Hz. İbrahim İsmail'i mi Hz. İshak'ı mı Kurban Etti?

Konusu 'Peygamberler Tarihi' forumundadır ve Adem Karataş tarafından 9 Nisan 2009 başlatılmıştır.

  1. Adem Karataş

    Adem Karataş Member

    Katılım:
    6 Nisan 2009
    Mesajlar:
    67
    Beğenileri:
    0
    KURBAN EDİLEN HZ. İSMAİL Mİ YOKSA HZ. İSHAK MI?

    Bu tarihi olay, tahrif edilmiş olarak Tevrat’ta şu şekilde geçmektedir: “Allah; İbrahim’i deneyip O’na dedi: ‘Ey İbrahim! Tek ve yegâne sevdiğin oğlun İshak’ı yanına al ve Moriya[1] diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde O’nu kurban olarak takdim et.”[2]

    İsrail oğulları, akıllarınca Tevrat’taki Hz. İsmail’in kurban edilme kıssasını, kendi ataları olan İshak (a.s)’ın üstünlüğünü ispatlama doğrultusunda tahrif etmişlerdir. Yapmış oldukları bu tahrifatlar Tevrat’ın diğer âyetleri ile tenakuz oluşturduğundan amaçlarına ulaşamamışlardır.
    Yukarıda yazılı olan Tevrat’ın Tekvin babındaki âyetten anlaşılan; kurban edilecek olan evladın Hz. İshak olduğu ve bu çocuğun İbrahim (a.s)’ın tek oğlu olduğudur.[3]
    Oysa çıkarılan bu hükümler, bizzat Tevrat’ın diğer âyetleri ile tezat oluşturuyor.
    “Ve İbrahim’in zevcesi Sâra’nın, hiç bir çocuğu yoktu. O’nun, Mısır’lı bir hizmetçisi vardı. Adı Hâcer idi. Sâra, İbrahim’e dedi ki; ‘Bak, Allah beni çocuk sahibi olmaktan mahrum etmiştir. Onun için Sen, benim hizmetçimin yanına git. Belki böylece evimiz neş’e ile dolar.’ Ve İbrahim Sâra’nın dediğini yaptı. Ve İbrahim Kenan ülkesinde on seneden beri kalıyordu. Ve işte o sıralarda karısı Sâra, kendi hizmetçisini O’na verdi ki, O’nun karısı olsun. Ve O, Hâcer’in yanına gitti ve O, hamile kaldı.[4]

    Allah Meleği O’na dedi ki: ‘Sen hamilesin ve sen bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin, adını İsmail koy.” [5]

    “İbrahim ve Hâcer’den İsmail doğduğu zaman İbrahim seksen altı yaşında idi.”[6]
    “Ve Allah, İbrahim’e dedi ki: ‘Senin karın olacak Sâra’dan da Sana, bir erkek çocuk bahşedeceğim. Adını İshak koyarsın... O, gelecek yıl aynı tarihte Sâra’dan doğacaktır... O zaman İbrahim, oğlu İsmail’i ve evin diğer erkeklerini yanına aldı. Ve aynı gün Allah’ın emriyle onları sünnet etti. İbrahim(in kendisi) doksan dokuz yaşında sünnet oldu. İsmail ise sünnet olduğu zaman on üç yaşında idi.” [7]
    “Ve oğlu İshak doğduğu zaman, İbrahim yüz yaşında idi.”[8]

    Bu ifadeler ile Tevrat’ın içine düştüğü çelişki kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, on dört yaşına kadar İsmail, İbrahim (a.s)’ın tek evladı idi. Şayet Allah (c.c), Tevrat’ın Tekvin babının 22: 1-2 âyetlerinde belirtildiği üzere, İbrahim (a.s)’den tek evladının kurban edilmesini istemişse, Tevrat’ın diğer âyetlerine göre kurban edilmesi istenen olsa olsa Hz. İsmail’dir.
    Yok eğer Allah (c.c), Hz. İshak’ın kurban edilmesini istemişse, o zaman O’nun İbrahim (a.s)’ın tek evladı olduğunu söylemesi yanlış olur.[9]

    Kur’ân-ı Kerim’de İshak’ın doğacağına dair verilen müjdede O’nun hakkında ‘İlim sahibi’ tabiri kullanılmıştır.[10] Hıcr sûresinde de şöyle denilmiştir: “Biz, Seni âlim bir evlad ile müjdeliyoruz.”[11] Fakat Saffat sûresinde müjdelenen çocuk “Halim/uslu” olarak beyan edilmiştir. Demek ki, her iki çocuk, farklı huy ve karaktere sahib idiler. İsmail’in karakterinin belirgin özelliği “Hilm/usluluk”tur. Saffat sûresinde kurban edilmesi istenen çocuğun âlim değil, halim olduğu belirtilmiştir.
    Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de İbrahim (a.s)’ın iki oğlundan bahsederken isimlerini doğum sırasına göre vermiştir: “Bana ihtiyarlığımda İsmail ve İshak’ı bahşeden Allah’a hamd ederim.”[12]

    Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. İshak’ın doğacağına dair müjde verilirken İshak (a.s)’ın Yakub adında bir çocuğa sahib olacağı belirtilmiştir: “Biz de O’na (İbrahim’in zevcesi Sâra’ya) İshak’ı, O’nun ardından da Yakub’u müjdeledik.”[13]

    İbrahim (a.s) rü’yasında; ileride bir çocuğunun olacağını ve olacak olan çocuğunu da boğazlarken görmüş olsaydı, Allah’ın O’nu gerçekten kurban edilmesini istediğine ihtimal veremezdi. Çünkü bu çocuk, kurban edildiği takdirde, O’nun Yakub adında bir evladın babası olması sözkonusu olamazdı. [14]
    Pek çok konuda olduğu gibi, Tevrat’ın kurban kıssasında da tahrif edildiğini Barnabas İncil’i gözler önüne sermektedir.
    Kurban edilmek istenenin Hz. İsmail mi yoksa Hz. İshak mı olduğu Barnabas İncil’inde şu şekilde geçmektedir: “İbrahim, tüm dünya Allah’ın Seni ne kadar sevdiğini biliyor; fakat Senin Allah’a olan sevgini dünya nasıl bilecek? Mutlaka Allah sevgisi için bir şey yapman gerekiyor.”
    İbrahim cevap verdi: “Bak, Allah’ın kulu Allah’ın dileyeceği her şeyi yapmaya hazırdır.”
    Sonra Allah İbrahim’e şöyle seslendi: “Oğlunu, ilk doğan (çocuğun) İsmail’i al ve dağa çıkıp O’nu kurban et.”
    Eğer, İshak doğduğu zaman İsmail yedi yaşında idiyse, o zaman İshak nasıl ilk doğan çocuk olmuş olur?”[15]

    “Ey Allah’ın kulu İsa! Kalk Allah’ın sözünü yerine getirmek için, Allah’a bir tanecik oğlu İsmail’i kurban etmek isteyen İbrahim ve oğlunu hatırla ki, bıçak (çocuğu) kesmeyince, (O’na) bir koyun (ihsan ederek) kurban etmesini bildiren benim sözümü hatırla. Sen de böyle yapacaksın.”[16]

    İmam Ahmed b. Hanbel, Şeybe kızı Safiye’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Annem bana dedi ki: ‘Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz; Osman (r.a)’ı Kâbe’ye gönderdi.’
    Ben de O’na: ‘Ey Osman! Rasûlüllah (s.a.v) niçin seni çağırdı?’ diye sordum.
    Bana cevaben, Rasûlüllah (s.a.v)’in, kendisine şu buyruğunu verdiğini söyledi: “Ben Kâbe’ye girdiğimde (İbrahim’in kurban etmiş olduğu) koç’un boynuzlarını gördüm. Onları saklamanı sana söylemeyi unuttum. Şimdi sen onları sakla. Çünkü Kâbe’de, namaz kılacak kimsenin zihnini meşgul edecek bir şeyin bulunmaması gerekir.”[17]

    Süfyan dedi ki: “Yangın çıkıncaya kadar koçun boynuzları, Kâbe’de asılı duruyordu. Abdullah bin Zübeyir (r.a)’in kıyamında, zalim Haccac’ın Kâbe’yi ateşe vermesi esnasında Kâbe yanarken onlar da yandılar.”[18]

    Allah’ın buyruğu için kurban edilenin İsmail olduğuna tek başına yukarıdaki rivayet bile yetmektedir. Çünkü Mekke’de ikamet etmiş olan İsmail’dir. İsmail’in küçük yaşlarda iken, Mekke’ye geldiği tarihi kaynaklarca da bilinmektedir.[19]

    Bu konu ile ilgili olarak, Muhammed bin Ka’b Kurazi’nin şu rivayeti, bu tartışmaya son noktayı koymaktadır.
    Bir defasında benim Halife Ömer bin Abdülaziz ve diğer arkadaşlar olduğu bir mecliste “Zebih” Hz. İsmail mi yoksa Hz. İshak mı olduğu tartışması çıktı.
    Toplantıda daha önce yahudi iken sonradan dindar bir müslüman olan bir zat da vardı.[20]
    Ömer bin Abdülaziz O kişiye: “İbrahim (a.s), iki oğlundan hangisini boğazlamakla emrolundu?” diye sordu.
    O kişi de: “Ey Mü’minlerin emiri! Allah’a yemin ederim ki, ‘Zebih’ İsmail’dir. Yahudiler bu gerçeği çok iyi bilmektedirler.
    Hz. İsmail’in, Allah’ın kurban edilme emrine karşı sabretmesi ve babasına, bu işte göstermiş olduğu kolaylık yüzünden, Ahd-i Atik’te; Allah-ü Teâlâ tarafından övülerek anılmıştır.
    Kutsal Kitablarda, İsmail (a.s)’in isminin taltif edilerek anılmış olmasından ve İsmail (a.s)’in siz Arabların atası olması sebebiyle, kazandığı bu üstünlüğü hazmedemeyen yahudiler, size karşı içlerinde beslemiş oldukları kin ve çekememezlik yüzünden bu tarihi hakikati inkar etmekte ve İshak’ın da kendi ataları olduğu için, boğazlanılması emredilen çocuğun İshak olduğunu iddia etmektedirler.”[21]
    Nitekim Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Ben iki zebihin oğluyum” buyurmuşlardır. Bu ifadenin birincisinden İsmail (a.s)’i ikincisinden ise Atası Abdullah ibn-i Abdülmuttalib’i kastetmiştir.[22]

    Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizin dedesi olan Abdülmuttalib’e, epey bir zamandan beri kapanmış olan Zemzem kuyusu, rü’yasında gösterildi.[23]

    Abdülmuttalib, bir oğlu ile Zemzem Kuyusunu açmak istediyse de gücü yetmedi ve Mekkeliler mani oldular.[24] Abdülmuttalib ellerini açarak Cenâb-ı Allah’a şöyle niyazda bulundu: “Ey Allahım! Eğer bana on oğul verir isen[25] ve

    onlarla birlikte zemzem kuyusunu açar isem, on oğlumdan birisini Senin yolunda kurban edeceğim.”[26]

    Hak Celle ve Âlâ hazretleri, Abdülmuttalib’in bu duasını kabul etti ve O’na on oğul ihsan etti.[27]

    Abdülmuttalib de ahd ettiği gibi oğullarıyla kapalı olan Zemzem kuyusunu açtı. Hacca gelen hacılara ikram etmeye başladı. Derken rü’yasında denildi ki: “Ey Abdulmuttalib! Nezrini[28] yerine getir!”
    Abdülmuttalib korku ile uyandı. Acaba bir çıkış yolu olur mu diyerek Allah için bir koç kurban etti. Ancak nafile. Ertesi gün rü’yasında: “Kurbanını büyük eyle!” diye işaret olundu.
    Abdülmuttalib, müteaddid defalar gördüğü rü’ya üzerine sığır sonra deve kurban eyledi ise de her defasında: “Daha büyük kurban eyle!” diye ikaz edildi. Hatta son defasında: “Oğlunu kurban etmeyi kendi üzerine nezreylediği kendisine hatırlatıldı.”[29]
    Abdülmuttalib, üzüntü ve korku ile uyandı. Vakit geçirmeksizin oğullarını yanına çağırarak başından geçenleri bir bir anlattı. Onlar da: “Hangimize kur’a isabet ederse razıyız” diye muvafakat eylediler.
    Kur’a çekilmeye başladı. Kur’a, Abdülmuttalib’in en çok sevdiği ve aynı zamanda Hatemü’l Enbiya Muhammed (s.a.v) Efendimizin babası Abdullah’a çıktı.[30]
    Abdülmuttalib, hiç tereddüt etmeden eline bıçağı aldı ve Abdullah’ı kurban mahalline doğru götürmeye başladı.[31]

    Bu durumdan haberdar olan Mekke’nin eşraf takımı, Abdülmuttalib’in önüne geçerek oğlu Abdullah’ın kurban edilmesine engel oldular:[32] “Sen bu oğlunu boğazlar isen korkarız ki, bundan sonra bu bize adet kalır” dediler.[33]
    Bir kâhine giderek bir çıkış yolu bulmasını istediler.[34]

    Kâhin şöyle bir çıkış yolu gösterdi: “O zaman da bir insanın kan bedeli on deve idi. Abdullah ve deve için birer ok tahsis edilmesini, çekilen ok Abdullah’ınkine isabet ettikçe develerin sayısını onar onar arttırılmasını, Abdullah’ın okuna isabet edinceye kadar bu durumun devam etmesini salık verdi.”[35]
    Bunun üzerine oklar çekilmeye başlandı. Ama her defasında develere isabet ediyor ve sayı arttırılıyordu. Nihayet yüzüncü deveden sonra Abdullah’ın okuna isabet etti.
    Abdülmuttalib, içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtaran Rabbine hamd ve senâ ederek yüz deveyi birden kurban eyledi. Böylece Abdullah, kurban edilmekten kurtulmuş oldu.[36]

    İşte Rasûlüllah (s.a.v) Efendimizin: “Ben iki Zebihin oğluyum” sözünden muradı, Büyük Dedesi İsmail (a.s) ile babası Abdullah’tır.[37]
    Bu olaydan sonra insanın diyeti, on deveden yüz deveye çıkmış oldu.[38]

    [1] Moriyya, Môriyâh, Moriah kelimesinin etimolojisi ve nereye delâlet ettiği tam olarak bilinmemektedir. Bir yoruma göre Moriah ‘Uzaktan görülebilen’ yani ‘Yüksek yer’ demektir. Onkelos targumunda Moriah diyarı: ‘İbadet, tapınma yeri’ olarak çevirilmiştir. Talmud bilginleri, Moriah’ı Mûr dağı ile alakalandırmışlardır. Mûr bitkisi Filistin’de bulunmaktaydı ve Arabistandan getiriliyordu. Şu halde Moriah diyarı diye adlandırılan yer: “Mûr diyarı” yani Arabistan olabilir. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi c.23 s.80.

    [2] Tevrat / Tekvin 22: 1-2.

    [3] M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, c.5, s.1110.

    [4] Tevrat / Tekvin 16: 1-3.

    [5] Tevrat / Tekvin 16: 11.

    [6] Tevrat / Tekvin 16: 16.

    [7] Tevrat / Tekvin 17: 15-25.

    [8] Tevrat / Tekvin 25: 5.

    [9] Tefhimü’l-Kur’ân, Mevdudi, c.5, s.31.

    [10] Zâriyat sûresi, 51/28.

    [11] Hıcr sûresi, 15/53.

    [12] İbrahim sûresi, 14/39.

    [13] Hûd sûresi, 11/71.

    [14] Târih-i Taberi, 1/183 / Tefhimü’l-Kur’ân, 5/32.

    [15] Barnabas İncili, 44.Bölüm, s.121.

    [16] Barnabas İncili, 13.Bölüm, s.68.

    [17] Müsned, c.4, s. 68 / El-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/228.

    [18] İbnü’l-Esir, 1/104 / El-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/228.

    [19] El-Bidâye ve’n-Nihâye, İbn Kesir, c.1 s.228.

    [20] Târih Boyunca Tevhid Mücadelesi, Mevdudi, c.2, s.51.

    [21] Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 12/6820 / El-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/228.

    [22] Târih-i Taberi, 1/181 / Şeytanın Tuzakları, İbn-i Kayım el-Cevzi, 1/369.

    [23] Siret-i İbn-i Hişam, c.1, s.155.

    [24] Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Târihi, c.1, s.189.

    [25] El-Kâmil Fi’t-Târih, İbnü’l-Esir, c.1, s.102.

    [26] İbnü’l-Esir, 1/102 / Târih-i Taberi, 1/181, 460.

    [27] Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Târihi c.1, s.189.

    [28] Nezr: Kur’ânî ıstılahta, kişinin dini veyaHûdda pisikolojik bazı sebeblerden dolayı, Allah’ın kendisine teklif etmediği bir sorumluluğu üstlenmesidir. Nezr bir ibadettir. Nezr’i diğer ibadetlerden ayıran fark; bunun cinsini, yerini, zamanını ve miktarını kulun kendisinin tercih ederek Allah’a yapacağına dair söz vermesidir. Ahkâmi’l-Kur’ân, İmam Kurtubi, c.14, s.536-37.

    [29] Hz. İbrahim, Mahmud Sami RAMAZANOĞLU, s.173.

    [30] Siret-i İbn-i Hişam, 1/206 / Târih-i Taberi, 1/181.

    [31] Hz. Muhammed’in Hayatı, Martin LİNGS, s.24 / Târih-i Taberi, 1/181.

    [32] Târih-i Taberi, Muhammed Cerir et-Taberi, c.1, s.181.

    [33] Siret-i İbn-i Hişam, c.1, s.207.

    [34] Doğuştan Günümüze İslâm Târihi, 1/189 / Peygamberler Târihi, Ahmed BEHÇET, s.420.

    [35] Târih-i Taberi, Muhammed Cerir et-Taberi, c.1, s.181-182.

    [36] Siret-i İbn-i Hişam, 1/25 / İbnü’l-Esir, 1/102 / Târih-i Taberi, 1/182.

    [37] Târih-i Taberi, Muhammed Cerir et-Taberi, c.1, s.181.

    [38] Fetavayi Hindiyye, 12/527 / Târih-i Taberi, 1/182.
     
  2. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    Allah azze ve celle razı olsun ...
    Hz. İbrahim'in güya hayatını ceviren filimden bahsetmiştim işte oarada yanı bu sahnler vardı yani tamamyle tevrattan alıntılar güya onlar kendilerini böyle tahrif edilen kitaplarında İslam ait olanları alıyorlar ve sacma sapan fikirlerinide Kur'an ayetlerine koymaya çalışıyorlar-sa da buna güçleri de yetmeyecektir..
    selametle hocam...
     

Sayfayı Paylaş