gösterdi, hil'yatler giydirdi, bağışlarda bulundu. Sultan, 765 hicri (1366 M.) yılında Kastale kralı ile barış hususunda konuşmak üzere İbni Haldun'u İşbiliye'ye gönderdi. Kral Alfons konuşmalar esnasında İbni Haldun'un büyük meziyet ve fazilet sahibi olduğunu anlayarak İşbiliye'de ata ve babalarından kalma bütün mülklerini kendisine iade etmek şartıyla, yanında kalmasını teklif etti ise de üstat mazeretler beyan ederek ve bahaneler göstererek kralın tekliflerini kabule yanaşmadı. Kral üstada kıymettar armağanlar verdikten sonra Sultan İbni Ahnıer'in yanına dönmesine müsaade etti. İbni Haldun bu armağanları Sultan İbni Ahmer'e sundu. Sultan bunun bir karşılığı olmak üzere İbni Haldun'a Gırnata ilindeki mamur köylerden birini bağışladı. Bu sıralarda Becaye sultanı "Ebu Abdullah, yanına gelmesini rica ederek üstada mektup yazmıştı. İbni Haldun, sultanın daveti üzerine Becaye'ye geldiğinde törenle karşılandı. Sarayda kendisine son derece büyük saygı gösterildi. Sultan, memleketinin bütün idaresini İbni Haldun'a teslim etti. Dağlarda yaşayan Berber uruğları birkaç yıldan beri isyan halinde olup, vergi vermiyorlar, hükümetin emirlerine karşı geliyorlardı. İbni Haldun bizzat kendisi bu uruğların üzerine yürüdü. Bazen yumuşaklık ve şefkatle, basan şiddetle muamelede bulunarak Asi uruğları hükümete boyun eğdirdi. İbni Haldun hükümetin idaresini ve memleketi ıslah etmek üzere iken Sultan Ebu Abdullah amcasının oğlu Sultan Ebu Abbas tarafından haince bir surette öldürüldü Bu sırada Tilmisan sahibi Ebu Hamu katına gelmesini rica ederek İbni Haldun'a mektup gönderdi. Üstat Sultanın çağrısını kabul edip 769 hicri (1371 M.) de Beskere'ye geldi. Sultanın maksadı bazı köy ve uruğları üstadın idaresine vererek bu köy Ve uruğların halini düzeltmekti. Fakat İbni Haldun, Mindas tarafına vardığında bu görevden istifa edip Urayf oğullarından Kezul dağında yaşayan uruğların yurduna gitti, İbni Haldun onlar tarafından saygı ile karşılandı. Beni Tucin ilinde "Selame Oğulları Kalesi' adıyla tanınmış olan şehre indi. Devlet memuriyetlerini bırakarak bir köşeye çekilerek istirahat etti. Bu kalede dört yıl kaldı, bu müddet içinde çağımızda dahi bütün ilim âlemince takdir edilmiş olan "Mukaddime" sini yazdı. Üstat dünyaca tanınmış olan bu eserini alarak 780 hicri (1378 M.) yılında Tunus'a geldi, eserini Tunus Sultanı Ebu Abbas'a sundu. Büyük sosyolog "Mukaddime" sinin önsözünde bundan bahseder. Adı geçen sultan "Mukaddime" de incelediği metotlar çerçevesi içinde bir tarih kitabı yazmasını rica ettiğinde İbni Haldun umumi tarihini yazdı. Tarihinin bir nüshasını adı geçen sultana ve diğer bir nüshasını Sultan Ebu Faris Abdülaziz'in kütüphanesine verdi ki "Mukaddime" sine yazdığı önsözünde bundan bahseder.
    İbni Haldun bundan sonra 784 hicri (1381 M.) de Hacca gitmek maksadıyla Şaban ayının ortasında yola çıktı. Bu sıralarda Mısır'da hükümet süren Kıpçak Türkleri hanedanı hükümet başından çekilerek onların terbiyelerinde yetişmiş azatlılarından olan ve Çerkez neslinden gelen sultan Berkok, Mısır devleti tahtına çıkmıştı. İbni Haldun, Berkok'un tahta cülusundan on gün sonra İskenderiye'ye ve bu yılın zilkade ayında Kahire'ye geldi. Talebelerin ricasıyla Camii Ezher de ders okutmaya başladı. Az bir vakit içinde büyük bir bilgin olarak tanındı, medreselerden birine profesör olarak tayin olundu. Gittikçe adı ve sanı yükseldi, 786 hicri (1384 M.) de Maliki mezhebi kadılığına tayin olundu. İki yıl kadar bu görevin başında kaldı adaleti hâkim kıldı, büyük bir İslam hukukçusu olarak tanındı. Büyüklü küçüklü, derece ve rütbe sahiplerinin iltimaslarına ve şefaatçilerin hatır ve ricalarına riayet etmeden adaleti hâkim kıldığı için ulema ve fetvacılar sınıfı başta olduğu halde hakkında sultana şikâyet edenlerin sayısı çoğaldı. Bu şikâyetlerin bir sonucu olarak sultanın katında İbni Haldun'un muhakemesine karar verildi, ulemadan oluşan bir meclis toplandı. İbni Haldun hasımlarının iddialarını kesin delillerle çürüttü. Kötü maksatlarına erişemeyen hasımları rezil oldu. Fakat İbni Haldun'un hatırı kırıldı, maliki mezhebi kadılığından istifa edip, ilim ve ders okutmakla meşgul oldu. 789 hicri (1384 M.) de hacca gitmek istediğinde tüm ihtiyaçları Sultan Berkok tarafından mükemmel surette temin edildi. Haçtan Mısır'a döndü. Bu sıralarda Timur orduları Şam'ı ele geçirmişti. Nasireddin Ferec, Timur'la karşılaşmak üzere yola çıktığında 803'hicri'de (1400 M.) İbni Haldun da bu sefere iştirak etti. Barış hakkında Timur'la konuşmak üzere Şam bilginlerinin ve ileri gelenlerinin başlarında olduğu halde Timur'un katına geldi. Bilginlere kıymet biçmesini bilen Timur çehre ve hareket tarzını ve kıyafetini, hafifçe bir sarık sarmış olduğunu ve kıyafetinin güzelliğini gördüğünde İbni Haldun'a iltifat etti, İbni Haldun'dan sorular sormağa başladı, üstadın sözlerinin derinliğini ve verdiği cevaplarında kullandığı hikmetli ifadeleri anladı ve Üstadı kendi yanında alıkoydu. İbni Haldun, Timur'un elinden kurtulmak üzere birçok bahanelere baş vurdu, nihayet yazdığı tarihini alarak tekrar yanına dönmek şartıyla Timur'dan müsaade alabildi.
    İbni Haldun, Sultan Berkok çağında olduğu gibi Sultan Nasireddin Ferec devrinde de Mısır'da saygı içinde yaşadı. Fazilet ve meziyetleri takdir olundu. Gerek devlet adamları ve gerek memleketin ileri gelenleri İbni Haldun'u saydı, ululadı. Sultan Salih'in türbesinde fıkıh ve hadis dersleri okutmaktan başka, defalarca Maliki mezhebi kadılığında bulundu, kadılığı esnasında 808 hicri ramazan ayında (miladi 1406) da 74 yaşında iken Kahire'de öldü. Kahire'nin Nasr kapısı dışarısındaki Sofiyye kabristanına gömüldü. Kabri belli ve meşhurdur. Sosyoloji ilmini ortaya koyup, tarihçilere tarihi inceleme yollarını göstermiştir...
    (M.E.B.Mukaddime Önsözün'den)


    İdarecide aranan Özellikler: İbni Haldun'a göre idareci veya idare edilenler izafidir.İdareci halkın faydasına olan şeyleri yapmaya mecburdur. İdarecinin kıyafet, şekil ve suretinin, akıl ve fikrinin keskinliğinin halk için önemi yoktur. İdareci demek halkın işine bakan, faydası için çalışan, halk da, başlarında işlerine bakan idarecileri bulunan cemiyettir. Güzel idarecilik yapabiliyor, halkın faydasını gözetebiliyorsa idarecilikten maksat ve gaye hasıl olmuş olur. Aksi halde idarecinin vücudu halk için zararlıdır. İbni Haldun'a göre idareci ve memurların ticaretle uğraşması halk için zararlıdır. Onların ticaretle uğraşmaları zulme sebep olur. Zulüm ise sosyal hayatın nizamını bozar, medeniyetleri yıkar. Halka ağır vergiler yüklemek, onları mecburi bir kısım işlere tâbi tutmak zulüm olur, bu da sosyal hayatın düzenini bozar, halktaki çalışma duygusunu öldürür.
    Vergiler hakkındaki düşüncesi:
    Bir devlette halka yüklenen vergilerin miktarı az olursa, halk çalışarak para ve servet kazanmaya heves ve rağbet öder, memleket mamur hale gelir. Vergiler azalınca üretim artar, mal ve para artar; vergileri azalırsa,o devletin hâkimiyeti devamlı ve istikrarlı olur.
    İbni Haldun milletlerin hayatında, sosyal hâdiselerde coğrafî sebeplerin de tesirli olduğunu anlatmaktadır. O coğrafyanın aktiviteye, iklimin kişiliğe, gıdaların insan karakterine tesir ettiğini ifade eder. Dağlıların sert, mert ve az konuşan insanlar, sahilde yaşayanların yayvan ve nemli vücutlu olduklarını söyler.
    Coğrafi şartların insanların mizaçları üzerinde tesirli olduğunu söyleyen İbni Haldun; dağlıların daha sert ve mert, sıcak ülkede yaşayanların gencilerin ise gevşek,sıcağın tesiriyle oyun ve eğlenceye düşkün olduklarını ileri sürer.
    Fazla sıcaklık beyinlerine tesir ettiği için zenciler hafif meşrep oyun ve eğlence düşkünüdürler.
    Aşırı iklimler toplumun refahına elverişli değildir. Bundan dolayı büyük medeniyetler mutedil iklimlerde kurulmuştur Bu medeniyetler daha istikrarlı ve çevreye uygunluk göstermektedirler.
    Şehircilik uzmanı sosyolog:
    İbni Haldun'un şehirlerin kuruluşu hakkında ortaya attığı teori teorisi şöyledir:
    İbni Haldun'un iktisadî görüşüne göre servet çalışma ile elde edilir. Eller ve kollarla yapılan iş dâima yüksektir. Onun bu konuda ortaya attığı teori şudur: "İnsanın kazanç ve hayatta faydalandıkları her şey onun emek ve çalışmasının kıymetidir." Ona göre sermâye meşru yoldan elde edilmişse dokunulmazdır. Ne devlet ve ne de cemiyet bu sermaye ve mülke el uzatamaz.
    Psikolojiyi tarihe uygulayışı:
    "Mağlûp olan bir kimse yanlış fikre kapılarak, bütün iş ve hareketlerinde galip olanı örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Onun galibiyetinin, alıştığı âdetten, meslek ve mezhepten ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. Oğulların babalarına benzemeleri hususundaki hallerine dikkatle bakarsan, oğulların dâima babalarını kendilerine rehber edinmekte olduğunu görürsün. Bu da oğulların babalarının olgunluk ve üstünlüklerine inanmalarından ileri gelmektedir. Bu hal çağımızda Endülüs'te gözükmektedir. Bu ülkedeki Müslümanlar kendilerine galebe çalmakta olan Gal'leri kendileri için rehber edinmektedirler. Giyim ve kuşamları, bir çok âdet ve halleri itibariyle onlara benzemeye çalışırlar, onlar gibi duvarlarına ve su havuzlarının ve evlerinin duvarlarına resimler çizerler, heykeller koyarlar. Bunları gören bu hallerin istîlâ vesîkası olduğunu hikmet gözü ile görebilir."
    Sosyal konulardaki hâkimiyeti:
    İbni Haldun toplumsal konulara oldukça hâkimdir. İnsanların açlıktan değil, yeme alışkanlıklarını terk etmemelerinden dolayı öldüklerini savunur.
    "Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez. Onları alışmış oldukları tokluk öldürür. Az katık ve az yağla geçinerek bu yaşayışı itiyat hâline getirenlerin ise normal olan rutubetleri artmadan eski hâlini muhafaza eder ve tabiî olan her türlü yemeği kabul eder. Bu gibi insanların yemeklerinin değişmesi bağırsaklarda kuruma meydana getirmez, normalden uzaklaşmaz. Bolluk ve genişlik içinde yaşayarak her türlü katık ve yemekleri yiyenler, açlık çağlarında çok ölürlerse de darlık için­de yaşamaya alışmış olanlar sağ kalırlar, ölmezler. Bunların hepsinin de asıl sebebi şudur,- besinlere alışmak veyahut alışırsa o iş nefis için bir tabiat olur. Nefis her renge girer. Doktorlar 'Açlık helak edicidir" derler. Onların kuruntuları, kendilerini birdenbire yemekten mahrum ederek aç bırakmak mânâsına hamledilmelidir. Bu takdirde açlığın tesiri ile bağırsaklar kesilir, yok etmesinden korkulan hastalıklara tutulur. Fakat sofilerin yaptıkları gibi, riyazetle ve yavaş yavaş yemekleri azaltmak suretiyle olursa, helaki gerektirmez. Riyazeti bırakarak eski hâle dönülmek istenildiği vakit dahi tedrice uyarak yavaş yavaş geçiş yapılmalıdır. Birdenbire eskisi gibi yemek yenilmeye başlandı­ğı takdirde, riâyet etmeyen kimsenin ölümünden korkulur. Biz 40 gün ve bundan daha fazla açlığa dayanan kimseleri gözümüzle gördük."
    İkinci bölümde Türklerin harpçiliğinden, harp usûlündeki başarılarından övgüyle bahsedilmektedir.
    Beşinci bölümde tarım, sanayi, ticaret, dokumacılık ve diğer sanatlardan söz edilir. Sanayi inin ilerlemesi için ilmin şart olduğu belirtilir.
    Altıncı bölümde ise ilimlerden bahsedilir. Dînî ilimlerden İlmi Kuran (tefsîr ve kıraat), hadîs, tıkın, usûl-ü fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimleri ve tarihçeleri anlatılır Daha sonra aklî ilimlere geçilir: Hesap, cebir, hendese (geometri), astronomi, tabiat ilimleri, tıp, kimya, dil bilgisi, edebiyat hakkında bilgi verilir. Arap edebiyatından özellikle, Endülüs edebiyatından örnekler sunulur.

     

Sayfayı Paylaş