Hac’la İlgili Bazi Sorular - Cevaplar

Konusu 'Fıkıh ile ilgili sorular' forumundadır ve Magrip tarafından 13 Eylül 2009 başlatılmıştır.

  1. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    [SIZE=+2]HAC’LA İLGİLİ BAZI SORULAR - CEVAPLAR[/SIZE]
    Hac ve umre mü’minler için uluslararası bir buluşma yeridir. Bu notları “Altınoluk Dergisi” için Beytullah’ın Altınoluk’u karşısında yazıyorum. Her yılki gibi bu yıl da umre mevsimi ve Ramazan bu kutsal beldede sayısız ülkeden gelen ve onlarca farklı dil konuşan müminlerin birbirine kardeşçe ve dostça bakışları ile yaşanıyor. Irk, renk ve dilleri bu kadar farklı yöre ve kültür insanını İslâm kardeşliği birleştiriyor. Onların birbirini sevmesine ve dostça kaynaşmasına ülkelerinin farklı kültür ve farklı sistemleri engel teşkil etmiyor. Burada halktan halka bir yaklaşım sergileniyor. “Mü’minler kendi arasında tek millettir.” “İnkârcılar da kendi arasında tek milletir” hadisi, evrensel boyutuyla hissediliyor.

    Bu vesileyle hac ve umre konusunda uygulama yerinde karşılaşılan ve bize soru olarak gelen bazı problemlerden söz etmek istiyorum.
    Önce Ramazan ayı içinde umreye gelip de, hac yaparak dönmek isteyen kimselerin durumu ile ilgili bir hayli sorular geldi. Bu konuyu şu şekilde kısaca arzedebiliriz:
    a) Ramazandan önce mîkat mahallinden girerek umre yapan kardeşlerimiz kurban sonuna kadar kalma niyeti yüzünden “mukîm” durumunda olurlar. Mukîm olanlar için yalnız “İfrad haccı”na niyet söz konusudur. Bu yüzden onlar “Temettu” veya “Kıran haccı”na niyet edemezler. Çünkü Mekke’nin yerlilerine ve orada mukîm olanlara bu iki çeşit hac yasaklanmıştır. Bu yüzden Temettu veya Kıran haccına benzememesi için yerlilerin, hac mevsimi içinde umre yapması da iyi görülmemiştir. Yalnız İbn Âbidin, yerliler için; eğer o yıl hac yapma niyetleri yoksa, bağımsız umre yapabileceklerini belirtir. Ancak dışardan gelen ve mukîm durumuna geçen Türk hacılarının Ramazan bayramı sabahından itibaren artık umre yapmamaları gerekir. Çünkü o yıl hac yapma niyetleri mevcuttur. Bu kardeşlerimiz yerliler gibi “İfrad” haccına niyet ederek arefe’den, en geç bir gün önce, bulundukları otel veya evden ihrama girerek haclarını yapabilirler.
    b) Mîkat dışından, Ramazan bayramı sabahından sonra, hac yapmak niyetiyle girenlere gelince, bunlar ihramlı olarak bir umre yapacakları için ancak “Temettu haccı” çeşidine niyet edebilirler. Çünkü “Kıran haccı” çeşidinde, hac sonuna kadar ihramlı kalma zorunluluğu vardır. Bunu başarmak çok güçtür. Temettu da ise umre yapınca, ihramdan çıkılır ve Arefe’den bir gün önceye kadar ihramsız dolaşılabilir. Kurban bayr----- yakın günlerde hacca gelenler için, “Kıran haccı” uygun olabilir. Bu iki çeşit hacda “şükür kurbanı” vacip olur. Bu kurbanın hicazda kesilmesi gerekir. Mukim durumuna geçen hacıların kestirecekleri “zenginlik kurbanı” ise kendi ülkesinde vekâlet yoluyla kestirilebilir.
    c) Ramazanın son günlerinde umreye gelip, Ramazan bayramı günlerinde Mekke’de bulunan ve daha sonra hac yapmadan ülkesine dönenlerle ilgili olarak sıkça sorulan bir soru da şudur: Bilindiği gibi hac mevsimi Ramazan bayramının birinci günü başlar Hanefilere göre iki ay on gün sürer; çoğunluk fakihlere göre ise üç bütün ay sürer. İşte hac mevsimi içinde, Mekke’de bulunan böyle bir mü’min, hiç hac yapmamış durumda ise, acaba sırf Mekke’de bulunması yüzünden hac üzerine “farz” olur mu? Bu kimse zenginse, zaten üzerine hac farz olduğu için sonuç değişmez. Ancak öğrenci gibi veli yardımı ile umreye gelen kimseye, acaba sırf hac mevsimi yüzünden üzerine hac farz olur mu? Bu konuda açık bir nass bulunmadığı için genel prensiplere başvurmak gerekir. Bazı fakihler böyle bir durumda “istitâa (hacca gücü yetme)” gerçekleştiği için hac yapmadan dönerse, üzerine hac farz olur, demişlerdir. Ancak günümüzde, memur ve öğrenci gibi sınırlı izin alabilen ve zenginlik sınırı içinde bulunmayan kimselerin, hac mevsiminin sonuna kadar, hac menâsikine gücü yettiği söylenemez. Yani burada “istitâa” gerçekleşmiş bulunmaz. Diğer yandan yalnız umre niyetiyle Hicaz’a gelindiği için, bunun haccı da kapsadığı düşünülmemelidir. Ancak şunu da belirtelim ki, böyle bir umre yapma imkânı bulan kardeşimiz Cenab-ı Hak’tan hac talebinde bulunmalıdır. İleriki yıllarda hacca gelmeyi hedeflemelidir ihtiyat bunu gerektirir. Diğer yandan hac mevsimi ilerler ve kurban bayr----- yakın bir zamanda, böyle bir kimse önemli bir sebep olmaksızın, ülkesine dönerse, onun bir mazereti olamaz. Yoksulluğu devam etse bile, üzerine hac farz olur. Çünkü bu son örneğimizde “istitâa”nın yokluğu öne sürülemez.

    Kadınların muayyen günleri ile ilgili de sorular geldi:
    Bilindiği gibi hac veya umre için yola çıkan özürlü bayan, diğer hanımlar gibi ihrama girer. Temizlik amacıyla abdest veya gusül abdesti alması sünnettir. Bu abdestle namaz kılamaz, Kur’an’a el süremez ve mîkat yerindeki mescide giremez. Kısaca böyle bir bayan Kâbe-i Muazzama’yı tavaf dışında, bütün hac menâsikini yapar. Nitekim Veda Hacc’ı sırasında Hz. Aişe, Kıran haccı’na niyet ederek hac yapmak isterken, henüz umreyi yapamadan “özür hali” olmuştur. O’nu çadırında ağlarken bulan Allah’ın Rasûlü “Ey Aişe, bu durum Yüce Allah’ın Âdem kızlarına verdiği bir hâldir. Üzülmene gerek yok. Bizimle birlikte bütün hac menâsikini yapacaksın. Yalnız Kâbe’yi, temizlenince tavaf edersin” buyurdu. Hz. Aişe, bayramın ikinci günü temizlenince farz tavafı da yaparak haccını tamamladı. Ancak eksik kalan umreyi de yapmak isteyince, Allah elçisi, buna gerek olmadığını, Cenab-ı Hakk’ın kendisine umre ecri de vereceğini bildirmesine rağmen, Hz. Aişe “Herkes umre-hac olmak üzere iki ibadet yaparken, ben tek ibadetle dönmek istemiyorum” deyince kardeşi Abdurrahman’ın devesiyle Ten’im’e gittiler ve orada ihrama girerek, eksik kalan umreyi tamamladı. Ten’im, Mekke’li yerlilerin umre için ihrama girme yeri olup, Hıll’ bölgesinin, Harem’e en yakın noktasıdır.
    Günümüzde hac veya umre sırasında Ten’im’den yapılan ilâve umrenin delili Hz. Âişe’nin bu uygulamasıdır. Bunu çok ileri götürerek defalarca, hısım-akrabası için “Ten’îm umresi” yapan kardeşlerimizi görüyoruz. Hac veya umrede tavaf, nafile namazdan bile daha faziletli sayılmıştır. Bu yüzden Ten’im umresi belki Hz. Âişe’ye benzemek için bir defa yapılabilir. Diğer zamanları Beytullah’ta tavafa ve ibadete ayırmak daha uygundur.

    Beytullah’ta kerâhet vakti söz konusu olur mu?
    Ukbe b. Âmir (r.a)’tan şöyle demiştir: Üç zaman vardır ki, Rasûlüllah (s.a.) bunlarda; namaz kılmamızı ve ölülerimizi defnetmemizi (cenaze namazı) yasakladı. Güneş doğarken, tepe noktasında iken ve batarken.” (Müslim, I, 276) Ancak, cenaze hazır olunca bu kerahetin kalkacağı kabul edilmiştir. Çünkü cenazenin bir an önce yerine konulması Hz. Peygamber’in emridir. “Hazır olduğu zaman cenazeyi geri bırakmayınız” (İbn Mace, I,198) hadisi buna delildir. Ebû Saîd el-Hudrî’nin naklettiği bir hadiste bu üç zamana; ikindi namazından sonra güneş batıncaya ve sabah namazından sonra da güneş doğuncaya kadar olan süre de eklenmiştir. (bk. Buhârî, I, 82, 83) Kısaca Hanefilere göre yukarıda belirtilen kerahet vakitleri, Hicaz yöresini de kapsar.
    İmam Şâfii ise, Mekke’de kerahet vaktinde yalnız nafile namazın caiz olduğunu söyler. Dayandığı delil şu hadisin genel anlamıdır: “Ey Abdimenâf oğulları; bu Beyt’i tavaf eden, gece ve gündüz dilediği herhangi bir saatle namaz kılan kimseleri bundan menetmeyiniz.” (Kütüb-i sitte’den 5’ler nakletmiştir). Hanefilere göre bu hadis; kerahet vakitlerini belirleyen diğer hadislerle tahsis edilmiştir.Yani “kerahet vakitleri dışında namaz kılan” kaydı ile bu hadise anlam verirler.

    Cuma günü zeval vaktinde namaz kılınabilir mi? Başka bir deyimle cuma günü zeval vakti kerahetten muaf mıdır?
    Çoğunluk fakihler cuma günü zeval vaktinde rukû ve secdeli bir ibadeti mekruh görür. Bu konuda, başka günlerle cuma günü arasında bir ayırım yapmazlar. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed de bu görüştedir. İmam Mâlik bunun zeval vakitlerini kerahet dışı sayarken, İmam Şâfii ve Ebû Yusuf yalnız cuma günü zeval vaktini kerahet dışı sayar. İmam Mâlik bu konuda “Medine’lilerin teâmülü”ne dayanırken, Şâfiî ve Ebû Yusuf şu hadise dayanır: “Nebî (s.a.), gündüzün yarısında, güneş batıya yönelinceye kadar namaz kılmayı yasakladı. Ancak cuma günü bunun dışındadır” Şâfii’nin kendi müsnedinde naklettiği bu hadis, senet yönünden tenkide uğramıştır. (bk. eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, I, 78; et-Tehânevî, İ’lâüs-Sünen, II,51)
    Sonuç olarak güneş doğarken, batarken ve tepe noktasında iken her türlü rukû ve secdeli ibadetten kaçınmalıdır. Sabah namazı ile güneşin doğması ve ikindi namazı ile güneşin batması arasında ise hiç bir nafile namaz kılınmamalıdır. Bu son iki vakitte kaza namazı gibi farz borç namaz kılanabilir, diye fetva verilmişse de, bunu topluluk içinde kılmamakta fayda vardır. Çünkü dışardan gören “nâfile namaz” sanarak, tenkid etmekte ya da bir kerâhet çığırının açılmasına elverişli bulunmaktadır. Nitekim, Hz. Osman, hilâfeti zamanında Arafat ve Müzdelife’de seferi olduğu halde namazları tam kıldırmış, sebebi sorulunca da; “İslâm’a yeni giren ve ilk olarak hacca gelen bedeviler, namazın kısaltıldığını sanır ve sürekli olarak kısa kılmaya kalkışabilir korkusuyla tam kıldırdım” diye cevap vermiştir.

    Başkası adına tavaf caiz midir?
    Kimi nafile tavaf yapan kardeşlerimiz, “Vefat eden annem, babam veya filanca arkadaşım için tavaf yapmaya niyet ettim” diyerek tavafa başlıyor. Tavaf sünnette; “rukû ve secdesi olmayan, kendisinde hayra yönelik dünya sözü konuşulabilen bir namaz türü” olarak tarif edilmiş ve Beytullah’ta kılınacak nafile namazdan daha faziletli sayılmıştır. Başkası adına namaz kılmak caiz olmadığı gibi tavaf da caiz olmaz. Yalnız hacda bütün halinde niyâbet (başkası adına hac yapma) caiz görülmüştür. Bu yüzden bir mü’min, tavafını Allah rızası için yapmalı ve tavaf sırasında isim zikrederek dilediği akraba ve dostlarına dua etmelidir.
    Kadınların cemaatle cuma, bayram ve cenaze namazı kılması caiz midir?
    İslâm’ın beşiği ve ilk uygulanma yeri Hicaz’dır. Günümüzde de kadın-erkek cemaat konusunda orijinalliğin sürdüğü söylenebilir. Milyonu aşan Mescid-i Nebevî veya Beytullah cemaatinin üçte bir ile yarısı kadarının kadın cemaatlerden oluştuğu görülüyor. Medine’de erkeklerle kadınlar arasına 1-5, 2 m. yüksekliğinde ahşap perde konulmuş, Kâbe-i Muazzama’da ise, sadece belirli sütun aralarında, grup grup kadınlar yer alıyor. İzdiham olunca da erkek saflarının önlerinde veya aralarında kadın grupları erkeklerle birlikte namaz kılıyor. Arada çoğu zaman, yarım veya bir metrelik boşluk kalabiliyor. Kadınlar cuma namazına normal olarak katılıyor. Bütün namazlardan sonra cenaze namazı kılınıyor ve kadınlarda bu namaza katılıyor. Ancak cenaze namazı “kifâî farz (bir kısım müslümanların kılması yeterli görülen bir farz)” olduğu için, hanımlar isterlerse bu namaza katılmıyorlar.
    Bayram namazını, Beytullah’ın dış kısmında yüksekçe bir yerde kılmak kısmet oldu. Kâbenin çevresindeki bütün boşluklar ve ana caddelerin içlerine doğru mahşeri bir cemaat vardı. Yerli aileler, bütün aile fertlerini en güzel giysileriyle bayram namazına getirdiler. Yanlarından getirdikleri büyük sergileri yerlere serip, ailenin kadınları yanda veya arkada olmak üzere cemaate katılıyorlar. Önümüzde; 3-4 yaşlarında, başlarına kelebek-süslü tokalar takılmış iki kız çocuğu, cemaat tekbirler alırken eksik kalan uykularını tamamlar ve mânevi hazzın rüyasını görür gibiydiler.
    Bu arada ülkemizi düşünüyorum, sanki kadınların elinden bütün bu ibadet hakları alınmış gibi meseleye bakan çevreler, gelip bu manzarayı görmeliler. Türkiye’de dikkat edilirse; cami mimari ve büyüklüğü konusunda halen 16’ncı yüzyıl aşılabilmiş değildir. Bugün İstanbul’un en büyük camileri yine Süleymaniye, Fatih, Sultanahmed camileri; Edirne’de Selimiye Camii, Bursa’da Ulu cami. Nüfus 15-16. yüzyıllara göre yüzlerce defa katlanmış, ancak hacimde 16. yüzyıl ufku aşılamamıştır. Biz bir gün, bugün cuma ve bayram namazı zevkinden bile mahrum bırakılan büyük kitlelerin mabedlere yöneleceğini düşünüyoruz. Çünkü bunun başka bir alternatifi yoktur. Dayatmalarla insanları sonsuza kadar “din, vicdan ve ibadet” özgürlüğünden uzak tutamazsınız. Bu kervana kadınlar kesiminin de, cenaze namazı dolayısıyla da olsa ilgi duymakta olması ümit vericidir. Ancak bu arada mimarlarımız milyonun üzerinde cemaat alacak cami mimarisini de geliştirmelidir.
    Hicazda ortak dil Arapça, sonra İngilizce yaygın, teravih’te Ramazan boyunca Kur’an’ın bütünü okunuyor. Başka bir deyimle vahyin bütünü İslâm toplumlarına yeniden tebliğ ediliyor. Çünkü Hz. Ömer ilk defa Kur’an’ın bütünü ile Teravih namazını başlatırken şöyle bir olayla karşılaşmış. İslâm’a yeni giren ve hükümleri bilmeyen birisi hırsızlıktan dolayı “el kesme” cezası ile karşılaşmış. Suçlu Hz. Ömer’in huzuruna gelince; “Ben, Kur’an’da böyle bir cezanın bulunduğunu bilseydim, kesinlikle hırsızlık yapmazdım” demiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer bütün cemaati Ramazan’da bir kere de olsa, vahyin bütününü dinlemesini sağlamak amacıyla, bu şekilde kıldırılması usulünü koymuştur.
    Türkiye’de ise, teravihte okumak yerine sabah ve ikindi’de olmak üzere “mukabele usûlü” yerleşmiş ve vahyin bütünü okunmaya başlanmıştır. Ancak kanaatimizce; namaz dışında kıraat konusunda serbestlik olduğuna göre; Kur’an-ı Kerim orijinal Arapçasıyla konu başlıkları itibarıyla okundukça, arkasından meâli ve kısa açıklaması yapılmalıdır. Belki sabah bir cüz, ikindide bir cüz yerine, sabah yarım, ikindide yarım cüz gidilerek, ay boyunca hem Kur’an okunur ve hem de cemaatin Kur’an’daki yüce mânâları anlaması sağlanabilir.
    Ezan ve namazın orijinalliğine ise dokunulmamalıdır. Çünkü bunlar İslâm’ın ortak sembolü olmuştur. Ezan’daki cümlelerin ve namazda bütün rekatlarda okunan Fatiha sûresi ve diğer duaların anlamını bir mü’minin izlemesi güç değildir. Bunun için Arapça bilmesi de gerekmez. Meselâ; “İyyâke na’budu ve iyyâke nesteîyn”nin (Ey Rabbim, ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz) anl----- geldiğini bir mü’min, ezberinde tutabilmelidir.
    Ebû Hanife’nin başka dilde namaz kılmaya fetva verdiğini söyleyerek, ülkemizde bazı görüşlerin tartışıldığını görüyoruz. Konuyu araştırdığımızda karşımıza şu durum çıkıyor. Ebû Hanife’nin dayandığı delil; İranlıların Selman-ı Fârisî’ye yazdıkları şu mektuptur. Es-Serahsi mektubun özetini şöyle verir: “İranlılar Selman’a bir mektup yazıp, Fatiha Sûresi’nin farsça tercemesini yapıp göndermesini istediler. Çünkü onlar Fatiha’yı namazda, dilleri arapçaya alışıncaya kadar okuyorlardı” (es-Serahsî, el-mebsût, I,37). Burada son cümle atlanırsa, sürekli fetva anlamı çıkabilir. Ancak; sabahtan İslâm’a giren bir İran kenti o gün öğle, ikindi ve devamı namazları kılacaktır. Bir kelime Arapça bilmeyen ve Kur’an’dan hiçbir şey okuyamayan bu kitleler geçiş döneminde namazlarını nasıl kılabilir? Problem tamamen bu gibi yeni İslâm’a giren kimselerle ilgilidir. Ebû Yusuf ve İman Muhammed de; “Kur’an’ı düzgün okuyuncaya kadar” mânânın esas alınabileceğini ifade etmiştir. İmam Şâfiî ise, Kur’an okuyamayan kimseden “kıraat” rüknünün düşeceğini ve bu kimsenin namazda Allah’ın yüceliğini düşünmesinin yeterli olacağını söylemiştir. Hatta tercemeyle namaz kılmaya kalkışanın daha ilk cümlesinde, dünya kelâmı konuşmuş sayılacağı için namazının bozulacağı kanaatine varmıştır.
    Sonuç olarak; sembol haline gelen Fatihâ gibi bir kaç cümle, çok geniş anlamlı Allah kelâmı yerine, belki anlamın çok sınırlı bir bölümünü kapsayacak terceme anlayışına kapı açılmamalıdır. Nitekim Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l- Esrâr isimle eserinde Ebû Hanife’nin bu görüşten rucû ettiğini belirtmiştir.
    Ancak şunu da belirtelim ki, Arapça bilmeyen İslâm toplumlarına, namaz dışında vahyin bütününü tebliğ etmenin yolları da bulunmalıdır. Herhangi bir toplulukta bir sûre veya aşr-ı şerif okununca, buradaki ilâhî mesajı da bu topluluğa ulaştırma sorumluluğu olmalıdır.
    Bu yıl Mescid-i Nebevi’de kıldığımız teravih ve cemaatle teheccüd namazlarında İmam Efendi’nin konu bütünlüğüne uyarak okuduğu Kur’an Sûrelerini dinlerken, yukarıda arzettiğimiz hususları ülkemiz için de düşünmeden geçemezdik. Sayfa’nın bitmesi yerine, konunun tamamlanmış olması ön plâna geçince, hikmetli Kur’an kıssaları arasındaki bağlantılar kuruluyor ve dikkatle izleyen, Arapça bilen cemaat gerçekten vahiy yeni inmiş gibi yararlanıyor. Ancak şunu belirtelim ki, Kur’an’ın nazmı bir mucizedir. Bu yüzden mânâ anlaşılsın veya anlaşılmasın, hem her kelime ve harf için ecir meydana gelir ve hem de kalb’ler üzerinde etkisini gösterir. Bunda şüphe yoktur. Kur’an Allah kelâmıdır, onu indiren kıyamete kadar korumayı da üstüne almıştır.
    Ramazan Bayramınının birinci ve ikinci günü Beytullah’ın karşısında kaleme aldığımız bu notları burada noktalarken mukaddes beldeden selâm ve âfiyet dileklerimi arz ederim.
     

Sayfayı Paylaş