Günah kavramı

Konusu 'Kötü Ahlak Sıfatları' forumundadır ve Magrip tarafından 8 Haziran 2009 başlatılmıştır.

  1. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    Günah kavramı

    GÜNAH

    a-Günah Kelimesinin Anlamı:
    ‘Günah’ kelimesinin aslı Farsçadır.
    Kur’an’da ‘cünâh’ şeklinde geçen bu kelime, ‘günah’ olayını anlatan kavramlardan yalnızca bir tanesidir.
    Kur’an, günah kavramaını tanıtmak için bir çok kelime kullanmaktadır. Bu kelimelerin her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yapılış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir. Günahı anlatan her bir kavram, insan davranışının sebebini ve psikolojik yapısını açıklar. Bir başka deyişle günâhı ifade eden her bir kelime hatanın nasıl bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.
    ‘Cünâh’ kelimesi Kur’an’da yirmibeş defa yer almaktadır. Ancak bu kelime ya ‘lâ cünâha’, veya ‘leyse cünâha’ şeklinde geçmektedir. ‘Bir günah yoktur, bir sakınca yoktur veya mahzur yoktur, günah olmaz, günah işlenmiş olmaz’ gibi anlamlara gelen bu kelimenin Kur’an’da bu şekilde yer alması oldukça dikkat çekicidir.
    ‘Cünâh’ kelimesinin sözlükteki karşılığı ‘ism-hata’ sözcüğüdür. Aşağıda anlatılacağı gibi ‘ism’ kelimesi de Kur’an’ın insanın hatalı davranışlarını nitelendirmek için kullandığı kelimelerden birisidir.
    Allah’ın emrine karşı gelme, yasaklarını bilerek çiğneme, İslâmın ilkelerinden sapma, ihmal etme, sürçme ve karşı gelme gibi hatalı fiilleri tanımlamak için Türkçe’de ‘günah’ kelimesini kullanıyoruz. ‘Cünâh’ kelimesi bu hataların yalnızca bir kısmını, ‘ism’ sayılan çeşidini ve biraz da mahzurlu (sakıncalı) olan davranışları anlatmaktadır.
    Şu örneklerde olduğu gibi:
    “Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Ev’i (Kâbe’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir cünâh (günah-mahzur) yoktur…” (2 Bekara/158)
    “Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa veya savaş için çıktığınızda), kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir cünâh-mahzur yoktur (sizin için günah değildir)…” (4 Nisa/101)
    Kur’an günah olgusunu ifade etmek üzere onbeş kadar kelime kullanmaktadır. Bunların arasında bir anlam yakınlığı olsa bile, her biri başka bir hataya, hatanın farklı bir boyutuna işaret ederler. Ancak hepsinin ortak noktası; nefse, şeytana, karanlık ve kötü işlere yenik düşmeyi, sıkıntıyı ve ızdırabı, toplumsal huzursuzluk ve kaosu, çirkin ve bayağı davranışları, dengeyi bozmayı ve haddi aşmayı ifade etmeleridir.


    b-Günah Olayını Anlatan Diğer Sözcükler:
    Kur’an’ın ‘günah’ olayını anlatmak üzere kullandığı kelimeler şunlardır:
    İsm, seyyie, münker, isyan, fahşâ, fısk, zenb, cürm, fücûr, vizr, şekâvet, rics, habis, zulm, şikak ve cünâh. Bunlardan bir kısmını çalışmamız boyunca müstakil madde olarak inceledik. Burada ayrı madde olarak almadığımız günah türlerini kısaca açıklamak istiyoruz.

    1-İsm:
    Kişiyi sevaptan alıkoyan, geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayr’dan uzaklaştıran ameldir. (Müfredât, s: 10) Bu ameli işleyen sonunda ceza kazanır. Günah kavramının karşılığıdır.
    Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Birr, kalbinin (nefsinin) kendisiyle tatmin olduğu şey, 'ism’ ise, göğsünü sıkan (seni huzursuz eden) şeydir.” (Müslim, Birr/5, Hadis no: 2553, 4/1980. Buharí, A. b. Hanbel, nak. Müfredat, s:10, Ş. İsl. Ans. 3/197)
    Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi, düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil de kendi hevasına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte ve haram saymaktadır.
    Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere haram sayıyor. (6 En’am/120) ‘İsm’ diye nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak Allah (cc) katında daha hayırlı ve daha süreklidir. (42 Şura/36-37)
    Kur’an mü’minlere ‘…Birr (her türlü iyilik) ve takva (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…” (5 Maide/2) diye emretmektedir. Şüphesiz ‘ism’ mü’mini hayr’dan, takvadan ve Allah (cc) rızasından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır. (Maddeler için bak: Birr, Hayr, Takva)

    2-Zenb:
    Sözlükte kuyruk anlamına gelen ‘zeneb’ kelimesinden türemiştir.
    Hoş olmayan sonuçlar doğuran bütün fiiller hakkında kullanılır ki, meydana getirdiği sonuca göre değerlendirilen işler demektir. Buna göre kişinin yaptığı iş sonuç itibariyle ona vebal yüklüyorsa, ceza almasına sebep oluyorsa o işi ‘zenb’tir.
    Kur’an’da tekil ve çoğul olarak sık sık günah, kulların işlediği suç ve vebâl karşılığı olarak geçmektedir.
    ‘Zenb’in çoğulu ‘zünûb’tur.
    Allah (cc) ‘zenb’leri (günahları) bağışlayandır. Zaten O’ndan başka günahları kim bağışlayabilir? (27 Şuara/14. 40 Ðafir/3. 39 Zümer/53. 17 İsra/17)
    Allah (cc) Hz. Peygamberin geçmiş ve gelecek ‘zenb’lerini (hatalarını) bağışladığı gibi O’nun, mü’minlerin de bağışlanmaları için dua etmesini istiyor. (48 Fetih/2. 47 Muhammed/19) İnkârcı olarak, ya da tevbe etmeden ölenlere öldükten sonraki dirilişte, haşr zamanı zenb’lerini (günahlarını) itiraf edecekler. (67 Mülk/11)
    Kur’an, Allah’ın, bütün kullarının zenb’leri için yeterli olduğunu, hepsini olduğu gibi bildiğini (17 İsra/17. 25 Furkan/58), ceza verdiği insanları veya toplulukları yalnızca onlara ait zenb yüzünden cezalandırdığını haber veriyor. (3 Âli İmran/11. 6 En’am/6. 8 Enfal/52, 54. 40 Gafir/21) Bu âyetlerde dikkat çeken bir nokta da; kâfirlerinin inkârcılığının ‘zenb’ olarak nitelendirilmesidir.
    Allah (cc)ı seven mü’minler Peygamber’e tabi olurlar. Böylece Allah da onları sever ve onların ‘zenb’lerini bağışlar. (3 Âli İmran/31) Mü’minler sürekli olarak zenb’lerinin bağışlanması için dua ederler (3 Âli İmran/13,147, 192) bir ‘fahişe-çirkin iş’ yaptıkları ya da suç işleyerek nefislerine zulmettikleri zaman, bu ‘zenb’lerinden dolayı Allah’tan bağışlanma dilerler. (3 Âli İmran/135).

    3-Vizr:
    ‘Vizr’in aslı ‘vezr’dir ki bunun sözlük anlamı, sığınılan dağ geçidi veya oyuk demektir. ‘Vizr’ günah, borç, yük ve bazen de sorumluluk anlamına gelmektedir.
    Aynı kökten gelen ‘vezir’, işi yüklenen demektir ki yöneticinin sorumluluğunu paylaşan kimselere de vezir denmektedir. Nitekim Hz. Musa (as) duasında Hz. Harun’un kendisine ‘vezir-yardımcı’ olarak verilmesini istemişti. (20 Tâhâ/29-32)
    Kur’an, suçun şahsiliği gibi evrensel bir prensibi ‘vizr’ kelimesiyle ifade ediyor:
    “….Her nefis kendi aleyhine yaptığını kazanır. Hiç kimse bir başkasının ‘vizr’ini (yükünü-günahını) yüklenmez…” (6 En’am/164, ayrıca bak. 17 İsra/15. 35 Fatır/18. 39 Zümer/7. 53 Necm/38)
    İslâm’a göre herkes kendi yaptığından sorumludur. Hiç kimse bir başkasının işlediği suçtan dolayı ceza çekemez. Fıkıhta denir ki ‘Ukubâtta niyabet caiz olmaz’, yani bir kimsenin cezasını vekâleten, onun yerine bir başkası çekmez Bu bakımdan İslâm, Hırıstiyanlıktaki ilk günah olayını, ya da günahın babadan oğula geçmesi inancını reddetmektedir.
    Fakat nasıl ki iyi bir çığır açmak, sevap işlemesine sebep olmak insana sevap kazandırırsa; günaha sebep olmak, günahın işlenmesine zemin hazırlamak, kötü (münker) bir gelenek başlatmak, kişiyi günah kazandırdığı gibi, o günahı işleyenlerin günahlarında bir eksilme olmadan ona ilave bir ‘vizr’ kazandırır. (Bakınız: Bid’at)
    Kötü bir çığır açmanın ‘vizr’ini yüklenmek kötü olduğu gibi, bir takım insanları cahillikleri sebebiyle doğru yoldan saptırıp inkâra ya da günaha sürüklemek te büyük bir vebâldir, ağır bir vizr (yük)dir.

    4-Habis:
    Sözlük anlamı pis, pislik, temiz olmayan demektir ve Kur’an’da bazen günah işler hakkında kullanılmaktadır.
    ‘Habis’in zıddı ‘tayyib-güzel, hoş’ kelimesidir.
    ‘Habis’ kelimesi, yaratılış yönünden pis olan şeyler hakkında kullanıldığı gibi (7 A’raf/157), değersiz şey, günah, hata ve suç anlamında da kullanılmaktadır. (2 Bekara/267)
    ‘Habis’ bir yerde inkarcı, inat ve isyancı, günah işlemekten çekinmeyen, böylece nefsini günah pisliğine bulaştıran, ‘tayyib’ de Rabbine itaat ederek günahların pisliğinden kendini koruyandır. Kur’an, ‘habis’ ile ‘tayyib’ olanın kesinlikle birbirinden ayrı olduğunu söylüyor. (3 Âli İmran/179. 8 Enfal/37) İslâm, ‘habis’i ve ‘tayyib’i gösteren, öğreten ve birbirinden ayıran bir ilâhí düzendir.
    ‘Habis’le ‘tayyib’ hiç bir zaman aynı olamazlar. (5 Maide/100). Bazen ‘habis’in veya ‘habislerin-günahkârların’ sayıca çok oldukları için üstündür, öndedir ve her bakımdan güzeldir.
    Küfre düşenler Allah’ın katında murdardırlar. Onlar birbirleri üzerine hakimiyet kurarlar, küfr işinde birbirlerine yardımcı olurlar, ama hepsi de Cehennem’e atılırlar. (8 Enfal/37)
    ‘Habis’in günah anlamında kullanıldığını şu âyet daha açık bir şekilde göstermektedir: “Lût’a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu habis (çirkin-günah) iş yapmakta olan şehirden kurtardık….” (21 Enbiya/74) Bilindiği gibi Lût kavminin işlemiş oldugu günah, gerçekten bir pislik ve anormal bir ilişki olan homoseksüellikti.
    Günahtan ve isyandan kaçıp, Allah’ın koyduğu ölçülere uygun yaşayan insanlardan meydana gelen bir toplum, tıpkı ürününü en güzel şekilde veren bir beldeye, ya da bir ağaca benzer. ‘Habis’ (günahkâr, suçlu, ya da günahlar sebebiyle murdar hale gelmiş) kimselerin yaşadığı toplum da, ürün vermeyen toprağa, yemiş yetiştirmeyen kötü ağaca benzer. (7 A’raf/58. 14 İbrahim/26)
    Habis erkek ve kadınlar hem dünyada hem de ahirette birbirlerine yakışırlar, birbirlerine uygundurlar. Çünkü onlar, çirkin, murdar, zararlı, günahlardan kaçınmıyorlar, günah konusunda birbirlerine yardım ediyorlar, bazen de beraber işliyorlar. Bu habis kimselerin başında mü’minlere iftira atanlar vardır. (24 Nûr/26)

    5-Şikak:
    ‘Şikak’ sözlükte, bütünden ayrılıp muhalefete geçmek, bütüne ters düşmektir.
    Tevhid, bir bütündür. İnkârcılık, şirk koşma ve nifak Tevhid’in bütünlügünü bozduğu gibi, Tevhid’in ahengine uymayan davranışlar da o bütünlüğü bozar. Tevhid’e inanan bir mü’min, öncelikli olarak Allah’ın birliğini tasdik eder. Sonra da bu inancın etrafında içiçe daireler halinde olan Tevhid’in diğer unsurlarını kabul eder. İnkâr etmek, bu birliği bozar, isyan ederek günaha dalmak bu birliğin ahengine ters düşmek olur.
    ‘Şıkak’, yani Tevhid’in ilkelerine ters düşmek insana zorluk ve sıkıntı verir. Bu sıkıntıya -Türkçe’de de kulanılan- meşakkat denilir.
    Kur’an’ı inkâr edenler uzak bir ‘şikak’ içindedirler. Bu da bir anlamda suçların en büyüğü, sapıklığın ta kendisidir. (41 Fussilet/52) Küfre sapanlar, Allah’ın gönderdiği Din’den ayrılarak ona muhalefet ederler. Hatta O’na karşı boş bir gurura düşerler. (38 Sad/2) Küfrederek, ya da inkârcılığa düşerek zalim olanlar Hakk’ın uzağına düşmüş, Tevhid bütünlüğünden uzaklaşmış kimselerdir. (22 Hacc/53) Kur’an, aile birliğini parçalamaya da ‘şikak’ demektedir. (4 Nisa/35)
    Günahı ifade eden diğer kavramları ilgili yerlerde, diğer anlamlarıyla birlikte açıklamaya çalıştık.

    c-Günah Olayı:
    Günah, kendisine takvası ve fücuru öğretilen insanın (91 şems/7-8) yanılması, unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği çizginin dışına çıkması, İlâhí kuralları ihlâl etmesidir.
    İslâm, insanların dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (cc) tarafından gönderilen ilahí sistemin adıdır. Bu sistemin insana yükledigi bazı görevlerin yanında, yapmamasını istedigi bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
    Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir. Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır.
    İman ettigi halde Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
    Günah işlemek insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve aldığı egitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri de hevasına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağí haline de gelebilir. (Bakınız: Fıtrat)
    İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hakk olanı da seçme, batıl olanı da seçme hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu olabilmesi için özgür olması gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada olması gerekiyor. İyi ve güzel bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve çirkinle tanınabilir.
    İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin, o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi olanlar ile yanlış olanların, Hakk olanla batıl olanın, itaat ile isyanın, Cennet’i seçme ile Cehennem’i seçmenin karşısındadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir.
    İnsanı Yaratan, onu böyle bir özgürlükle başbaşa bırakmıştır ama onun yalnızca kendine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
    Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücadele şartlarıyla, nimetlerle, zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır.
    Günah işleme bu tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını güçlendiren bir şeydir. Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan dolayı yaptığı hatayı ve suçu terkeder, Rabbine sığınır. Günahlar onun için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır.
    Şu hadis bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor:
    “…Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah (cc) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah (cc) onları affederdi.” (Tirmizí, Cennet/2, Hadis no: 2526, 5/672)
    Burada günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya davet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor.
    Demek ki bir insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek ciddi bir durumdur.
    Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir, günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne sığınandır. (42 Şura/25. 2 Bekara/222)
    Halife olarak yaratılan (2 Bekara/30) insan, ‘Emanet’i taşımakla yükümlüdür. (33 Ahzab/72) Emanet’in gereğini yaparsa, ahsen-i takvim (en güzel bir biçimde) yaratılan aslını korumuş olur, Emanet’i korumazsa bütün varlıkların en aşağısı olan esfel-i safiline düşer. (95 Tîn/4-6)
    İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâmın koyduğu sınırların dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
    İslâma göre affedilmeyecek bir günah yoktur. (4 Nisa/48. 39 Zümer/53) ‘Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez’ (4 Nisa/48) gibi ifadeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (cc) elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin’ buyurulmaktadır. (39 Zümer/53)
    Bazı ibadetler işlenen bir takım hatalar, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına sebeptir. Ebu Hureyre’nin (ra) anlattığına göre O (sav) şöyle buyurmuştur:
    “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” (Müslim, Taharet/14, Hadis no: 233, 1/209. Tirmizí, Salat/160, Hadis no: 214, 1/418)
    Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem diní, hukukí ceza gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına tecavüz edilenden hak helâlliği –eğer mümkünse tabi- istenmesi gerekir.
    Günahlar aslında insana hem diní cezayı, hem de bedenî veya toplumsal cezaları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişiye zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez. Zinanın zührevi hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
    İslâma göre ‘eşyada asıl olan husus mübahlık-helâl olma’ durumudur. Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı şeyler bir nevi az ve istisnaidir.
    İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak istisnadır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir.
    İnsanın nefsinde, ailesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk, huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru sağlamaktadır. (30 Rûm/41)
    Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa, huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhí bereketi azaltır, insandaki iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır. Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa, utanmazlığa sürükler.
    Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum, işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile, inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
    İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır.
    Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden dolayı da günaha düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. (4 Nisa/31, İbnu Mace, Zühd/30, Hadis no: 4248-4249, 2/1419) (Büyük-Küçük günah ayrımı için bakınız: Kebâir)
     
  2. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    Günah
    İnsan binlerce letâifle donatılarak gönderilmiş şu imtihan dünyasına. Bu letâiflerine sınır da konmamış ki imtihan bihakkın gerçekleşebilsin. Akıl, şehvet, gadab kuvveleri başta olmak üzere her kuvvenin dizgini insan iradesine emanet edilmiş. Bu yönüyle insan, hayvandan ayrılıyor. Zira hayvan kendisine verilen sınırlı şeylerle hayatını idâme ettiriyor. Melekler için de kendi mahiyetlerine göre aynı şeyleri düşünmek mümkün.

    Verilen latifelerin sınırsızlığı, insanın ulaşabileceği mertebelerin ve düşebileceği çukurların da nihayetsiz olduğunu gösteriyor. Temel din usûlü eserlerinde denildiği gibi “insan âlây-ı illiyyîne de esfel-i sâfilîne de düşebilecek bir konumda yaratılmış. Âlây-ı illiyyîne yükseltecek olan şeyler, amel-i salih, ibadet-ü tâat, hüsn-ü niyet olduğu gibi; esfel-i sâfilîne indirebilecek şeyler de isyan, âmâl-i seyyie, sûi- niyet gibi davranışlardır. Birincisinden ahiret yönüyle elde edilene sevab, ikincisinden elde edilene de günah denegelmiştir.
    Günah bir yol şaşkınlığı, bir inhiraf, iç dünyada bir deformasyondan ibarettir. İnsanın her nasılsa düşmanlarına boyun eğmesi, hem dünyevi hayatını hem de ahirete ait tablolarını karartmasıdır. İnsanın hedefe, maksuda ulaşmak için yürüdüğü yolda bir çok günah ve günaha teşvik eden âmiller bulunmaktadır. Başta en büyük hasmı şeytan, âdetâ insanın ayağını kaydırmak için kendisini adamış bir varlıktır. Allah huzurunda buna and içmiş ve ilk insanla vazifesine başlamıştır. Sonra nefis ve enaniyet ona eşlik eder. Arkadan da bir çok imtihan unsurları...

    İnsanın yürüdüğü yol, ya cennete çıkacak veya cehennemde son bulacaktır. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)'ın ifadeleri içinde “cennet birçok mekârihle, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmış; cehennem de şehâvât ile, tabiri caizse, nefsin ağzının suyunu akıtan şeylerle sarılmış”. İşte zahire bakıp cennetten kaçmak ve cehenneme koşmanın adıdır günah. Buna karşı koymanın çaresi de güçlü bir irade ve inâyet-i ilâhiyeye sığınmadır.
    Günah insana çok sinsice yaklaşır. Şeytanın ifadeleriyle insanın sağından-solundan, önünden-arkasından, üstünden-altından ona yaklaşır, bir şekilde yolunu bulup ruhuna nüfûz etmek ister. Bazen apaçık bir şehvet olarak, bazen onun iyiliğini düşünen bir arkadaş olarak, bazen mantığın bir neticesi, bazen de affa güven aldatmasıyla yaklaşır. Bunlara karşı gerekli hazırlığı yapmamış, korunma sistemi oluşturmamış bir bünye de bir felçli gibi neye uğradığını anlayamadan kendini günahın içinde bulur ve bir sürü kalbî, ruhî sıkıntılara kendini salmış olur.

    Günah küçük ve büyük olarak da ele alınmış hadis-i şeriflerde. Şirk, anne-babaya isyan, zina, iftira, sihir gibi yediden yetmişe kadar sayılmış büyük olanları. Bunların herbiri insanı devirip altüst edebilecek kadar zehire sahiptir. Küçüklere gelince bunlar, zahiren ve hakikaten küçük değil, büyüklere nisbeten küçük olarak kabul edilmiştir. Zira “herbir günahta küfre giden bir yol vadır.” Küçücük günahından vicdanen rahatsız olan insan, onu gören meleklerin de, onun hesabının görüleceği yer olan ahireti de inkar etmek ister. Dolayısıyla küçük görülebilecek bir günah da yoktur. Büyüklerimiz, “Lâ sağîrate maal ısrar, velâ kebîrate maal istiğfar” demişler: “Israr edilince hiçbir günah küçük kabul edilemez, istiğfarla temizlenince de büyüğü bile kalmaz.”

    Esasen günah fıtratımızın bir gereğidir. İlk insan ve ilk nebiyle bu ortaya konmuş ve çaresi de gösterilmiştir. İsmet yönü mahfuz, Adem nebî'nin (aleyhisselam) ebrar için belki hasene olabilecek davranışı, mukarrebin makamına halel verdiği için günah sayılmış ve ceza olarak da yeryüzüne indirilmişti. Hatasını anlayan büyük nebi hemen tevbeye yönelmiş, inabe ve evbesiyle kendi ufkunda o hatasından arınmaya çalışmıştır. Bazı eserlerde onun kırk yıl hicabından dolayı semaya bakmadığı anlatılır.

    Şeytan da bir günahla bir yola girmişti. Aklının, mantığının, kibrinin, gururunun ve hasedinin bir neticesi olan bir günahla işin içine girdi, girdi ve bir daha da çıkamadı. Günahı günah takip etti ve küstahlığının bir cezası olarak ebedi hüsrana maruz bırakıldı.
    İnsan da günahtan, günahın bulunduğu töhmet noktalarından uzak durmalı, durmalı ama sürçtüğünde de rehberi yine nebi olmalıdır. Hazreti Adem “Rabbim zulmettim” diye inlemiş, Hazreti Yunus aynı ifadelerle yakarışa geçmişti. Hazreti Musa hata ile sebebiyet verdiği bir ölüm için hemen dize gelmiş ve af dilemişti. Kâinatın iftihar tablosu (aleyhissalatü vesselam), geçmişi-geleceğiyle daha baştan affa mazhar olduğu halde kendi ufkuna göre O da bir şeyler bulmuş ve istiğfara yönelmişti. Onları takib eden büyükler de tevbe ve istiğfar kurnalarına koşmuşlar ve günah telakki ettikleri şeylerden arınma yolları aramışlar.

    Günah bir çirkinlikse, ondan daha çirkini de onun günah olarak görülmemesidir. İnsana asıl zarar veren de, günahta ısrar etmek ve ondan kurtulma çabasının olmamasıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), nurlu beyanları içinde, bütün insanların bir takım yanlışlarla, hatalarla karşı karşıya kalabileceklerini ama hata edenlerin en hayırlılarının ise tevbe edenler olduklarını buyurur. Günah, üstünden zaman geçse de unutulmaması gereken bir şeydir. Kalbi günaha karşı bir kuş kalbi gibi tir tir titreyen bir zatın ifadeleriyle “insan otuz yıl önce işlediği bir günahını, otuz yıl sonra hatırlayınca sanki yeni işlemiş gibi bir iç ızdırab duymalı, dize gelmeli ve secdeye kapanmalıdır.”

    Ne mutlu aynı hassasiyeti duyup hayat filminde karartılı bölümler bırakmayanlara...

    Abdullah Kadiroğlu
     
  3. Magrip

    Magrip Hizmet Nimettir. Yönetici

    Katılım:
    11 Ocak 2008
    Mesajlar:
    20.430
    Beğenileri:
    1
    Günahkar !..
    Konuşuyordum ve okuyordum. Hayata dair hükümler veriyordum. İdeallerim vardı; özlüyordum. Geleceğe ait hayaller taşıyordum. Ümidim vardı, hayata bağlanıyordum. Sıradanlığı yeriyor, adaksız yaşamı hakir görüyordum. Sıradan gözüküyordum, lakin kendi inşa ettiğim kalelerde sultan bulunuyordum. Kendi içimde herkesten gizli ümranlarım vardı, oyalanıyordum. Ne oldu bütün bunlar? Nereye gitti hayallerim? Ümidimi neden kaybettim? Hayat neden anlamsız bir akışa dönüştü? Artık hayatımın ideallerimdeki hayat olmadığını anladım. Yazık ki ben ideallerimin insanı değilim. Ben sözlerimin eri değilim. Hükümlerimin meğer içi kofmuş; ben sultan değilim. Neden bu kadar oyalandım? Neden kendimi kendimden bu kadar sakladım?

    Ne uğruna kendimi ve sevdiklerimi aldattım?! Oysaki ne çetin bir irade ile düşmüştüm yola. Keskindim; istiyordum; seviyor ve özlüyordum; umut ediyor ve bağlanıyordum. Bunların hepsi geride kaldı; zaman hakiki tabiatımı gün yüzüne çıkardı. Ben aslında derin bir hipokrisi çukuruna düşmüş münafıktım, kendimi aldatıyordum. Günahlarım bana gerçek beni anlattı. Şimdi hayat heyecansız bir telaştan ibarettir. İdealerim hiç bir zaman erişemeyeceğim kuruntularımdan ibarettir. Yaşam bir hipokrit psikolojisi içinde ümitsiz bir bekleyişten ibarettir. Yaşamak için her gün ayrı bir oyun becermeliyim; maskeli yüzüm ile kendi ruhumu bile kandırıp rahat ettirmeliyim. Yoksa nefes alıp vermek kaldırılmaz bir yük olacak. Yollar artık sarpa sardı; ümmid alacak bir tek ışık hüzmesi kalmadı; hüsnü zanlar, beni ancak buraya kadar aldattı. Yarın gelecek tükürüğü, bari mertlik edip bugünden kendime ben savurmalıyım. Aşağılık benliğimi perdelediğim maskemin gardını ben aşağıya almalıyım. Yakın bir gelecekte yaşayacağım utancı bu günden ben haykırmalıyım: Ben güzel değilim! Ben insan değilim! Ben doğru değilim! Ben günah işledim! Artık ezildim; samimiyetsiz tevbelerden bezdim. Yalancılıktan tiksindim. Bu hipokrisiden kurtulmak istiyorum, lakin bilemiyorum, bulamıyorum: Geriye dönemiyorum; zira gidilecek yolda şüphe yok, istikametim doğrudur. İleri de gidemiyorum. Çünkü takatsizim, halsizim, bitkinim. Muhtacım, çaresizim, ümitsizim. Sanki çukura düşmüş karıncayı seyreden insan gibiyim; nefsim esfel-i safilin çukuruna düşmüş, çıkamıyorum. Belki çıkış çok kolay ama beceremiyorum. Ya da üstünü başını toza çamura bulaştırmış çocuk misali; anası işlediği haltları görmeden o kendini gösteriyor, belki cezası hafifler ya da afvolur diye. Hayatımın özeti o şahsın yüzüme savurduğu sözde yatıyor: ‘E pes doğrusu!’: Bu söz şaşkınlıkla karışık bir tahkir ifadesidir. Bu sözde bir ‘Senden beklemezdim!’ şaşkınlığı, bir de insanı bir paçavra gibi kenara savuran ‘Ben senden ve yaptıklarından beriyim!’ edası vardır. Aslında bu söz benim hesap günü duyacağım sözdür. Bu söz defterler dürülürken sayfamda okuyacağım sözdür. Bu söz kandırdığım dostlarımın yanımdan geçerlerken bir tükürük gibi yüzüme savuracakları sözdür. Bu sözü duymaya alışmalıyım. Kendimi kabullenmeye çalışmalıyım. Gerçekle yüzyüze gelmekten korkmamalıyım. İzzetim vardı; günahlarım sebebiyle onu kaybettim. Şimdi bir çıkış yolu arıyorum. Bunu irademde bulamam. Çünkü iradem bir alkoliğin iradesi kadar mefluçtur. Yarın tekrar düşeceğinden emin olan biri nasıl yeniden doğrulabilir ki! Bu zamana kadar binlerce nakavt olmuş bir irade kendinde yeni bir hamleye nereden güç bulsun! Hazret-i Adem’in bir ömür boyu başını semaya kaldırmadığı söyleniyor; utanmış. İşlediği zellenin hacaleti ile ruhu bir ömür baskı altında kalmış. Nice abidler gelmiş, ölüm döşeğine çakıldıklarında ağlamaya durmuşlar.

    Sormuşlar, ölümden mi korkuyorsun? Hayır demiş, imansız gitmekten endişe ediyorum. Endişe etmişler, korkmuşlar, utanmış ve çaresiz kalmışlar. Peki ben ne yapacağım? Bu zamana dek binlerce defa tevbesini bozmuş tevbezede olarak ben ne yapacağım? Yeni bir tevbenin ne kıymeti olabilir ki! Benim için bir ikinci günaha kadar kendini aldatmanın yoludur tevbe. Kendini rahat hissedersin; derken yeri ve zamanı gelince tekrar günah işlersin. Bir kısır döngü. Tevbe etmiş insan tekrar günah işler mi!?

    Ey günah işlemek suretiyle öz nefislerine zulmetmiş kullarına Benim Kullarım diye hitap eden Benim Rabbim! Günahlarımın hacalet ve ağırlığına rağmen tekrar kapına yanaşmak istiyorum. Senin sevgin olmadan, bana kızmadığından emin olmadan yaşayamam. Günahlarımın yükü ağırdır, kadıramıyorum; lakin senin hoşnutsuzluğun daha ağırdır, onu hiç kaldıramam. Ya Rabbi! Bir mahcup derbeder olarak rahmetini bekliyorum. Ey güzel Rabbim, her şeye rağmen ben seni özlüyorum. İşlediklerimden dolayı özür diliyorum. Ne olur tut beni! Küçük bir çocuk gibi ayaklarım birbirine dolaşıyor, doğrulamıyorum; ne olur tut beni! Ben bitap düşmüşüm ne olur sen ayağa kaldır beni!

    Ey benim güzel Rabbim, toy bir gençken ideallerim vardı, bağlanmıştım. Bir sultan olacağım diye kendimi aldatmıştım. Ancak yıllar sonra farkına vardım ki, tuttuğum ideallere ermem benim için hayalmiş. Şimdi sultan değil, bir kapıcı olmak istiyorum. Bütün günah ve kusurlarıma rağmen Sen’inle olmayı, Sen’den ayrı kalmamayı arzu ediyorum. Ey benim Rabbim, bende hayırla şer içiçe geçti; kimi zaman San’a yönelik beliren arzu ile Sen’i nisyan, et ile tırnak gibi birbirine girdi; Ey benim Rabbim, Sen geceden gündüzü, yaştan da kuruyu çıkarırsın; bir nazarınla kömürü elmas ve dilersen ben gibi bir rezili de vezir yaparsın. Ben kendimi San’a bırakmak istiyorum; Sen’in terbiyeni ruhumda duymak istiyorum; güzelliklerimle değil, hacaletimle, kederimle; acziyetim ve fakriyetimle Sen’in dikkatini çekmek istiyorum. Ey bilmediğim yerde, kimsenin görmediği mekanda, bilmediğimiz nice mahlukatını doyuran, ihtiyaçlarına cevap verip onları yanlız bırakmayan kimsesizlerin Rabbi, benim Rabbim! Topraktaki solucanı görüp gözettiğin gibi beni de gör ve gözet! Bir serçenin cik ciklerine cevap verdiğin gibi, bu kendini bilmezin kıymetsiz, değersiz, samimiyetsiz dönüş denemelerine de cevap ver! Ya Rabbi, ey Rabbim! Tekrar düşmekten korkuyorum; hakikat o ki, korkmalı değil titremeliyim, lakin beceremiyorum. Ya Rabbi, altında kalıp ezildiğim, bir türlü keyfiyetince eda edemediğim bu yüce duyguları eda eder hale getir. Sana karşı yaptığım bu hatalardan beni kurtar. Korktuklarımdan emin kıl. Ey Rabbim, bana kıvrım kıvrım hayat geçirtecek muhasebe duygusu, hiç bir zaman da yılmayacak bir yaşama sevinci bahşet!

    Ey yağmuru yağdıran, aç toprakları suya doyuran Rabbim! Ümmet-i Muhammed içinde ben gibi düşenler, ben gibi süt dökenler ihtimal ki vardır; onların da günaharını bağışla, onları da rahmetine doyur. Ey Rabbim, her ne kadar günahım ferdi ise de, ümmet-i Muhammed’in bir ferdi olmam hasebiyle bir anlamda umumidir. Yıllardır, belki de yüzyıllardır ferd ferd işlediğimiz müterakim günahlar bugünkü derbeder halimizin gerekçesi mahiyetindedir. Lakin Ey Rabbim, Sen Kur’an’ında güzel amelleri içlerindeki en güzellerinin seviyesinden bilip, güzeli en güzel gibi kabul edeceğini vaad buyuruyorsun. Ne olur Ya Rabbi, bizi de ben gibi günahkarlar değil de, içimizdeki evvablar, gönlü yanıklar, tevbesi masivadan Sana değil, Sen’den yine San’a olanlar seviyesinden telakki buyur, öyle kabul et! Bu dağınıklığımıza, bu derbederliğimize, bir ümmet-i mükedder olan Hazret-i Muhammed ümmetine imdad et! Ya Rabbi, bizler topyekün bir ümmet olarak Rasulüne gönderdiğin ‘Rabbin seni terketmedi ve sana gönül koymadı!’ nidasına muhtacız. Ya Rabbi, göklerin kapılarını aç ve bize bu müjdeyi, yağmurunu gönderdiğin gibi gönder ve boca et! Ya Rabbi, içimizde bağrı kavruklar vardır; gözü yaşlılar vardır; suzişi niyazlılar vardır; güzel güzel kulların vardır; daha analarının göğsünde süt emen ümit tomurcukları bebeler vardır; bizi topyekün bir ümmet olarak onlar gibi kabul et ve bize rahmet et!

    Ey rahmeti kendi zatına yazan ve Hazret-i Muhammed Aleyhisalatu Vesselamı alemlere rahmet diye bize yollayan Rabbim! Bizim peygamberimiz bize karşı pek rakik ve müşfiktir. Uzun zamandır yaşadığımız bu kusuf devresi ona pek ağır gelmektedir. Öyle görünüyor ki, ahirette ‘Ashabcıklarım, ashabcıklarım!’ diyerek yana yakıla ardları sıra koşup haklarında mağfiret dileneceği ümmeti ben gibi günahkarlardan çıkacaktır. Bizlerin o pek rauf Sultan-ı Kainatın huzuruna varacak yüzü yoktur; lakin bu kırık ve yıkık gönüller yine de ona salat ve selam etme heyecanı ile doludur. Ya Rabbi, Ey Rabbimiz, bizim adımıza Efendimize meltemler sesi ile, bülbüller nağmesi ile, gönüllerin ahı ile, gözlerin yaşı ile, seherlerin efsunu, Ramazanın muştusu ile salat et ve selam eyle.

    Ya Rabbi, Ey Rabbimiz, biz günahkar bendelerini Habibine bağışla!

    Süleyman Eriş
     

Sayfayı Paylaş