(*)...Duâ...(*)

Konusu 'Dua ve Önemi' forumundadır ve keşifçi tarafından 5 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. keşifçi

    keşifçi islamseli

    Katılım:
    15 Ekim 2009
    Mesajlar:
    2.995
    Beğenileri:
    1
    (*)...........Duâ............(*)

    [​IMG]
    Mürşid-i kâmilin sâliki yönlendirme husûsunda başvurduğu vâsıtalardan bir diğeri de duâdır. Bu da, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine ittibâdan doğmuş olan bir keyfiyettir.
    Bilindiği üzere Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, müslüman olmadan önce, tasavvur olunabilecek kötülüklerin en müthişi olan Hazret-i Peygamberi katletme cürmüne azmetmişti. Fakat, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in daha evvel vâkî olan bir duâsı bereketiyle bu cürmünden vazgeçip hidâyete erişmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında buna benzer vak’alar pek çoktur.
    Yine mâlum olduğu üzere Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den, Taif muhâsarasında müslümanlara pek çok zâyiât verdirmiş olan Sakîf kabilesine bedduâ etmesi istenildiğinde o Rahmet Peygamberi, onların hidâyeti için duâ etmiş ve bu duânın bereketiyle kısa bir müddet sonra o kabîle müslüman olarak huzûr-ı Rasûlullâh’a gelmişti.40
    Şeybe adında bir sahâbe şu vak’ayı anlatmaktadır:
    “Huneyn günü Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le berâber harbe iştirâk ettim. Fakat müslüman olduğum ve peygamberi kabul ettiğim için değil, sâdece Hevâzin kabilesinin Kureyş için asker toplaması ve savaş açması zoruma gittiği için savaşıyordum. Muhârebe esnâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le berâber bulunurken kendisine:
    “– Ben siyah beyaz (ala) atlar görüyorum.” dedim.
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
    “– Şeybe! Müslümanların yardımına gelen bu atları ancak kâfirler görür.” buyurdu. Sonra elini sırtıma vurdu ve:
    “– Yâ Rabbî! Şeybe’ye hidâyet ver.” diye duâ buyurdu. İkinci ve üçüncü sefer aynı duâyı tekrarlayarak sırtıma vurdu. Üçüncüsünde elini sırtımdan kaldırdığı zaman yeryüzünde bana O’ndan daha sevimli başka bir kimse yoktu.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 333)
    Meşhûr râvî Ebû Hureyre’nin annesi de îmân etmesi yönünde oğlunun müteaddid teklîflerini reddetmiş bulunduğu hâlde, sonunda Hazret-i Peygamber’in duâsı bereketiyle hidâyete ermiştir.41
    Duânın bu müessiriyeti Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vârislerinde de âzamî derecededir. Bu da, bereketli bir tasarruf, yâni ıslah vâsıtasıdır.
    Duâ, her hâlükârda bir netîce hâsıl eder. Eğer duâdaki talep, “kader-i mutlak”a muhâlif olup da bu sebeple neticesiz kalırsa onun mukâbilindeki ilâhî ikram âhirette tecellî eder. Bu husus da hadis-i şerîflerle sâbittir.42
    Diğer taraftan duânın bir bereket hâsıl edebilmesi için mutlakâ yüksek ve sâlih bir şahsiyetten sâdır olması da şart değildir. Yeter ki duâ, hâlisâne ve cidden arzu edilerek yapılmış olsun. Bu takdîrde bir mümin kardeşi için, günahkâr bir müminin duâsı dahî büyük bir kıymet ifâde eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kulu ne kadar günahkâr olursa olsun, ondan vazgeçmiş değildir. Şâyet öyle olsaydı, kusurlu birinin hatâsını söylemeyi “gıybet” nâmıyla büyük bir günah olarak îlân buyurmazdı.
    Bu sebepledir ki -hasbe’l-beşer- günahtan sâlim olamayan kimselerin “Benim duâmdan ne çıkar!” düşüncesiyle, ümmet-i Muhammed’e ve sevdiklerine duâda bulunmaktan imtinâ etmeleri, doğru bir davranış değildir. En günahkâr bir kulun bir başkasına duâsı dahî, hâlisâne ve kendisi için istiyormuşçasına olduğu takdirde, fevkalâde makbûl olabilir. Cenâb-ı Hak, dilediği kulunun duâsını kabul eder.
    Bu vesîle ile duânın başka husûsiyetlerinden de bir nebze bahsetmek faydalı olacaktır.
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, müminlerin birbirlerine gerek huzurlarında ve gerekse gıyablarında duâda bulunmalarını her fırsatta tavsiye etmişlerdir. Umre için kendisinden izin isteyen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:
    “– Bizi de duânda unutma kardeşim!” (Tirmizî, Deavât, 109; Ebû Dâvud, Vitr, 23) buyurarak ondan duâ talep etmiştir.
    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu iltifâtkâr talep karşısındaki hâlini:
    “– O kadar sevindim ki sanki dünyâlar benim oldu.” cümlesiyle ifâde etmiştir.
    Şüphesiz ki Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allâh katında mahlûkâtın en şereflisidir. Öyle olduğu hâlde o Varlık Nûru, ashâbından duâ taleb etmiştir. Bu durum kemâl ehli olan zâtların, makâm itibâriyle kendilerinden daha aşağı seviyede bulunanların duâlarından da istifâde edebileceklerine bir işârettir.
    Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:
    “– Tâbiînin en hayırlısı Üveys adlı biridir. O, Allâh’a yemîn etse, Cenâb-ı Hak onu yemîninde mutlaka sâdık çıkarır. Artık sizden kim onunla karşılaşırsa, o sizin için mağfiret talebinde bulunsun.”43
    buyurmuş, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da bilâhare Veysel Karânî Hazretleri’yle karşılaşıp duâsını talep etmiştir.
    Görüldüğü üzere fazîlet ve takvâ sâhibi sâlih zâtlardan belâ ve sıkıntıların def’i ve hayırların celbi için duâ talebinde bulunmak, bizzat Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetine tavsiyelerindendir. (alıntı)

     

Sayfayı Paylaş