Hz. Âişe-i Siddika (r.anha) Validemiz

Konusu 'Sahabeler ve Evliyalar...' forumundadır ve Magrip tarafından 9 Kasım 2009 başlatılmıştır.

  1. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    HZ. ÂİŞE-İ SIDDIKA (R.ANHÂ) VALİDEMİZ

    Bizleri yaratıp, sayamayacağımız kadar çok ve çeşitli nimetlerle hayatımızı sürdürmemizi sağlayan Rabbimiz’i sevmek, kul olarak hepimizin birinci vazifesidir. Seven insan, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Rabbimiz’i bize tanıtmasının yanı sıra, O’nun en sevdiği kulu olması hasebiyle de Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e, Kur’ân-ı Kerim’de övülen ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu bildirilen ehl-i beyt ve sahâbesine karşı duyulan sevgiler de, Rabbi’ni sevdiğini iddia eden bir kulun gönlünde taşıması gereken sevgilerdir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e, O’nun ehl-i beyt ve sahabesine duyduğumuz sevgilerde noksanlık var ise, bunu gidermeye öncelikle onlar hakkındaki bilgilerimizi tazelemekle başlamalıyız. Çünkü kişi, tanımadığı kimseyi sevemez. Bu maksatla bu yazımızda iki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek hanımlarından biri olan mü’minlerin annesi Hz. Âişe (r.anhâ)’yı tanıtmaya çalışacağız.

    Babası, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in en yakın arkadaşı ve birinci halifesi Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’dır. Annesi, Kinâne Kabilesi’nden olan Ümmü Rûmân bint-i Âmir b. Uveymir’dir.

    Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz bi’setin 4. yılında (m. 614) Mekke’de doğmuştur. Rasûlullah Efendimiz’le nikahı Mekke’de kıyılmıştır. Babası, Rasûl-i Ekrem ile daha önceden hicret ettiği için aynı yıl (m. 622) annesi, ağabeyi Abdullah, kız kardeşi Esmâ, Efendimiz’in hanımı Hz. Sevde, kızları Hz. Fâtımâ ve Ümmü Külsûm ile birlikte Medine’ye hicret etti. Hicretin ikinci yılı Şevval ayında (Nisan 624) Efendimiz’le evlendi.

    Hz. Âişe (r.anhâ), Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le evlendikten sonra üstün bir mevkie ve haklı bir şöhrete ulaştı. Peygamber hanımlarının, mü’minlerin anneleri olduklarını bildiren ve Efendimiz’den sonra, başkalarının onlarla evlenmesini yasaklayan âyet gereğince “ümmü’l-mü’minîn / mü’minlerin annesi” diye anılmaya başladı.

    Hz. Âişe (r.anhâ), Uhud Gazvesi’nde su taşıma, haber toplama ve yaralılara bakma gibi hizmetlerde bulunmuştur. Hendek Savaşı’nda ise Benî Hârise Kabilesi’nin kalesinde Sa’d b. Muaz (r.a.)’ın annesiyle birlikte bulunmuştur. Hudeybiye Antlaşması’na katılmış, Hayber’in fethinden sonra Efendimiz diğer hanımlarıyla beraber ona da ganimetten bir hisse ayırmıştır. Mekke’nin fethi için hazırlanıldığında seferin ne tarafa olacağını herkesten gizleyen Efendimiz, bunu sadece Hz. Âişe’ye bildirmiştir. Veda Haccı’na da Peygamberimiz’in diğer hanımları ile birlikte katılmıştır.

    Hz. Âişe’nin katıldığı en mühim seferlerden biri, hicretin 5. yılındaki Benî Mustalik Gazvesi’dir. Efendimiz (s.a.v.) sefere çıkarken Hz. Âişe validemizi de yanına almıştı. Savaş sonrası Medine’ye dönülürken ordunun konakladığı bir yerde Hz. Âişe, devesinden inip bir ihtiyacını gidermek için ordugâhtan uzaklaşmış, dönüşünde boynundaki gerdanlığın düştüğünü fark etmişti. Gerdanlığı aramaya çıktığı sırada onun mahmilde (devenin sırtındaki örtülü bölmede) olduğu düşünülerek orduya hareket emri verilmişti. Hz. Âişe annemiz geri dönünce konak yerinde kimseyi bulamadı ve kendisini almaya gelecekleri ümidiyle beklemeye başladı. Ordunun artçısı Safvan b. Muattal Hz. Âişe annemizi görünce onu devesine bindirip orduya yetiştirdi. Bu savaşa katılmış olan münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy b. Selûl, annemiz hakkında iftira ve dedikoduya başladı. Bazıları da onun bu çirkin iftirasına alet oldular. Efendimiz (s.a.v.) ve Ebû Bekir (r.a.) bu iftiralar sebebiyle çok üzüldüler. Savaş dönüşü bir ay kadar hastalanan annemiz, bu iftirayı çok sonra tesadüfen öğrendi. Efendimiz’den izin alarak babasının evine gitti ve üzüntüsünden günlerce ağlayıp ıstırap çekti. Nihayet Nûr sûresinin 11-21 âyetleri nâzil oldu ve Rabbimiz yapılan dedikoduların tamamının asılsız olduğunu, annemize iftira edildiğini bildirerek, onun iffetini muhafaza ettiğini ilan etmiştir.

    Yine Hz. Âişe annemiz katıldığı başka bir seferde kardeşi Esmâ’dan aldığı gerdanlığı kaybetmiş, Efendimiz de gerdanlığın aranması için bazı kimseleri göndermişti. Müslümanlar susuz bir yerde bulunuyorlardı. Sabah namazı vakti yaklaştığı ve su da olmadığı için gerek Hz. Ebû Bekir, gerekse diğer bazı Müslümanlar bu sıkıntılara sebep olarak gördükleri Hz. Âişe’ye çok kızdılar. Bunun üzerine teyemmüm âyeti nâzil oldu. Ebû Bekir (r.a.) ve diğer Müslümanlar hayırlı bir işe vesile olduğu için ona dua ettiler.

    Efendimiz, hicretin 11. yılı Safer ayının son haftası rahatsızlanınca, diğer hanımlarının iznini alarak Hz. Âişe annemizin odasına geçti. Mübarek başı onun kucağında olduğu halde âhirete göç eyledi ve yine annemizin odasına defnedildi. Efendimiz’den sonra 47 yıl daha yaşadı ve 17 Ramazan 58 (14 Temmuz 678) çarşamba gecesi, vitir namazını kıldıktan sonra Medine’de vefat etti. Cenazesi aynı gece kaldırılmış, vefatı Medine’de büyük bir üzüntüye sebep olmuştu. Medine ve civarındaki bütün halk geceleyin Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na gelmiş, cenaze namazı Medine vali vekili Hz. Ebû Hureyre (r.a.) tarafından kıldırılmış, vasiyeti üzerine Bakî Mezarlığı’na defnedilmiştir. Onu kabre, erkek ve kız kardeşlerinin çocukları koymuşlardır.

    Hz. Âişe validemizin hiç çocuğu olmamıştı. Bununla birlikte Araplarda anne ve babaların büyük erkek çocuğun adını künye olarak almaları âdeti sebebiyle bir künyesi olmadığına üzülmüş, Efendimiz de ona kız kardeşi Esmâ’nın oğlu Abdullah b. Zübeyr’e nispetle Ümmü Abdullah künyesini vermişti.

    Efendimiz (s.a.v.), annemizi çok sevdiği için kendisine Ayşe, Uveyş, Âiş diye hitap ederdi. Babası Hz. Ebû Bekir, “es-Sıddîk” olarak tanındığından Hz. Âişe validemize de “Es-Sıddîka” veya “es-Sâdıka” lakabı verilmiştir. Ayrıca beyaz tenli olması nedeniyle Efendimiz’in kendisine “Humeyrâ” şeklinde hitap ettiği de rivayet edilmiştir.

    Efendimizle Hz. Âişe arasındaki aile bağı, sevgi, anlayış ve hürmet esasına göre kurulmuştu. Hz. Âişe annemizin kendisine büyük yakınlık ve sevgi gösteren Efendimiz’le birlikte koşu yaptığı, Efendimiz’in omzuna dayanarak Mescid-i Nebevi’de mızraklarıyla savaş oyunları oynayan Habeşîleri seyrettiği ve Efendimiz’e nazlanmaktan hoşlandığı bilinmektedir. Efendimiz de onunla bir arada bulunmaktan, sohbet etmekten, davetlere onunla birlikte katılmaktan, sorularına cevap vermekten pek memnun olurdu. Hz. Âişe annemiz zekâsı, anlayışı, kuvvetli hafızası, güzel konuşması, Kur’ân-ı Kerim’i ve Efendimiz’i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları sayesinde Efendimiz’in yanında müstesna bir mevki kazandı.

    Efendimiz, hanımları arasında Hz. Hatice validemizden sonra en çok onu sevmiş, dünyada en çok kimi sevdiği sorusuna cevap olarak onun adını vermiş ve bu sevgisini dile getirmiştir. Hanımları içinde yalnızca Hz. Âişe validemizle birlikte iken kendisine vahiy geldiğini açıklaması, onun diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu ve Efendimiz’in ona duyduğu sevginin ilahî kaynağa dayandığını göstermektedir. Sahâbe efendilerimiz de Efendimiz (s.a.v.)’e sunacakları hediyeleri, Hz. Âişe annemizin odasında bulunduğu günlerde sunarlardı. Hanımları arasında Efendimiz (s.a.v.)’i en çok kıskanan ve sevgisini kazanmak için gayret gösteren de o idi.

    O, Efendimiz’e beslediği sevginin yanı sıra, itaat ve emirlerine riayet etmekle de seçkin bir yere kavuşmuştur. Geceleri namaz kılar, günlerin çoğunu oruçla geçirirdi. Yaptığı her işte, Efendimizin (s.a.v.) ahlâkını sergilerdi. Azat ettiği köle sayısının 62’ye ulaştığı rivayet edilmiştir.

    Annemiz, ilmî yönüyle de hanımların başında gelir. Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde çok genç olmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim’i ve Efendimiz’in sünnetini en iyi bilen, anlayan, muhafaza eden Sahâbelerin önde gelenlerindendi. Önce babasının, sonra Efendimiz’in evinde başkalarına nasip olmayan ilimlerle yetişti. Arap dilini maharetle kullanmasının yanı sıra Arap şiirini de çok iyi bilirdi. Fesahat ve belagatinden dolayı konuşması insanlara çok tesir ederdi. Arap tarihi, örf ve adetleri, nesep ilmi hakkında geniş bilgi sahibi idi. Ahlâk ve davranışlarında olduğu gibi ilme merakı bakımından da babasına benzeyen Hz. Âişe, şiir, edebiyat, tarih ve nesep ilimlerini Hz. Ebû Bekir Efendimiz’den öğrendi.

    Hz. Âişe (r.anhâ), Efendimiz’den aldığı feyizle İslâm esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Kur’ân-ı Kerim’i tefsir etti. Bilhassa Medine’de nazil olan âyetlerin nüzûl sebeplerini, delaletlerini, tahlil ve değerlendirmelerini ve her âyetten nasıl hüküm çıkarılacağını çok iyi bilirdi. Kuvvetli hafızası sayesinde Efendimiz’in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında emsalsiz hizmetler ifa etti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210’dur. Binden fazla hadis rivayet eden ve “muksirûn” diye adlandırılan yedi sahabenin dördüncüsüdür.

    Annemiz, sünnet-i nebevîyi nakil ve şerh etmekle kalmadı, aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî kaideleri ortaya koyarak Peygamberimiz’den sonra ortaya çıkan meselelere yeni hükümler çıkardı. Efendimiz’in ashâbı arasında çok sayıda fetva vermesiyle meşhur olan yedi kişiden biri de Hz. Âişe annemizdir. Onun içtihat ve fetvaları, kendisinden sonra gelen fakih ve müçtehitlere rehber olmuştur.

    Bir çok fıkhî mesele yanında, usûl-i fıkıh ve bilhassa ferâiz sahalarında derin bir ilim ve anlayışa sahipti. Talebelerinden Kûfe fakihi Mesrûk’un söylediğine göre Ashâb’ın büyükleri ferâize (miras ilmi) dair meseleleri hep ondan sorarlardı. Tabiîn devrinin birçok hukukçusu, yüksek seviyedeki hukuk bilgisinden faydalanmak üzere kendisiyle ilmî istişarelerde bulunmuşlardır.

    Ashâp’tan bazılarının vefat etmiş, bazılarının da fetihler nedeniyle çeşitli yerlere dağılmış olmalarından dolayı Medine’de çok az Sahâbe’nin kaldığı bir dönemde, Hz. Âişe annemizin varlığı sayesinde, peygamber şehri Medine ilim merkezi olmaya devam etti. Onun evi, Efendimiz’in irtihalinden sonra kadın erkek, büyük küçük birçok kimsenin gelip kendisini dinlediği, varsa sorusunu sorup, cevabını aldığı ilim ve irfan ocağı olmuştu. Annemiz, yalnızca sözlü sorulara değil, aynı zamanda çeşitli bölgelerde yaşayan Müslümanların mektupla sordukları sorulara da cevaplar vermiştir. Böylece hadislerin ve bazı fıkhî meselelerin de yazılmasına öncülük etmiştir. Diğer taraftan vefatına kadar her yıl hac için Mekke’ye gittiğinde çeşitli yerlerden gelenlerin kendisini çadırında ziyaret etmelerine ve soru sormalarına izin verdi. Böylece o, hem kendisi, hem de yetiştirdiği öğrencileri vesilesiyle, İslâm dünyasında kadınların ilimle meşgul olmaları gerektiğini göstermiş oldu. O, örnek yaşantısı ve İslâm’a yaptığı hizmetlerle Efendimiz’in onu, Hz. Hatice hariç diğer annelerimizden üstün tutmasının ve onunla küçük yaşına rağmen evlenmesinin hikmetinin anlaşılmasını da sağlamış oldu.

    *Bu yazının hazırlanmasında T.D.V. İslâm Ansiklopedisi’nden yararlanılmıştır.
     
  2. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    Peygamberimizin hanımlarından:
    Hz. AİŞE-İ SIDDIKA

    Hz. Aişe validemiz, küçük yaşta iken okuma-yazma öğrenmiş olup, çok zekî ve kabiliyetli idi. Her bir hâdise üzerine hemen bir şiir söylemesi, onun zekâsına bir delildir. Öğrendiği ve ezberlediği bir şeyi katiyen unutmazdı. Çok akıllı, zekî, âlime, edibe ve afife ve saliha idi. Üç gece rüyada gördüm
    Resulullah efendimiz Hz. Hadice'nin vefatından sonra, ikinci defa olarak, Hz. Ebu Bekir'in kızı Hz. Aişe'yi nikahladı, fakat düğünü yapılmadı. Peygamberimizin Hz. Aişe ile evlenmelerinde en önemli husus, nikah akdinin Hz. Peygamberin arzusuyla değil, Allahü teâlânın emri ile olmasıdır. Buhârî ve Müslim'in rivayetlerinde Peygamberimiz Hz. Aişe'ye şöyle buyurdu:
    - Seni üç gece rüyada gördüm. Bir melek ipek kumaşa sarmış “Bu senin hanımındır” dedi. Ben de yüzünü açtım ve “Eğer Allah tarafından ise cenab-ı Hak imza eylesin” dedim. [Yani eğer rüya Rahmânî ise Allahü teâlâ müyesser kılsın demektir.]
    Resulullah efendimiz Medine'ye hicret ettiği zaman, ev halkını Mekke'de bırakmıştı. Medine'yi şereflendirince, Ebu Rafiî ile azatlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi, iki deve ve ihtiyaçları olabilecek şeyleri satın almak üzere 500 dirhem harçlıkla Mekke'ye gönderdi.
    Hz. Ebu Bekir de Abdullah bin Ureykıt'ı iki deve ile onların yanına katıp, hanımı Ümm-i Ruman ve kızı Hz. Aişe ile kızkardeşi Esma'yı develere bindirerek göndermesini, oğlu Abdullah'a mektup yazarak emretti. Hz. Aişe, annesi Ümm-i Ruman ve Resulullahın kerimeleri kafile olarak yola çıktı. Kubeyd mevkiinde Hz. Zeyd 500 dirhemle üç deve daha satın aldı. Kafileye Talha bin Ubeydullah da katıldı. Mina mevkiinden Beyda denilen yere ulaştıkları zaman, Hz. Aişe'nin devesi kaçtı. Hz. Aişe buyuruyor ki:
    “Devem kaçtı. Ben devenin üstünde mahfe'nin içindeydim. Annem de yanımdaydı. Annem, “Eyvah kızcağızım, eyvah gelinciğim” diyerek çırpınıyordu. Allahü teâlâ devemize sükûnet verdi ve bizi kurtardı. Nihayet Medine'ye geldik. Ben Hz. Ebu Bekir'in ev halkı ile birlikte indim.”
    Birer oda yapıldı
    O zaman Mescid-i Nebevî ve etrafındaki odalar yapılmıştı. Mescid-i şerif yapılırken, Peygamberimizin hanımları Hz. Aişe ve Sevde için birer oda yapıldı. Sonra, ihtiyaç oldukça bir oda yapılarak, adetleri dokuz oldu. Odalar, Arap âdeti üzere, hurma dalından idi. Üstleri kıldan keçe ile örtülü idi.
    Odalar mescidin cenup, şark ve şimâl taraflarında idi. Kerpiçten yapılmış olanı da vardı. Çoğunun kapısı mescide açılırdı. Tavanlarının yüksekliği, orta boylu insan boyundan bir karış fazla idi. Hz. Fâtıma ile Hz. Aişe'nin odaları arasında kapı vardı.
    Mekke'den gelen Resulullahın ev halkı, kendi odalarının önünde indi. Hz. Aişe validemiz, Hz. Ebu Bekir'in evinde bir müddet ikâmet buyurdular. Hz. Ebu Bekir birgün Resulullaha şöyle arzetti:
    - Ya Resulallah, ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir?
    Hastalığı bol yerdi
    Bunun üzerine Resulullah efendimiz, gerekli hazırlıkları yaparak, Hz. Aişe ile, nikahlarının vuku bulduğu Şevval ayında evlendiler.
    Hz. Aişe validemiz buyuruyor ki:
    “Medine'ye hicret edip geldiğimiz zaman, burası, hastalığı bol olan bir yer idi. Bütün eshab-ı kiram hastalığa tutuldular. Bu hastalıktan, ancak Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın korumasıyla kurtuldu."
    Hz. Aişe de hastalandı. Peygamberimiz Hz. Aişe'ye, “Sende gördüğüm nedir” diye sorunca, Hz. Aişe şu cevabı verdi:
    - Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah, hummadır. Allah onu kahretsin.
    Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    - Hayır, ona kötü söyleme! O, vazifelidir. İstersen sana bir duâ öğreteyim. Onu okuduğun zaman, Allahü teâlâ onu senden giderir.
    Hz. Aişe de, “Öğret ya Resulallah” dedi.
    Peygamber efendimiz duâyı öğretince, humma geçti.
    Hz. Aişe validemiz, Medine'de, Resulullahın gazalarına katılmış diğer sahabî hatunları gibi, yaralıların tedavisi ve bakımıyla meşgul olmuş, büyük hizmetler görmüştür. Cephelerde eline kılıç alıp, çarpışmayı istemiş ise de, Resulullah efendimiz buna müsaade buyurmamıştır. Mesela Uhud günü, Peygamber efendimiz yaralanmış, mübarek yüzü müşriklerin attığı taşla yaralanıp, kan içinde kalmıştı.
    Hz. Fâtıma validemiz, Resulullahın mübarek yüzünü yıkamış, kan durmayınca, yünden hasır yakmış ve külünü âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimizin mübarek yüzüne basarak, kanı durdurmuştu.
    Arkalarında su taşıyorlardı
    Hz. Aişe validemiz de sırtında yiyecek ve içecek su taşıyarak Uhud'a gelmişti. Hz. Aişe ve Ümm-i Süleym kırba ile su taşıyorlar, Hamne ise susuzlara su veriyordu. Enes bin Malik diyor ki:
    "Uhud gazasında müslümanlar bozulup, Resulullahın yanından dağıldıkları zaman, Hz. Aişe ile Ümm-i Süleym'i gördüm. Arkalarında kırbalarla koşa koşa su taşıyorlar, yaralıların ağızlarına boşaltıyorlardı. Kırbaları boşaldıkça koşarak gidiyorlar, doldurunca koşarak gelip, yine yaralılara su veriyorlardı.”
    Kadınların Uhud savaşına katılmasına müsaade edilmesinin sebebi, yaralıları tedavi için idi.
    Hz. Aişe, Müreysi gazasına katılmış ve bu gazada bazı münafıkların çıkardığı bir iftiraya maruz kalmış, bunun üzerine Allahü teâlâ Nur suresinde 17 ayet-i kerime göndererek, onun temizliğini bildirdi. Hz. Aişe buyurdu ki:
    "Resulullahın ilk hastalığı, Hz. Meymune'nin evinde oldu. O gün Resulullahın Hz. Meymune'ye uğradığı gündü. Burada Resulullahın hastalığı arttı. Diğer ezvac-ı tahirat gelerek Resulullahın hizmetine koyuldular. Peygamberimiz de buyurdular ki:
    - Ey benim zevcelerim, mâzur görün, takatım yoktur ki, evlerinizi dolaşayım. İzin verirseniz Aişe'nin evine gideyim, bana orada hizmet edersiniz.
    Hz. Aişe'nin odasına gitti
    Resulullah efendimiz Hz. Abbas ve Hz. Ali'nin omuzlarına dayanıp, benim odama geldiler. Döşeğe yattılar. Bu odada mübarek başı, göğsümde olduğu hâlde vefat ettiler."
    Resulullahın vefatından sonra da, eshab-ı kiramın, Hz. Aişe validemize hürmetleri, ikramları ve izzetleri çok fazla idi. Hatta bu hususta Hz. Ömer, bunda o derece ileri gitti ki, Hz. Aişe, "Resulullahın vefatından sonra Hz. Ömer bana çok iyilik etti. Ya Rabbi, bundan böyle, beni, onun ihsan ve iyilikleri için ayakta tutma" buyurdu.
    Hz. Aişe validemiz, Hz. Osman zamanında da din-i İslâmı öğretmekle meşgul oldu. Hz. Aişe müctehid idi. Bütün İslâm ilimlerinde çok büyük derecesi vardı. Bilhassa kadınlara mahsus hâllere dair fıkhî hükümler kendisinden sorulurdu. Çünkü Hz. Aişe, hem müminlerin annesi, hem de dinlerini öğrenecekleri bir müftî müctehid idi. Ayet-i kerime ile medh ve sena olundu. ^Alim, edip, çok akıllı ve üstad idi. Çok fasih ve beliğ konuşurdu.
    Aişe-i Sıddıka hazretlerinin faziletleri, üstünlükleri, sayılamayacak kadar çoktur. Eshab-ı kirama fetva verirdi. Âlimlerin çoğuna göre, fıkıh bilgilerinin dörtde birini Hz. Aişe haber vermiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    - Dininizin üçte birini Humeyra'dan öğreniniz!
    Resulullah efendimiz, Hz. Aişe'yi çok sevdiği için, ona "Humeyra" derdi.
    Aişe hakkında, beni incitmeyiniz!
    Eshab-ı kiramdan ve tâbiînden çok kimse, Hz. Aişe'den işittikleri hadis-i şerifleri haber vermişlerdir. Ürvet übnü Zübeyr hazretleri buyuruyor ki:
    "Kur'an-ı kerimin manalarını ve helal ve haramları ve Arap şiirlerini ve nesep ilmini Hz. Aişe'den daha çok bilen kimse görmedim."
    Eshab-ı kiram, hediyelerini, Resulullaha, Aişe'nin evinde getirip, böylece sevgisini kazanmak için yarışırlardı. Zevceler, iki grup idi. Aişe tarafında Hafsa, Safiyye, Sevde vardı. İkincisi, Ümm-i Seleme ve ötekiler idi. Bunlar, Ümm-i Seleme'yi Resulullaha gönderip, "Eshabına emir buyursanız da, hediye getirmek isteyen, hangi zevce yanında iseniz, oraya getirse" dediklerinde, Resulullah efendimiz buyurdu ki:
    - Beni, Aişe hakkında incitmeyiniz! Cebrail bana yalnız Aişe'nin yanında iken geldi.
    Ümm-i Seleme de dediğine pişman olup, tevbe ve af diledi.
    Resulullah efendimiz bir defasında, kızı Hz. Fâtıma'ya buyurdu ki:
    - Ey kızım, benim sevdiğimi, sen sevmez misin?
    Hz. Fâtıma'nın, “Elbet severim” demesi üzerine, yine buyurdular ki:
    - O hâlde, Aişe'yi sev!
    En çok kimi severdi?
    Resulullah efendimiz, Hz. Aişe'yi çok severdi. Resulullaha, “En çok kimi seviyorsun” denildiğinde buyurdular ki:
    - Aişe'yi.
    "Erkeklerden kimi" dediklerinde, buyurdu ki:
    - Aişe'nin babasını.
    Yani, en çok Hz. Ebu Bekir'i sevdiğini bildirdi.
    Hz. Aişe'ye sordular ki:
    - Resulullah efendimiz en çok kimi severdi?
    - Fâtıma'yı severdi.
    - Erkeklerden en çok kimi severdi?
    - Fâtıma'nın zevcini.
    Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hz. Aişe'yi, çocukları arasında Hz. Fâtıma'yı, Ehl-i beyti arasında. Hz. Ali'yi, eshabı arasında ise, Hz. Ebu Bekir'i en çok severdi.
    Hz. Aişe buyuruyor ki: “Birgün Resulullah efendimiz, mübarek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübarek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nur saçıyor, gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakarak buyurdular ki:
    - Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun?
    Ben de, "Ya Resulallah! Mübarek yüzünüzdeki nurların parlaklığına ve mübarek alnınızdaki ter tanelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim.
    Bunun üzerine, Resulullah efendimiz kalkıp yanıma geldi. Alnımdan öptü ve buyurdular ki:
    - Ya Aişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim.
    Kıyamet gününde insanlar
    Yani, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur, buyurdu. Hz. Aişe'nin mübarek alnından öpmesi, Resulullahı severek, onun cemalini anlayarak gördüğü için, aferin ve takdir olmaktadır.
    Birgün Peygamber efendimiz, kıyamet gününden bahisle Hz. Aişe'ye buyurdu ki:
    - Kıyamet gününde insanlar elbisesiz olarak haşredilecektir.
    - Erkekler de kadınlar da böyle mi olacak?
    - Evet.
    - O zaman birbirlerine bakmayacaklar mı?
    - Ey Aişe, o gün insanlar meşguliyetlerinden birbirlerine bakmaya zaman bulamayacaklardır. Gözleri göğe dikilmiş olarak kırk sene öylece kalacaklardır. Yemeyecek, içmeyeceklerdir. Şiddetli terliyecekler. Kiminin terinden biriken su, ayaklarını örtecektir. Kiminin de dizlerine, kiminin de karnına kadar yükselecektir. Kiminin de tepesine kadar çıkacaktır.
    Musa bin Talha diyor ki:
    - Hz. Aişe'den daha fasih, düzgün konuşanı görmedim. Resulullahı metheden şu manada bir şiir söylemiştir:
    “Mısırdakiler, Onun yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf aleyhisselamın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Yani, bütün mallarını, Onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zeliha'yı kötüleyen kadınlar, Onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”
    Allahü teâlânın nimetleri
    Hz. Aişe, kendisinin, Peygamberimizin diğer hanımlarının hepsinden daha üstün olduğunu söyleyerek, Allahü teâlânın nimetlerini sayar, övünürdü. Bunlardan da bazıları şunlardır:
    1- Resulullah efendimiz, beni istemeden önce, Cebrail aleyhisselamın benim suretimi getirip, kendisine gösterdiğini ve, “Bu senin zevcendir” dediğini söylerdi.
    2- Resulullahın zevceleri içinde, koca görmeden Resulullah ile evlenen, benden başka olmamıştır.
    3- Resulullahın zevceleri içinde, yalnız benim yanımda iken vahiy geldi. Resulullah efendimiz, bazı zevcelerine, “Aişe'yi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki, onun yanında bana vahiy gelmektedir” buyurmuştu.
    4- Resulullahın zevceleri arasında, benden başka hiçbirinin hem babası, hem de annesi hicret etmiş değildir.
    5- Allahü teâlâ benim hakkımda berât ayetini nâzil eyledi.
    6- Resulullah vefat ederken, mübarek başları benim göğsümde idi.
    7- Resulullah benim odamda vefat etti.
    8- Benim odam Resulullahın türbesi olmuştur.
    Resulullahı teselli ederdi
    Hz. Aişe validemiz, Resulullahın rızasına kavuşmak için, gecesini gündüzüne katardı. Onu birazcık üzgün görse, teselli etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Hatta Resulullahın akrabalarını da gözetir, onlara karşı da her türlü iyiliği yapardı. Hz. Aişe buyuruyor ki:
    "Günde ikinci defa yemek yiyordum. Resulullah efendimiz görünce buyurdu ki:
    - Ya Aişe! Yalnız mideni doyurmak, sana, her işten daha tatlı mı geliyor? Günde iki kere yemek de israftandır. Allahü teâlâ, israf edenleri sevmez.”
    Hâdimî hazretleri, burayı şöyle açıklıyor: “Resulullah efendimiz Hz. Aişe'nin ikinci yemeği, acıkmadan yediğini anlayarak böyle buyurmuştur. Yoksa, kefaretler için, günde iki kere yedirmek lazım olduğu meydandadır.”
    Resulullahın vefatından sonra, Hz. Aişe'ye, yemek yiyip yimediğini sordular. “Hiçbir zaman doyasıya yemedim” buyurdular ve ağladılar.
    Hz. Aişe buyurur ki: “Peygamber efendimizin karnı hiçbir zaman yemek ile doymamıştır. Bu hususta hiç kimseye yakınmamıştır. İhtiyaç içinde olmak, onun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa bile, Onun bu durumu, gündüz orucundan onu alıkoymazdı.
    Tahammül gösterdiler
    İsteseydi, Rabbinden yeryüzünün bütün hazinelerini, meyvelerini ve refah hayatını isterdi. And olsun ki, Onun, o hâlini gördüğüm zaman acırdım ve ağlardım. Elimle karnını sıvazlardım ve derdim ki:
    - Canım sana feda olsun! Sana güç verecek, şu dünyadan bazı menfaatler, yiyecek ve içecekler temin etsem olmaz mı?
    Bunun üzerine bana buyururdu ki:
    - Ey Aişe, dünya benim neyime! Ulul'azm olan peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o hâlleri ile yaşayışlarına devam ettiler, Rablerine kavuştular. Bu sebeple Rableri, onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir şekilde yaptı, sevaplarını artırdı. Ben refah bir hayat yaşamaktan hayâ ediyorum. Çünkü böyle bir hayat, beni onlardan geri bırakır. Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır.
    Bu sözlerinden sonra fazla zaman geçmedi, bir ay kadar sonra vefat ettiler."
    Peygamber efendimiz Hz. Aişe'ye birçok tavsiyelerde bulunmuştur. Bunlardan bazıları şunlardır:
    "Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    - Ey Aişe! Geceleri şu dört şeyi yapmadan uyuma:
    1- Kur'an-ı kerimi hatim etmeden,
    2- Benim ve diğer peygamberlerin şefaatlerine kavuşmadan,
    3- Müminleri kendinden hoşnut etmeden,
    4- Hac etmeden.
    Ondan kolay ne var?
    Resulullah efendimiz bunları söyledikten sonra namaza durdu. Namazını bitirip de yanıma geldiğinde, kendilerine dedim ki:
    - Ey iki cihanın güneşi olan Efendim! Annem, babam, canım sana feda olsun. Bana dört şeyi yapmamı emrediyorsun. Ben bunları bu kısa müddet içinde nasıl yapabilirim?
    Bunun üzerine tebessüm ederek buyurdular ki:
    - Ya Aişe! Ondan kolay ne var? Üç İhlâs-ı şerifi ve bir Fâtiha suresini okursan, Kur'an-ı kerimi hatmetmiş; bana ve diğer peygamberlere salevat getirirsen, şefaatımıza kavuşmuş; önce müminlerin ve sonra da kendi affını dilersen, müminleri kendinden hoşnut etmiş; “Sübhânallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül mülkü velehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr” tesbihini okursan hac etmiş sayılırsın.”
    - Ey Aişe, yumuşak ol; zira Allahü teâlâ bir ev halkına iyilik murad ederse, onlara rıfk, yumuşaklık kapısını gösterir.
    - Ey Aişe bilmez misin; kul secde ettiği zaman, Allah onun secde yerini yedi kat yerin sonuna kadar tertemiz kılar.
    - Ey Aişe, hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? Kıyamet gününde Allah katında en kötü insan, şerrinden kaçarak insanların terkettiği kimsedir.
    - Ey Aişe, Allah, kullarına lutf ile muamele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever.
    - Ey Aişe, sana birisi, istemeden, birşey verirse, kabul et! Çünkü o, Allahü teâlânın sana gönderdiği bir rızıktır.
    Kendini tutamadı
    Sevgili Peygamberimizin huzurlarına, birtakım yahudiler girdiler. “Essâmü aleyk” diyerek, sırıttılar. Allahü teâlânın Resulü de, "Ve aleyküm" karşılığında bulundular. Bunları duyan Hz. Aişe, yahudilere “lânet” etmeye başladı. Çünkü “Essâmü aleyk!” sözlerinin manası, “Ölüm, senin üzerine olsun” demekti. İşte bu yüzden Peygamber efendimizin hanımı, kendini tutamamıştı.
    Bu şaşkın yahudiler, güya kurnazlık ettiler! Selam verir gibi görünüp, Hak teâlânın en şerefli Peygamberine hakarete yeltendiler. Hz. Aişe'yi üzen de onların bu “sefîl” niyetleriydi.
    Fakat Peygamber efendimiz sakin görünüyorlardı. Hanımına sordular:
    - Ey Aişe! Sana ne oldu ki, onlara lânet ettin?
    Hz. Aişe-i Sıddıka hâlâ hiddetini yenememişti. “Ne söylediklerini işitmediniz mi, ya Resulallah” dedi. Peygamber efendimiz de, "Sen de, benim onlara, (Ve aleyküm...) dediğimi işitmedin mi” buyurdu.
    Gerçekten, “Ve aleyküm” demek, “Sizin üzerinize olsun” manasına geliyordu. Böylece yahudilerin “ölüm” temennisini; sevgili Peygamberimiz, aynen kendilerine iade etmişlerdi.
    Şehitlerin derecesi
    Hz. Aişe, birgün Resulullah efendimize sordu:
    - Şehitlerin derecesine yükselen olur mu?
    - Hergün yirmi kere ölümü düşünen kimse, şehitlerin derecesini bulur.
    - Ya Resulallah! Sizin üzerinize, Uhud gününden (harbinden) daha şiddetli bir gün geldi mi?
    - Ya Aişe! Gördüğüm eziyetin en şiddetlisi, Tâif şehrinde olmuştur.
    Hz. Aişe'nin annesi Ümm-i Ruman binti Amir'dir. Lâkabı Sıddıka'dır. Hz. Aişe'nin çocuğu yoktu. Bunun için künyesi de yoktu. Araplarda künyeye çok ehemmiyet verilirdi. Bunun için Hz. Aişe üzülürdü. Birgün Hz. Peygambere bunu arzetmiş ve Peygamberimiz de buyurmuştu ki:
    - Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr'i kendine evlat edinirsin ve onun ismine izafeten de künye alırsın.
    Bundan sonra Hz. Aişe yeğeni Abdullah bin Zübeyr'e izafeten ümm-i Abdullah diye künyelendi.
    Hz. Aişe, Hicret'ten dokuz sene önce Mekke-i mükerremede doğdu. 676 senesinin Ramazan ayının 17. salı günü Medine-i münevverede vefat etti.
     

Sayfayı Paylaş