Belağat 2.Kitap

Konusu 'Arapça öğrenmek' forumundadır ve gullerderya tarafından 4 Haziran 2009 başlatılmıştır.

  1. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    Bu Kitabı indirmek isteyenler buyrun indirme linki:
    :arrow:http://www.islamseli.com/dini-kitaplar/25831-belagat.html



    BELAGAT. 1
    KUR'AN EDEBİYATI1
    Önsöz. 1
    Giriş. 1
    I. Fesahat2
    II. Belagat6
    III. Üslûp. 6
    BELAGAT



    KUR'AN EDEBİYATI


    Önsöz


    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
    Hamd, o Allah'a mahsustur ki, edebiyatçıların ifâdesi âyetlerinin mâna­larım kapsamaktan ve dilleri onun eşsiz edebî san'atlarmı açıklamaktan âciz kalmıştır.
    Araplar içinde en fasîh konuşan, belâğat'm iki tarafı sayılan icaz (sözü kısaltma) ve itnâbı (sözü uzatma) bilen Peygamberimize, doğru yolu gösteren, hakikata, mecazı katan onun âlına ve ashabına salât ve selâm ol­sun.
    Bu kitap, "Belagat İlmi"nin üç ayrı şubesi olan "Beyân", "Me'ânî" ve "BedV" hakkında yazılmış olup kolay ve rahatça anlaşılan, usandırıcı uzat­malardan ve mânayı bozan kısaltma gibi ayıplardan beridir. Bu kitabı te'lif ederken en kolay tertip şekli ile en açık üslûp takip edildi. Belagat ilminin kaidelerinin özeti ve bu ilmin ana konuları bu kitapta toplandı.
    Genel olarak misaller "el-Belâğatü'l-vâzıha", "Delîlü'l-Belâğati'l-vâzıha", "el-Câmi"',"'Ulûmü'l-belâğa", "Cevâhirü'l-belâğa"', "Ilmü'l-Me'ânî", "II-mü'l-Beyân", "İlmü'l-Bedî"'', "el-Belâğatü'l-'arabiyye", "Mu'cemü'l-belâ-ğati'l-'arabiyye" ve "Mu'cemü'l-mustalahati'l-belâğiyye" gibi modern bela­gat kitaplarından alındı. Ayrıca klasik belagat kitaplarından da en çok "Miftâhü'l-'ulûm"\ "el-İzâh", "el-Mutavel" ve "Muhtasar ü'l-me'anî" gibi eserlerden istifâde edildi. Şiirler, âyetler ve diğer misallerin tamamı hareke­li olarak yazıldı. Her bölümün baştarafında, verilen misâllerdeki edebî san'atlar hakkında açıklamalar yapıldı. Her konunun sonunda, o konu ile il­gili birkaç âyet misâl olarak verildi. Bu âyetlerdeki edebî san'atlar hakkında; "el-Bürhân", "Mu'terekü'l-akrân", "el-îtkân'\ "Safvelü't-tefâsîr" ve "et-Tefsîrü'l-münîr" gibi eserlerdeki ilgili yerlere işaret edildi. Bazı ko­nularda; Hadislerden ve Darb-ı mesellerden de misaller verildi. Kitabın hacmi çok büyük olacağı endişesi ile az miktarda Türkçe misal verilmiş. Fakat Farsça misaller verilmemiştir.
    Şiirler ve âyetler tercüme edilirken metne bağlı kalmaya azamî dikkat gösterildi. Dipnotlarda her konuda dipnot numarası müstakil olarak verildi.
    Konuları fazla uzatmamak ve okuyucuların değerli vakitlerini boşa har­camalarını önlemek gayesiyle, onların fazla ihtiyaç duymadıkları birçok bilgi ve alt konular bu kitaba alınmamıştır.
    Özellikle Kur'ân-ı Kerîm'deki ve diğer arapça metinlerdeki edebî sanat­ları öğrenmek gayesi ile bu kitapta okuyuculara bir nebze hizmet etmişsek kendimizi bahtiyar sayıyoruz.
    Çalışmamızda; beşeri ve teknik za'aflardan dolayı bazı yerlerde muhte­mel hatâ ve eksikliklerin okuyucu tarafından müsamaha ile karşılanacağını umuyoruz. Muhtemel hatâları tesbit eden okuyucuların, bu hatâları yazılı olarak tarafımıza bildirmelerini temenni ediyoruz. ;
    Bu kitabın tashihinde maddî ve mâ'nevî yardımlarından istifâde ettiğim mesaî arkadaşım Dr. Rahmi Yaran, Yard. Doç. Dr. Nedim Yılmaz ve diğer zatlara, kitabın basımını üstlenen Rağbet Yayınları yetkililerine teşek­kürlerimi sunuyorum. Bu kitabı, faydalı ve bereketli kılmasını Yüce Allah'tan temennî ediyorum.
    Yard. Doç. Dr. Nusrettin BOLELLİ
    M. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi[1]

    Giriş


    Bu bölümde, kelimenin fesahati, tenâfür-i hurûf, kıyasa aykırı olması, garabet, kulağı tahriş etmesi gibi fesahatin özellikleri; kelâmın fesahati, tenâfür-i kelimât, atıf yapılmadan fiillerin ardarda gelmesi, za'f-ı te'lîf, lafzı ve ma'nevî ta'kîd, tekrarın çokça yapılması, sıfat tamlamalarının peşpeşe gelmesi, zincirleme isim tamlaması; mütekellimin feshahatı; Belagat, kelâ­mın belagatı, müteke ilim inim belagatı; İlmî, edebî ve hitapta kullanılan üslûplar ele alınarak incelenecektir. [2]

    I. Fesahat


    Fesahat: sözlükte; açık olma ve ortaya koyma mânasını ifâde eder. Çocuk, açık, düzgün ve anlaşılır bir şekilde konuştuğunda; denilir.[3]
    Yüce Allah, Hz. Musa'nın dilinden şöyle buyurmuştur: «Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düz­gündür.[4]
    Sabah, ortalık aydınlandığı zaman denilir.[5]
    Istılahta ise; "Fesahat", sözün ses ve mâna kusurlarından arınmış ol­masıdır. Fasih söz, mânası kolay anlaşılan, rahat telaffuz edilen, dizimi mükemmel olan sözdür.[6] Bundan dolayı fasîh bir konuşmada veya yazıda bulunan her kelimenin sarf kurallarına uygun olması, mânasının açık ve anlaşılır olması, tatlı ve akıcı olması gerekir.
    Bir kelime, ancak meşhur yazarlar ve şairler tarafından kullanılması alışkanlık haline gelirse bu niteliklere sahip olur. Çünkü o kelime yukarıda geçen bütün mükemmellik vasıflarım ve iyi nitelikleri tamamlamakla güzelliğe sahip olduğu için onların dillerinde dolaşmış ve kalemleri ile yazılmıştır.
    Şüphesiz ki düşüncelerin durumu; yiyecek, içecek, ilaçlar ve diğer istek ve ihtiyaçların durumuna benzer. Bunlardan bir kısmı tabiatı ile tatlıdır, bir kısmı, ekşidir, bir kısmı acıdır, bir kısmı pürüzsüz, bir kısmı katıdır, bir kısmı yumuşaktır, bir kısmı serttir ve bir kısmı da mide bulantısına sebep olup kusturucudur, bir kısmı da şehveti tahrik eden ve ağzı sulandırandır.[7]
    Kelimelerin güzelliğini ve akıcılığını bilmede ve onda bulunan kabalık yönlerini ve tiksinilecek görüntüleri birbirinden ayırmada yegane dayanak zevk-i selimdir. Çünkü kelimeler seslerden oluşur. Bülbülün sesiyle coşan ve papağan ile karga sesinden nefret eden kimse, garip olan, kulağı tahriş eden ve dile ağır gelen harfleri kapsayan kelimeden nefret eder ve tiksi­nir.[8]
    Fesahatin kapsamı: Fesahat, kelimede, kelâmda (sözde) ve müte-keliimde bulunan bir vasıftır.
    1- Kelimenin fesahati: Bir kelimenin fasîh olması için, onun;" tenafür-i huruf'tan, "kıyas'a aykırı olmak"tan, "garabet" ten ve "kulağı tahriş etmek"ten salim olması, gramer kurallarına uygun olması, edebiyatçılar tarafından çok kullanılması, halk tarafından da fazla kulIanılmayan bir söz olması gerekir.[9] Şimdi bu ifâdeleri tek tek ele alalım:
    a) Tenafür-i hurûf: Konuşanın diline ağır gelen; din­leyicinin kulağına hoş gelmeyen ve kelimenin telaffuzunu güçleştirmeye se-beb olan bazı harflerin bir kelimede toplanmasıdır.[10]
    Mesela: Sert toprak için deve dikenine kurbağa sesine tatlı temiz suya demek gibi. Ve ayrıca;
    «Arkayı süslemekte olan sevgilinin o kömür gibi siyah ve sık, hurma sal­kımı gibi gür olan saçlarının saçbağı kısmı, basın yukarılarına doğru top­lanıp bağlanmış ve saçın (sık ve gür olmasından dolayı) bağlı olan bölük­ler bükülü ve sarkık olan diğer iki bölük saçların arasında kaybolarak gözükmemektedir.» beytinde "bükülmüş ipler" mânasına gelen; kelimesi gibi/[11]
    Yağmurlu bulut için kullanılan; kelimeleri, kolay talaf-fuz edilip kulağa hoş gelirler. Fakat aynı mâna için kullanılan keli­mesinin hem talaffuzu zordur, hem de kulağa ağır gelir/[12] Sesi gür olan adam/[13] Bunların benzerleri arapça kelimeler içinde çoktur. Onlar, sağlam zevk ile anlaşılabilirler.
    b) Kıyas'a aykırı olması: Kelimenin, dil kaidelerine aykırı olmasıdır/[14]
    Mesela: el-Mütenebbî'nin (Ahmed b. Hüseyin)(Öl.354/965),[15] aşağıdaki şiirinde bulunan kelimesi gibi:
    «Eğer bazı insanlar, devlet için bir kılıç gibi iseler, insanlar içinde, bora­zan ve davul gibi ( yani içi boş olan hünersiz) kimseler de vardır.) »
    Çünkü Arap Dilbilgisi kurallarına görekelimesinin kırık çoğulu değil, olmalıdır.[16]
    Yine el-Mütenebbî'nin aşağıdaki şiirinde bulunan kelimesi de böyledir:
    «Oğullarım, gerçekten alçak ve (benimle) ilgilenmeyen kimselerdir. Kalb-lerinde bana karsı hiç sevgi yoktur.» Kaideye göre; sözkonusu kelimenin idgam ile şeklinde gelmesi gerekir/[17]
    Ayrıca Ebu'n-Necm el-Fazl b. Kudâme'nin (Öİ.13O/747),[18] aşağıdaki beytindeki kelimesinde de tenâfür vardır.
    «Hamd, Yüce, Celîl, Vâhid, Ferd, Kadîm, Evvel olan Allah'a aittir.» Bu beyitteki kelimesinin de şeklinde idgamla gelmesi gerekir/[19]
    c) Garabet: Mânası (herkes tarafından) bilinmeyen ve Arap edipleri tarafından nesir ve şiirlerinde kullanılması alışkanlık haline gelm­eyen bir kelimenin kullanılmasıdır/[20]
    Meselâ: Merkebinden düşen ve etrafında insanların toplandığını gören İsâ b. Ömer (öl.149/766),[21] onlara seslenerek şöyle demiş:
    «Size ne olmuş cin çarpmış birisinin başına toplandığınız gibi başıma toplanmışsınız? Ben­den uzaklasınız.»
    İsâ b. Ömer, bu sözlerinde; Toplanma mânasını ifade etmek için î£î<£ ; uzaklaşmak ve dağılmak için kelimelerini kullanmış tır.[22]
    Ru'be b. Abdullah el-'Accâc (öl. 145/762),[23] bir medhiyede şöyle demiş: " ve kömür gibi siyah saçı ve inceliği ve düzgünlüğü ile"es-Süreycî"adındaki demircinin yaptığı kılıca benzeyen burnu.(Veya parıltı&shy;sında ve saçtığı ışıkta lambaya benzeyen burnu.)»
    Şâirin, Recez veznindeki bu şiirinde geçen… kelimesinde garabet vardır/[24]
    d-Kulağı tahriş etmesi:
    Yâni; kelime, kulağa hoş gelen, kaba olmayan ve kendisinden nefret edilmeyen bir şekilde olmalıdır/[25]
    «O kibirlendi. Halbuki onlar, hiçbir zaman bu huylanyla iftihar etmezler. Onlarda, soyca asaletlerine delâlet eden bazı huylar vardır. »
    el-Mütenebbî'nin, bu beytinde kullandığı kelimesi, kulağı tahriş eder. Halbuki bu kelime yerine aynı mânaya gelen kelimesini kul-lansaydı kulağa hoş gelirdi/[26]
    2- Kelâmın (cümlenin) fesahati : Cümlede bulunan kel&shy;imelerin fasîh olmalarıyla birlikte, buna ilâveten cümlenin; "tenafür-i keli-mat"tan,"za'f-ı te'lif'ten, lafzî ve mâ'nevî "ta'kîd"den,"fazla tekrar"dan, peşpeşe yapılan "izafetlerden" ve ardarda gelen "sıfatlardan" salim olmasıdır.[27] Başka bir ifâdeyle; kelimeleri kolay, mânaları açık, dizimi mü&shy;kemmel, lafızları birbiriyle uyumlu, kelimeleri fasîh, tiksindirici ve yap&shy;macık olmaktan uzak; Arapça sarf ve nahiv kurallarına aykırı olmayan ke&shy;lime ve terkiplerinde Arapça konumundan çıkmayan; içinde "tenâfür-i ke-limât", "za'f-ı te'lif" ve "lafzî ve ma'nevî ta'kîd", fazla tekrar, peşpeşe gelen izafet ve ardarda gelen sıfatlar bulunmayan sözlere fasih sözler denilir.[28]
    Cümlenin fasîhliğine zarar veren unsurlar şunlardır:
    a) Tenâfür-i kelimât; Bu, bazı kelimelerin yanyana gelmesi ile sözün kulağı tahriş etmesini ve dile ağır gelmesini ve talaffuzu-nun zorlaşmasını gerektiren bir vasıftır.[29]
    Mesela:«Harb'in mezarı ıssız bir yerdedir. Harb'in mezarının yakınında hiçbir me&shy;zar yoktur.»[30]
    «O cömerttir. Onu övdüğümde, insanlar da benimle birlikte onu över. Fa&shy;kat onu kınadığımda, ben yalnız başına onu kınarım.»[31]
    b) Atıfsız fiillerin ardarda gelmesi: el-Mütenebbî'nin, Seyfüddevle'yi
    övdüğü aşağıdaki şiirinde olduğu gibi:
    «Affet, bağış ver, toprağım bağışla, bineğinle taşı, yücelt, teselli et, ardar&shy;da bağışla, (ikinci kez yaptığın bağışını) artır, gönül rahatlığı ile iyilik et, güler yüzlü ol, ihtiyaç fazlasını bağışla, yaklaştır, sevindiren şeyleri yap, yakınlarına bağışta bulunarak ilişkini sürdür!» [32]
    c) Za'f-ı te'lîf: Bir sözün, meşhur olan nahiv kurallarına aykırı olmasıdır. Arapça Dilbilgisi kurallarına göre bir kelimenin yerine za&shy;mir kullanılabilmesi için, o zamirin merciinin daha önce zikredilmiş olması veya zikredilmese bile, kelimelerin cümle içinde sıralanışına göre daha önce zikredilecek bir konumda olması gerekir.[33]
    Hassan b. Sâbit'in (öl.54/674),[34] şu şiirinde bu kurala uyulmamıştır.
    «Şayet şeref (insanlardan) birisini, ebedî kılsaydı, (hayatı boyunca ömrü&shy;nün uzamasını ve bu dünyada kalmasını sağlasaydı) Mut'im (b.f Adî)'nin cömertliği onu ebedîleşüridi,»[35] Bu şiirde, kelimesindeki zamir, daha sonra gelecek Mut'im'e işaret eder. O, mefulün bihi olduğu için geride bulunması gerekir[36]
    «Hizmetçisi Zeydi dövdü.» Bu misâldeki zamir, cümle&shy;nin sonunda bulunan kelimesine işaret eder. Lafzen ve mâna açısından geride bulunan bir kelimeye, zamirin işaret etmesi cumhura göre caiz değil&shy;dir.[37]
    Şâirin, aşağıdaki beytinde lafız ve rütbe (mâna) bakımından önce geçme&shy;miş olan bir söze, zamir ile işaret etmesi de böyledir.
    «Ebu'l-Ğaylan'ın (bir çeşit cindir) oğulları, kendisinin ihtiyarlığı ve onlara daha önce yaptığı iyilik yüzünden onu Sinnimâr[38] gibi cezalandırdılar.[39]
    d)Ta'kîd: Kelamın kasdolunan mânayı ifâde edebilme im-kanından uzak olması kasdolunan mânaya gizli bir şekilde delâlet etmesidir. Bu da iki kısımdır:
    aa) Lafzî ta'kîd; Bazı lafızların öne geçirilmesi, son&shy;raya bırakılması veya lafızları birbirinden ayırmak suretiyle, lafzın, kasdo&shy;lunan mânayı ifâde etmemesidir. Buna lafzî ta'kîd (ta'kîd-i lafzî) denir.[40] el-Ferazdak'm (Hemmâm b. Galip) (öl.HO /728),[41] Hişâm b. Abdiil-melik'in dayısı İbrahim b. Hişâm b. İsmail el-Mahzûmî'yi methettiği şu şirinde olduğu gibi:
    «insanlar içinde bir padişah müstesna, faziletlerde ona benzeyen hiçbir canlı yoktur. (Zaten) o padişahın (Hişâm b. Abdulmelikin) annesinin ba&shy;bası, onun da (İbrahim'in de) babasıdır.» (Yani kızkardeşinin oğlundan (Hişâm'dan) başka hiç kimse onun gibi olamaz).[42]
    Bu ibarenin normalde şöyle olması gerekir: Bu şiirde mübtedâ ve haberin arasına, onları birbirinden ayıran yabancı bir kelime olan kelimesi girmiş; sıfat ve mevsuf arasına, onları birbirinden ayıran yabancı bir kelime girmiş. Müstesna müstesna minhden önce gelmiş. Ayrıca bedel ve mübdelün minh arasına bir çok kelime girerek onları birbirinden ayırmıştır. kelimesi, edatının ismidir, ibaresi bu edatın haberidir.[43] Konuyla ilgili başka bir misâl:
    Bu ibarenin aslı şöyledir
    " Muhammed, kardeşiyle beraber sadece bir "kitap okudu[44] "Manevî (mâna yönünden) ta'kîd Böyle bir ta'kîd, kendisinden ne kasdedildiği anlaşılmıyan bazı mecaz ve kinayelerin kul&shy;lanılmasıyla meydana gelir.[45] Mesela Padişahın casuslarını kasdederek;
    "Padişah, dillerini (casuslarım) şehre yaydı," demek gibi. Bunun doğrusu; «Casuslarını yaydı». dır.[46]
    İkinci bir örnek olarak şâir'in şu beytini gösterebiliriz:
    «Yakın olabilmeniz için, artık evimin sizden uzak olmasını isteyeceğim. Gözlerim, kurumak için göz yaşlarını dökmektedir. (Yâni şimdiye dek size ne kadar yaklaşmak istediysem de sizden uzaklaştım. Şimdi ise size yak&shy;laşabilmek için uzaklaşmayı arzu edeceğim.)" Şâir, gözün kuruması ile, se&shy;vinci kasdetmiş. Halbuki gözün kuruması ile, kinaye yoluyla, üzülürken ağlamamak kasdedüir.[47]
    Ta'kîd-i ma'nevîye bir başka örnek de şu beyittir:
    «Korku anında, yüzünü uzun hurma dalları ile kapatmış olan ata binerim.» Bu şiirde, atın alnındaki kılların uzunluğundan bahsediliyor. Halbuki böyle bir at, Arap-larca muteber ve soylu sayılmaz. Ayrıca bu şiirde at, çevikliğinde çekir&shy;geye benzetiliyor.[48]
    e) Tekrarın çokça yapılması:
    Bir sözde, bir kelimenin, kasdedilen mânasının anlaşılmasını zor&shy;laştıracak şekilde veya zihinde faydası olmadığı halde birkaç defa tekrarlan-masıdır. Mânayı anlamayı zorlaştıran veya herhangi bir fayda mülahaza edilmeden tekrarlanan lafız; fiil, isim, zamir ve edat olabilir.[49] Şairin aşa&shy;ğıdaki beytinde olduğu gibi:
    «Eğer sen, sen sırrı gizleseydin, (Böylece) Sen, olduğumuz ve olduğun gibi olurdun. Fakat bu olmadı.»[50]
    f) Zincirleme isim tamlamasının olması:
    İzafet terkiplerinin birkaç tanesinin peşpeşe zikredilmesinden doğan fesahat arızasıdır. [51]
    Aşağıdaki beyitte ilk dört kelime, izafet terkipleri ha&shy;linde ardarda zikredilmiştir:
    büyük kayalığın kumluğunun güvercini, öt! Çünkü sen, Su'âd tarafın&shy;dan görülebilir ve duyulabilir bir yerdesin.»[52]
    g) Sıfatların peşpeşe gelmesi :
    Bir ibarede birkaç sıfatın ardarda zikredilmesinden doğan fesahat arızasıdır.[53] el-Mütenibbînin, Abdullah b. Horasan et-Tırablusî için söyle&shy;diği şu medhiyesinde olduğu gibi:
    «O, nice yakın, uzak, seven, buğzeden, neşeli, soylu; tatlı, acı, yumuşak ve hırçındır. »[54]
    Özetle cümleyi oluşturan kelimelerin dile ağır gelmeyen, kulağı tahriş etmeyen, konuşanı ve dinleyiciyi usandırmayan, garip olmayan sözlerden oluş-maları gerekir. Mânasını anlamak için sözlüğe bakmayı gerektirmeyen ve anlaşılması için zihni yormaya gerek kalmayan garip kelimelerden ve dil kurallarına uygun olmayan kelimelerden yani gramer kurallarına ve kıyasa aykırı olan sözleri içermeyen kelimelerden meydana gelmesi gerekir. Sö&shy;zün tatlılığını ortadan kaldıran ve nefrete sebep olan tekrarların içinde bu&shy;lunmadığı; aradarda gelen izafet tamlamalarının olmadığı; halkın anlaya&shy;cağı ve edebiyatçıların takdir edeceği güzel üslûbu seçmek, çirkin ve halk tarafından çokça kullanılan sözleri kullanmaktan sakınmaktır. [55]
    3- Mütekellimîn fesahati: Hangi maksatla olursa olsun, mütekellimin meramını fasîh bir kelamla açıklayabildiği bir kabiliyettir. [56]
    Hz. Ebu Bekir'in (Öİ.13/634)[57] halife olduğunda yaptığı şu konuşma&shy;sında olduğu gibi:
    «Sizin en hayırlınız olmadığım halde size idareci olarak tayin edildim. Şayet bu işi iyi yaparsam bana yardım ediniz. Kötü yaparsam hatâlarımı düzeltiniz! Doğruluk emânet, yalan hiyânettir, içinizde güçsüz olan birisi, hakkını kendisine iade edinceye kadar benim nazarımda güçlüdür, içinizde kuvvetli olan birisi, (gasb ettiği) hakkı kendisinden alıncaya kadar benim nazarımda zayıftır, Allah ve Peygamberine (s.a.s.) itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edin! Şayet ben Allah ve Peygam&shy;berine (s.m.s.) karsı isyan edersem., sizin hiç bir şekilde bana itaat etmeniz gerekmez.»[58]

    II. Belagat


    Belagat; sözlükte, varmak ve hedefe ulaşmak mânasına gelir.ibaresi, ulaştı ve vardı mânasına gelir. Herhangi bir kimse mak-şadına ulaştığı zaman; ve konvoy, şehre vardığı zaman da: denir. Fasîh, açık- seçik ve güzel konuşan adama denir[59]
    Bir terim olarak "Belagat"; doğru bir mânayı, kendisine uygun olan üstün ifâdelerle anlatmaktır. Belagat, hem kelamın (sözün), hem de mütekellimin vasfı olarak kullanılır.
    1- Kelamın belagatı: Bir sözün hem fasîh (kusursuz) ol&shy;ması, hem de durumun gereğine (müktezâ-yi hâle) uygun olmasıdır (Yani yerinde, yeterince ve adamına göre söz söylemektir).[60]
    Müktezâ ve hâl kelimelerini kısaca açıklayalım:
    a) Hâl: "Makam" olarak da ifâde edilir. Mütekellimi, özel bir tarzda konuşmaya mecbur eden(sürükleyen) durumdur.[61]
    b) Müktezâ: Buna; durumun gereği de denilir. Sözün, özel bir tarzda söylenmesini gerektiren duruma "müktezâ" denir. Örneğin övme, ibarenin "itnâb" şeklinde söylenmesini gerektiren bir durumdur. Mu&shy;hatabın zekî olması, ibarenin icaz üslubuyla söylenmesini gerektiren bir du&shy;rumdur. Öyle ise övme ve zekanın her biri birer hâl, itnâb ve icâz'ın her biri, müktezâ, sözü (kelamı) itnâb ve icaz şeklinde söylemek de onun müktezâya uygun olmasıdır, diyebiliriz.[62]
    2- Mütekellîm (konuşan kimse)'in belagatı: "Hangi gaye ile olursa olsun" mütekellimin meramını (Müktezâ-yi hâle uygun) beliğ bir kelamla (açık ve anlaşılır bir sözle) açıklayabilme kabili&shy;yetidir.[63]
    Tenafür, zevk ile; kıyâsa muhalefet, sarf ilmiyle; za'f-ı te'lîf, ve lafzî ta'kîd, nahiv ile; garabet, Arapçayı çok iyi bilmekle; ma'nevî ta'kîd, bey&shy;an ilmiyle; hâl ve müktezâsı da me'âni ilmiyle bilinir. Öyle ise belagatı öğrenmek isteyen kimsenin; lügat, sarf, nahiv, me'anî ve beyân ilimlerini iyi bilmesi, bu ilimlerle birlikte zevk-i selîni (sezme kabiliyeti) sahibi olması ve Arapçayı çok iyi bilmesi gerekir.[64]
    Not: En fasîh sözler; Kur'ân-i Kerîm'in âyetleri ve peygamberimizin sözlü hadisleridir. Daha sonra bazı sahabenin ve bazı Arap şâir ve edipleri&shy;nin sözleri onları ta'kip eder.[65]
    Beyân, Me'ânî ve Bedî' ilimlerinin genel olarak "Belagat" ilmi denir. [66]

    III. Üslûp


    Sözden kasdedilen gayeyi elde etmeye en yakın olan ve dinleyiciler üzerinde en etkili olan bir şekil üzerinde (bir tarzda) dizilen kelimelere, dökülen mânaya üslub denir.[67] Başka bir ifâde ile; yerine ve zamanına göre yapılan değişik konuşma şekillerine veya yazı ile ifâde edilen mânalara üslup denilir. Üslûp üç kısma ayrılır:
    1- İlmî üslûp: Bu en sakin üsluplardandır. Bu, üsluplar içinde sağlam mantığa ve sağlam düşünceye en fazla ihtiyacı olan ve şiire ait hayaldan en uzak olan üsluptur. Çünkü bu üslûp akla hitap eder, düşünceye çağrışımda bulunur. İçinde kapalılık ve gizlilik bulunan ilmî gerçekleri açıklar. Bu üslûbun en belirgin özelliklerinden birisi açık olmasıdır. Ve bu üslûpta kuv&shy;vet ve güzelliğin izi mutlaka görünmelidir. Bu üslubun kuvvetli olması; beyânının yaygın olmasında ve delillerinin sağlam olmasındadır. Güzelliği ise; ibaresinin kolay olmasında ve kelimelerinin seçiminde de sağlam bir zevke sahip olmada ve sözün, mânayı zihinlere en yakın yol ile iyice yerleştirmesindedir.
    Öyle ise bu üslupta mânası açık ve anlaşılır olan ve birden fazla mânası bulunmayan kelimeleri seçmeye önem vermek gerekir. Ayrıca bu kelime&shy;lerin kolay ve açık bir şekilde te'lif edilmesi gerekir ki kasdedilen mâna için ince ve şeffaf bir elbise olsunlar ve böylece şüphelere, yönlendirmeye ve yorumlamaya yer kalmasın.
    Ayrıca ilmî üslupta mecazdan ve bedî ile ilgili süsleme sanatlarından kaçınmak güzel olur. Ancak bu üslûbun temel kurallarından ve üstünlük&shy;lerinden birine temas etmeden gelişigüzel söylenen sözler hariç. Kendisi ile gerçekleri zihinlere yaklaştırmak ve benzerlerini zikrederek onları açıkla&shy;mak kasdedilen teşbihe gelince; o bu üslûpta güzel ve makbuldür. Bu üslup çeşidi ile ilgili misaller vermemize gerek yoktur. Çünkü ders kitaplarının tamamı bu üslûp ile yazılmıştır.[68]
    2- Edebî üslûp: Edebiyatçıların nesir ve şiirde kullandıkları üslûptur. Güzellik, bu üslûbun en bariz ve en açık üstün vasıflarındandır. Bu üslûptaki güzelliğin kaynağı, bunda bulunan üstün hayal; ince tasvir ve neseneler arasındaki birbirinden uzak benzeme yönlerine d okunması d ir. Ayrıca manevî şeyleri, maddî şeyler; maddî şeyleri de manevî şeyler şeklinde ortaya koymasıdır.[69]
    3- Hitapta kullanılan üslûp: Bu üslûp, mânaların ve kelimelerin kuv&shy;vetli olması ve delillerin sağlam ve verimli, zekânın kuvvetli olması özel&shy;liğine sahiptir. Güzellik, açıklık, eş anlamlı kelimelerin ve tekrarlamaların çok olması özelliğine de sahiptir. Darbü'l-meseller, bu üslûpta kullanılır. Ayrıca hatibin ses tonunun da bu üslûpta dinleyiciler üzerinde büyük bir et&shy;kisi vardır. Bu üslûpta, farklı ifâde şekillerinin kullanılması güzel bir şeydir. Mesela haber cümlesinden, soru cümlesine; ondan hayret ifâde eden cümlelere geçmek gibi.[70]
    Hülâsa; her makama uygun bir üslûp vardır. Meselâ hatibin üslûbu; askere yapılan hitaptaki üslûp; seferi durum üslûbu; korku ve dehşet anlarındaki üslûp; sükûnet durumundaki üslûp; öfke anındaki üslûp; hoşnut-luk duru&shy;mundaki üslûp; eğilim ve öğretim üslûbu; vaaz, nasihat ve irşâd üslûbu; kavga ve cedel üslûbu; istek ve yardım dileme üslûbu; duâ üslûbu ve diğer üslûplar tamamen farklı üslûplardır.[71]
    Ayrıca muhatabın şahsiyetine ve durumuna göre de konuşma ve yazma üslûbu tamamen farklılık arzeder.
    Mesela muhatap; halk, özel şahıs; cahil, bilgin; aptal, zeki; sıradan bir in&shy;san, kral; memur, âmir; bedevi, medenî; halîm, akıllı; hafîf, tutarsız ve diğer insan guruplarından biri olabilir. Ve ona göre üslûp ve hitap değişir.[72]
    Üslûpta, genel olarak muhatapların ruhî, fikrî ve sosyal durumlarının gözönünde bulundurulması gerekir. Bunlar; barış ve savaş; güven ve korku; rızkın bolluğu ve açlık; zafer ve yenilgi; imân, küfür ve münafıklık; hırs ve ümitsizlik; sevinç ve üzüntü; mutluluk ve keder gibi durumlardır. Bunların her biri kendisine uygun beyân üslûbunu gerektiren durumlardır.[73]


    [1] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 9-10.

    [2] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 15.

    [3] Zemahşerî, Esâsü'l-belâğa, s. 474; Firûzâbâdî, el-Kamûs, s. 299; İbn Fâris, Mu'ce-mü'l-mekâyhis fi'l-luğa, s. 848; Kazvînî, el-hâh, 1/72; İbn Manzûr, Lisanü'l-'arab, 2/ 544-545; İbnü'I-Esîr, el-Meselü's-sâir, 1/80-81; Haffâcî, Sırrü'l-fesâha, s. 58; et-Tehânevî, Ke$$âfü istılâhâti'l-fünûn, 2/1105; Ebü'I-Bekâ1, el-Külliyyât, s, 236, 691; el-Hâşimî, Cevâhirü'l-belâğa, s. 6; İrfan Mıtracî, el-Câmi', s. 7; Abdiilazîz 'Atîk, İlmü'l-Me'anî, s. 12, 14; Ali el-Cârim- Mustafa Emîn, el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 5; Mehmet Ri-fai, Mecâmi'ü'l-edeb, İlm-i Belagat, s. 13-14; Ahmed Matlûb, Mu'cemü'l-müstalahati'l-belâğiyye, s. 545-546; Abdurrahmân Hasan Habenneke el-Meydânî, el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/110; er-Râfi'î, 'Ulûmü'l-belâğa, s. 15; Komisyoın, el-Belâğatü ve'n-nakd, 1/18.

    [4] Kasas suresi, 28/ 34.

    [5] Esâsü'l-belâğa, s.474; e/-/zâA, 1/72; el-Kamûs, s. 299; Lisanü'l-'arab, 2/545; e/-Meselü's-sâir, 1/80-82; Sırrü'l-fesâha, s. 58; Kessâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/ 1105; Cevâhirü'l-belâğa, s. 6; el-Câmi', s. 7; Ilmü'l-Me'am, s.14; el~Belâgatü'l-vazıha, s. 5; Mecâmi'ü'l-edeb, İlm-i Belagat, s. 13; Mu'cemü'l-müstalahati'l-belâğiyye, s. 545; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/110.

    [6] el-Mesetü's-sâir, 1/80-82; Sırrü'l-fesâha, s. 59; Cevâhirü'I-helâğa.s.7; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 5; el-Câmi', s. 7; el-Belâğatü ve'n-nakd, 1/18; DİA., 12/423-424; M. Kaya Bilgegil, Edebbiyat Bilgi ve Teorileri, s. 25.

    [7] es-Sekkâkî, Miftâhu'l-'ulûm, s. 416; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/23.

    [8] el-Belâğatü'I-vazıha, s. 6.

    [9] el-îzâh, 1/72; Teftâzânî, el-Mutavvel, s. 16; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 13; el-Külliyyât, s.
    236, 691; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Belagat, s. 15; et-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/111; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 6-7; Cevâhiru'l-belâğa, s. 7; el-Câmi', s. 7.

    [10] el-îzâh, 1/72; el-Mutavvel, s. 16; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 17; el-Külliyyât, s. 804; Cevâhiru'l-belâğa, s. 8; el-Câmi', s. 7; İlmü'l-Me'ânî, s.18; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i
    Belâğa, s. 15; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 422; 'Ulûmu l-belâğa, s. 17. * Türkçe için misal: "çürütücülerlerce, koşullaştınImışUk, knktııtırdım" kelimeleri ve "çerçi, çekirge çeşmesindeki çengele çarptı" ibaresinde tenafür vardır, bk., Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Belâğa, s. 15; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 24.

    [11] el-îzâh, 1/73; el-Mutavvel, s. 16; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 442, 547; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğlyye, s. 122; el-Belâğatu'l-'arabiyye, 1/111; el-Belâ-ğatul-vâzıha, s. 6-7; Cevâhiru'l-belâğa, s, 8; el-Câmi', s. 7-8; İlmü'l-Me'ânî, s. 18; Mecâmi'u'l-edeh, İlm-i Belagat, s. 15; Mehmet Zihnî Efendi, el-Kavlü'l-ceyyid, s. 20-21; Ulûmü'l-belâğa, s. 18; el-Belâğa ve'n-nalcd, 1/18.

    [12] e/-/zâA, 1/72; el-Külliyyât, s. 236; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 5.

    [13] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/111; Ulûmü'l-belâğa, s. 17.

    [14] el-îzâh, 1/74; el-Mutavvel, s. 19; el-Külliyyât, s. 236; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 15; Mecâmi'ul-edeb, İlm-i Belagat, s. 17-18; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/113-114; e/- Belâğatü'l-vâzıha, s. 6-7; Cevâhiru'l-belâğa, s. 11; el-Câmi', s. 9; İlmü'l-Me'ânî, s. 19; Ulûmü'l-helûğa, s. 21 ; el-Belâğa ve'n-nakd, 1/19.

    [15] Bk., Ziriklî, el-A'lâm, 1/115; el-Câbî, Mu'cemü'l-A'lâm, s. 36.

    [16] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 5; Cevâhirü'l-belâğa, s. 15.

    [17] Komisyon, el-Belâğa, s. 5-6; Cevâhim'l-belâğa, s. 15; Ulûmü'l-belâğa, s. 22.

    [18] Bk.,e/-A7âm, 5/151; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 593.

    [19] el-îzâh, 1/74; el-Mutavvel, s. 19; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 15; M e cami'ü'I-ede b,İlm-i Belagat, s. 18; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 24; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/114; el-Câmi', s. 9; İlmü'l-Me'ânî, s. 19; Cevâhiru'l-belâğa, s. 11;Ulûmü'l-belâğa, s. 21.

    [20] el-îzâh, 1/73; el-Mutavvel, s. 19; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 15; el-Külliyyât, s. 236; Mecâmi'ü'l-edeb, İlm~i Belagat, s. 16-17; Cevâhirü'l-belâğa, s. 9-10; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 537; Mecdî Vehbe-Kâmil el-Mühendis, Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 264-265; el-Câmi', s. 8-9; İlmü'l-Me'ânî, s. 18; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/112-113; Vlû-mü'l-belâğa, s.18; Edebiyat- Bilgi ve Teorileri, s. 31.

    [21] Bk., el-A'lâm, 5/106; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 572.

    [22] el-îzâh, 1/73; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 537; Cevâhirü'l-belâğa, s.ll;<?/-Câmi', s . 9.

    [23] Bk.,Yakût el-Hamevî, Mu'cemü'l-Üdebâ, 3/341-342.

    [24] el-lzâh, 1/73; el-Mutavvel, s. 18; Muhtasa.ru l-me'ânı, s.15; Mecâmi'ü'l-edeb, İlm-i Belâğa.s. 16; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 22-23; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/113; Cevâhirü'l-belâğa, s. 9-10; Ilmü'l-Me'ânî, s. 18-19; Uiûmü'l-belâğa, s. 21.
    * Türkçede; "Yoktur tapacak Çalaptır ancak." ibâresindeki Alialı mânasına kullanılan "Çalap" kelimesi, garip bir kelimedir. Ayrıca eski edebiyatımızda ateş için kullanılan "od" kelimesi de böyledir. (Bk., Mecâmi'ü'l-edeb, İlm-i Belâğa, s. 17; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 29-33.)

    [25] el-îzâh, 1/74; el-Mutavvel, s. 19; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/114; Cevâhirü'l-belâğa, s. 12; el-Câmi', s. 9-10; 'Uiûmü'l-belâğa, s. 22.

    [26] el-Câmi', s. 10; Cevâhirü'l-belâğa, s. 24.

    [27] el-îzâh, 1/74; el-Mutavvel, s. 20; Muhtasarü'1-me'ânî, s. 16-17; el-Külliyyât, s. 236; Keşşâfü ıshiâhâli'l-fünûn, 2/1105; Cevâhirul-belâğa, s. 21-22; el-Belâğatul-vâzıha, s.-7; İlmü'l-Me'âm, s. 19; el-Belâğatü'l~'arahiyye, 1/116; Vlûmü'l-belâğa, s. 26.

    [28] Mu'cemü'l-müstalahâ£i'l-belâği.yye, s. 548; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 273; el-Bdâğatü'l-'arabiyye, 1/116.

    [29] el-hâh, 1/75; el-Mutavvel, s. 20; Muhtasara l-me'ânî, s. 17; el-Külliyyât, s. 236; Mecâmi'u'i-edeb, İlm-i Belagat, s. 25; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 422; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 122; el-Belâğatü'l-'vâzıha, s. 6; Cevâhirü'l-belâğa, s. 22; el-Câmi', s. 15; İlmü'i-Me'ânî, s. 20; eUBelâğatü'l-'arabİyye, 1/117-118.

    [30] el-hâh, 1/75; el-Mutavvel, s. 20; Muhtasarü'l-me'ânî, s.17; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 30-31; Mecâmi'ü'l-edeb, İlm-i Belagat, s. 25; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 422; Mu'cemü'l-miİsta-lahâti'l-'arabiyye, s. 122 ; el-Belâğatü'l-'vâzıha, s. 6; Cevâhirul-belâğa, s. 23; el-Câmi', s. 15; İlmü'l-Me'ânî, s. 20; el-Belâğatü'l-'arahiyye, 1/117-118; Vlûmü'l-belâğa, s. 26-27.

    [31] el-hâh, 1/75; el-Mutavvel, s. 20; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 17; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 30-31; Mecâmi'u'l-edeh, İlm-i Belagat, s. 25; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 422; Mu'cemü'l-müsta-lahâti'l-'arabiyye, s. 122; el-Belâğatü'l-'vâzıha, s. 6; Cevâhirü'l-belâğa, s. 23; el-Câmi', s. 15; İlmü'l-Me'ânî, s. 20; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/ 117-118; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 26-27.

    [32] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/118-119; Cevâhirü'l-belâğa, s. 26; el-Câmi', s. 15.

    [33] el-îzâh, 1/74; el-Mutavvel, s. 20; eUKüUiyyât, s. 236; Cevâhirü'l-belâğa, s. 23; Muh-- tasürü'l-me'ânî, s. 16-17; Mecâmi'ü'l-edeb, Ilm-i Belagat, s. 27; Mu'cetnü'l-müstalahâti'l-betâğiyye, 520; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arahiyye, s. 230 ; el-Belâğatü'l-vazıha, s. 6; Cevâhirü'l-Belâğa, s. 23; el-Câmi', s. 15; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 29; limü'l-Me'ânî,sA9; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/120-121

    [34] Bk.,el-A'lâm, 2/175; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 191.

    [35] Çünkü o peygamberimizi savunmuş ve hiç kimsenin elde edemediği şeref ve yüceliği elde etmişti.

    [36] el'îzâh, 1/74; el-Mutavvel, s. 20; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 230; el-Belâ-ğatü'l-'vazıha, s. 6; İlmü'l-Me'ânî, s. 19-20; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/121; Cevâhirü'l-belâğa, s. 23.

    [37] el-lzâh, 1/75; el-Mutavvel, s. 20; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 17; Mu'cemü'l-müstalahâti'l- belâğiyye, s. 520.

    [38] Sinnimâr: O, Rum asıllı bir ustadır. Nu'mân el-Lahmî'ye, Küfe şehri dışında çok mükemmel bir köşk yapmıştı. Başkalarına böyle bir saray yapmaması için Nu'mân onu mükâfat olarak sarayın çatısından yere atarak öldürdü. ArUİc bu olaydan sonra iyilik yapıp cezalandırılan kimseler için "Sinnimâr'm mükâfatı" sözünü kullanmak "Darb-ı mesel" oldu. (bk., İbn Manzur, Lisânü'l-'tırab, IV, 383; Meydânı, Mecma'u'l-emsâl, 1/233)

    [39] eI-Î2âh,W5; el-Mutavvel, s. 20; el-Külliyyhat, s. 236; el-Belâğa, s. 7; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 28-29; Cevâ-hiru'l-belâğa, s. 28.

    [40] el-İzâh, 1/75-76; el-Mutavvel, s. 20; Muhtasarü'l-me'âm, s. 17-18; el-Kaviü'l-ceyyid, s. 33-34; Mecâmi'ü'1-e.deh, İlm-i Belagat, s. 28; Mu'cemü'J-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 387; Mu'cemü'l-müstalahâü'l-'arabiyye, s. 112; el-Belâğatü'l-'vâzıha, s. 6; Cevâhiru'l-belâğa, s. 24; el-Câmi', s. 16; llmü'I-Me'ânî, s. 21; el-Belâğatiİ'l-'arabiyye, 1/123-124; Vlâmü'l-belâğa, s. 30.

    [41] el-A'Iâm, 8/93; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 919.

    [42] Miftâlıu'l-'ulûm, s. 416; el-İzâh, 1/76; el-Mutavvel, s. 21; Muhtasarü'l-me'âm, s. 18; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-helâğiyye, s. 387; İlmü'l-Me'ânî, s. 21; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/124; Cevâhirü'l-belâğa, s. 28; el-Câmi\ s. 20; Vlûmü'I-belâğa, s. 30-31.

    [43] el-tzâh, 1/76; el-Mutavvel, s. 21; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 18; Cevâhirü'l-helâğa, s. 28; Ilmü'l-Me'ânî, s. 21.

    [44] el-Belâğaiü'l-vâzıha, s. 6-7.

    [45] el-Izâh, 1/76; el-Mutavvel, s. 21; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 19; el-Küllİyyât, s. 236; e/-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/125-126; Mecâmi'ü'l-edeb, İlm-i Belagat, s. 30; el-Câmi\ s. 17;Ilmü'l-Me'ânî, s. 22; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 387-388; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 112; Vlûmü'l-belâğa, s, 31-32.

    [46] el-Belâğatü'l-vâziha, s. 7; Cevâhirü'l-belâğa, s. 29.

    [47] el-Izâh, 1/76; el-Mutavvel, s. 22; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 19; Cevâhirü'I-belâğa, s. 25-26; Mecâmi'ü'l-edeb, flm-i Belagat, s. 30; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 36; Mu'cemü'i-müs-talaiıâfi'l-belâğiyye, s. 388; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 112; İlmul-Me'ânî, s. 22; el-Belâğatü'l-'arabiyye. 1/125-126; el-Câmi', s. 17; Ulûmü'l-helâğa, s. 32.

    [48] el-Belâğatü'l-'vâzıha. s. 7-8.

    [49] el-îzâh, 1/78; el-Mutavvel, s. 23; el-Külliyyât, s. 237; Cevâhirü'l-helâğa, s. 26; <?/-Cami', s. 17.

    [50] Cevâhiru'l-belâğa, s. 26 , 29; el-Câmi', s. 17; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 33.

    [51] e/-/rö/î, 1/78; el-Mutavvel, s. 23; el-Külliyyât, s. 237; Cevâhiru'l-belâğa, s. 28; <?/-Cami', s. 18.

    [52] cl-îzâlt,l/7S; el-Mutavvel, s. 23; Cevâhiru'l-belâğa, s.2İ;el-Câmi',s. 18.

    [53] el-Câmi', s. 18.

    [54] el-Câmi', s. 19.

    [55] el-Mutavvel, s. 24; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 13; Keşşafü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1105; Mecâmi'u'l-edeb, Ilm-i Belagat, s. 13; el-Belöğatü'l-'arabiyye, 1/111; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 6-7; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 422; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 273; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 24.

    [56] el-fzâh, 1/79; el-Mutavvel, s. 24; Muhtasarü'l-me'ânî, s. 21; el-Külliyyât, s. 237; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1105; Cevâhirü'l-belâğa, s. 30; el-Câmi', s. 21; Mw'c<?-
    mü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 273; İlmü'l-Me'ânî, s. 23; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/
    127; 'Ulûmü'l-helâğa, s. 35.

    [57] el-A'lâm, 4/102; Mu'cemul-A'lâm, s. 446-447.

    [58] el-Câmi', s. 21.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 15-26.

    [59] Mu'cemü'l-mekâyîs fi'l-luğa, s. 153; el-Kâmus, s. 1006 ; Lisânü'l-'arab, 8/419-420; el-Beyân ve't-lebym, 1/88-97; el-Meselü's-sâir, 1/84; el-'Umde, 1/418-431; Mühtasarü'l-me'ânf, s. 26; el-Külliyyât, s. 236; Belâğatü'l- vazıha, s. 8-10; Cevâhiru'l-belâğa, s. 31-32; el-Câmi', s. 22; Hmü'l-Me'ânî, s. 7; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/128; Mu'cemü'l-müstalahâîi'l-belâğiyye, s. 272; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 79; 'Ulûmü'l-
    belâğa, s. 15, 36; el-Belâğa ve'n-nakâ., s. 1/17

    [60] el-Beyân ve't-febyîn, 1/88-97; el-Meselü's-sâir, 1/84-85; Miftâhu'l-'utâm, s. 415-416; el-îzâh, 1/80; İbnü'1-Esîr, Kifâyetü't-tâlib, s. 41-47; el-Mutavvel, s. 25; Muhtasani'l-me'ânî, s. 26; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 1/138-139; el-Külliyyât, s. 237; Belâğatü'l-vâzıha, s. 8-10; Cevâhiru'l-belâğa, s. 32-33; el-Câmi', s. 22; İlmu'l-Me'ânf, s. 10-11; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/129; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 234-235; Mu'ce- mü'lmüstalahâti'l-'arabiyye, s. 79; Ulûmü'l-belâğa, s.16-17, 36; DİA., 5/380-382.

    [61] el-Belâğa, s. 8; Cevâhiru'l-belâğa, s. 33-35; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 36.

    [62] el-Mutavvel, s. 27; Muhîasarü'l-me'ânî, s. 22; Cevâhiru'l-belâğa, s. 33-35; 'Ulûmii'l-helâğa, s. 37; İlmü'l-Me'ânî, s. 10-11; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/129; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-belâğiyye, s. 642.

    [63] el-Izâh, 1/83; el-Mutavvel, s. 31; Muhtasarü'l-me'âm, s. 26; el-Külliyyât, s. 237; el-Belâğatü'l- vazıha, s. 8-10; Cevâhiru'l-belâğa, s. 34; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 39-40; el-Câmi', s. 22; İlmü'l-Me'ânî, s. 1Ö-11; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/131.

    [64] et-hâh, 1/83; Sırru'l-fesâha, s. 105-117; el-Mutavvel, s. 32; el-Belâğa, s. 8-9; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Belagat, s. 37; Cevâhiru'l-belâğa, s. 41-42; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 40-42.

    [65] Ulûmü'l-belâğa, s, 37-39.

    [66] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 26-28.

    [67] el-Belâğatü'l- vazıha, s. 12; Cevâhiru'l-belâğa, s. 42-43.

    [68] el-BeIâğatü'l- vazıha, s. 12-13; Cevâhiru'l-belâğa, s. 43; Mu'cemul-müstalahâti'l-'arabiyye, s. 35, 37; el-Beİâğatü'l-'arabiyye, 1/61-64.

    [69] el~Belâğatü'l- vazıha, s. 13; Cevâhiru'l-belâğa, s. 43; Mu'cemü'l-müstalahâtİ'l-'arabiyye, s. 35; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/61-64.

    [70] el-Belâğa.tü'l-vâzıha, s. 16; Cevâhiru'l-belâğa, s. 44; Mu'cemü'l-müstalahâti'l-'ara-biyye, s. 36; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/61-64.

    [71] el-Belâğatü'l-'arahiyye, \/62.

    [72] Age., 1/65.

    [73] Age., 1/61-62.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 28-29.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 4 Haziran 2009
  2. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    İKİNCİ BOLUM... 1
    ME'ÂNÎ İLMİ 1
    Me'ânî İlmi 1
    I- Haber (Bildirme) Ve İnşâ (Dilek) Cümleleri 1
    1- Haber Cümlesinin Kuruluş Gayeleri 3
    A) Haber Cümlesinin Söyleniş Gayeleri İle İlgili Misaller: 3
    B) Haber Cümleleri İle İlgili Diğer Bazı Misaller: 4
    C) Haber Cümlesi İle İlgili Bazı Türkçe Misaller: 5
    D) Değisik Manaları İfâde Eden Haber Cümleleri İle İlgili Âyetler: 5
    2- Haber Cümlesinin Çeşitleri 5
    3- Haber Cümlesinin (Durumun Gereğinden Çıkıp) İsik Şekillerde İfâde Edilmesi 9
    B. İnşâ. 12
    1- Emir 13
    2- Nehy (Yasaklama) 18
    İstifham: 19
    B- Diğer Soru Edatları 21
    C- Bazı Karinelerle İstifhamın Değişik Mânalarda Kullanılması 22

    İKİNCİ BOLUM


    ME'ÂNÎ İLMİ


    Me'ânî İlmi


    Bu ilim, muktezâ-yı hâl't (duruma ve yerine) göre söylenen arapça söz&shy;lerin durumu, kendisi vasıtasıyla bilinen bir ilimdir. Durumun değişmesiyle sözün şekilleri de değişir.
    Maânî ilmi, bu kitapta altı kısım halinde incelenecektir. [1]

    I- Haber (Bildirme) Ve İnşâ (Dilek) Cümleleri


    Bütün sözler; ya haber (bildirme) veya inşâ (dilek) şeklindedir. Ha&shy;ber Sözü söyleyene; o, bu sözünde doğrudur veya yalancıdır diyebi&shy;leceğimiz her kelâma haber denir.
    Mesela: « Ali, ikamet ediyor.» « Muhammed, sefere çıktı. » gibi.
    Eğer söylenen söz, gerçeğe uygun ise, onu söyleyen şahıs sözünde doğ-rudur. « ilim fay dalıdır.» gibi.
    Şayet söylenen söz, gerçeğe uygun değil ise, onu söyleyen şahıs, sözün&shy;de yalancıdır. «Zeyd ayağa kalktı.» gibi.
    Haberin doğru olmasından maksat, onun gerçeğe uygun olmasıdır. Ya&shy;lan olmasından maksat ise; gerçeğe uymamasıdır. Öyle ise «Ali, ikâmet ediyor,» cümlesinden anlaşılan nisbet (hüküm), eğer gerçeğe uygun ise bu cümle doğrudur. Uygun değilse yalandır.[2]
    İnşâ : Sözü söyleyene; o, bu sözünde doğrudur veya yalancidır diyemeyeceğimiz cümlelere inşâ denir.[3]
    Muhammed sefere çık! Ey Ali ikâmet et!» gibi.
    Her "haber" ve "inşâ" cümlesinin; "mahkûmun aleyh" (özne) ve "mahkû&shy;mun bihi" olmak üzere iki unsuru vardır. Birinci kelimeye,"müsnedün ileyh" denir. Meselâ; tam fiilin faili, nâib-i fail ve haberi zikredilen müb-tedâ, aslında mübteda olan ve benzerlerinin ismi, ve diğer "efâl-ı kulûb"ün birinci mefûlü, ve diğer üç mefûl alan fiille&shy;rin ikinci mefûlü gibi.
    İkinci kelimeye, "miisned" denir. Mesela; tam fiil ve merfûu (faili) ile ye&shy;tinen (mânası tamamlanan) müştak bir kelime olan mübtedâ, mübtedânın haberi, ve benzerlerinin haberi, isim fiiller, ve emir fiili ye&shy;rine kullanılan masdarlar, (û-^) ve diğer "efâl-ı kulûb"ün ikinci mefûlü, ve diğer üç mefûl alan fiillerin üçüncü mefûlü gibi.
    Bunların dışında kalan; müzâfün ileyh, ve sıla cümlesi hariç, diğer un&shy;surlara kayd denilir.[4]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    Ebû İshak el-Ğazzî ( 01.524/ 1130) şöyle demiş:
    «Eğer Ehu't -Tayyib el-Kindi ( el-Mütenebbî) olmasaydı, insanların ku&shy;lakları (Seyfüddevle) İbn Hammdân'ın (Ö1356I967) övgüsüyle dolmazdı.[5]
    " el-öazzî, bu sözünde doğru sözlü olabildiği gibi, yalan da söylemiş olabilir. Eğer onun bu sözü, gerçeğe uygun ise doğrudur, eğer bu sözü gerçeğe uygun değil ise o yalan söylemiştir.
    Ebu't -Tayyib el-Mütenebbî (Öİ.354/ 965) şöyle demiş:
    «Ben, elden kaçırmadığım bir şeye, hırslı olarak göz dikerek bakmam. El&shy;den kaçırdığım şey üzerine de, üzülerek geceyi geçirmem.»[6]
    İkinci beyitte, el-Mütenebbî, nefsinden bahsederek kendisinin kanaatkar ve halinden memnun olduğunu anlatıyor. Gelecek şeye başını kaldırarak bakmak ve kaçırdığı bir şey için de hasret çekmek, onun adeti olmadığını bildirir. Onun bu sözünde doğru sözlü olmayıp, yalancı olması mümkün&shy;dür.
    Ebu'l-'Atâhiyye, İsmail b. Kasım (Öİ.211/826) şöyle demiş: «Cimri,"her ne ka-dar zenginlikten faydalansa dahi, devamlı onda fakirlik alâmetleri ve işaretleri (izlenimleri) görünür.»[7]
    Ebu'l-'Atâhiyye'nin, bu sözünde ve iddiasında doğru sözlü olması muh&shy;temel olduğu gibi, yalancı olması da muhtemeldir.
    Bilginlerden biri oğluna şöyle demiş:
    Ey oğulcuğum! Güzel konuşmayı öğrendiğin gibi, güzelce dinlemeyi de öğren.»[8]
    Bu sözü söyleyene; o doğru sözlüdür veya yalancıdır dememiz mümkün değildir. Çünkü söz sahibi, oğluna çağmr ve ona bir şeyi yapmasını emreder.
    Abdullah b. Abbâs (51.68/687) (r.a.) bir adama nasihatta bulunarak şöyle demiş: . ilgilendirmeyen şeyleri konuşma! Seni ilgilendiren bir çok konuda da konuşma! Ta ki yeri gelince konuş!»[9]
    Abdullah b. Abbâs'a da; bu sözünde o doğru sözlüdür veya yalan söy-emiştir demek mümkün değildir. Çünkü o bir şeyin yapılmamasını emreder.
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî şöyle demiş:
    "Yaşadığın sürece, zamanını ancak üzüntüsüz karşıla! (Çünkü sıkıntı ve re&shy;fah, zamanda ardarda insanın başına gelirler. Hayatla birlikte ümitsizlik olmamalıdır.) »[10]
    el-Mütenebbî'ye bu sözünde; o doğru sözlüdür veya yalan söylemiştir demek mümkün değildir. Çünkü o bir davranışta bulunmamayı emreder.
    Birinci gruba giren bütün sözlere "haber" denilir.
    İkinci gruba giren bütün sözlere "inşâ= dilek" denilir.
    Yukarıdaki misallerde geçen ve diğer misallerdeki bütün cümleler iki temel rükünden oluşurlar. Bunlardan birincisine." mahkûmun 'aleyh- müs-nedü ileyh", ikincisine; "mahkûmun bih- müsned" denilir.
    Cümlenin bu iki esas unsuru dışındaki kelimelere "kayıt" denir.[11]
    Ebu'l-'Alâ el-Ma'arrî (öl.449/1057), bir şiirinde şöyle demiş:
    « Ben, her ne kadar son zamanlarda gelmiş olsam dahi, öncekilerin ya&shy;pamadığı şeyi yaparım.»[12]
    el-Ma'arrî, bu beytinde dediği gibi, kendinden önce yaşamış insanların yapamadığı bir işi yaparsa, sözü doğrudur. Şayet yapamazsa hem sözü ya&shy;landır, hem de kendisi yalancıdır.
    a) Haber ve inşâ cümleleri ile ilgili diğer bazı misaller:
    Cümlenin nevilerini belirtmek ayrıca her ana cümlede bulunan "müsne-dün ileyh" ve "müsnedi" belirlemek için örnek metin.
    Abdulhamîd el-Kâtib(öl.l35/752)[13], katiplere edebiyatın güzelliklerini tavsiye ederek şöyle dedi:
    «Ey katipler topluluğu! Edebiyat nevilerinde yarışınız!"Dini, tedrici ^T rak anlayınız (öğreniniz)! Önce Yüce Allah'ın kitabını öğrenmekle (tahsile) başlayınız. Sonra Arapçayi öğreniniz. Çünkü o (Arapça) konuşmanızın rağbetini artırır. Sonra haltınızı mükemmelleştiriniz. Çünkü o (hatt) kitap Iannızm süsüdür. Şiirleri rivayet ediniz! Şiirlerdeki garip kelimeleri've on&shy;ların mânalarını öğreniniz. Ayrıca Arapların ve diğer milletlerin önemli ta&shy;rihî günlerini, onlarla ilgili sözleri, ahlak ve davranışlarını öğreniniz Çunku bunlar, alicenaplığınızı yükseltmek için size yardımcı olurlar [14] EbûNüvls(öI.195/811) şöyle demiş:
    «Rızık ve ondan mahrum olmanın her ikisinin akışı, Allah'ın hükmü ve takdiri iledir, öyle ise zaman bir kötülük yaptığında sabret/ Çünkü basi&shy;retli (uzağı gören) kişinin kalkanı sabretmesidir,»[15]

    1- Haber Cümlesinin Kuruluş Gayeleri


    Haber cümlesi, iki maksatla söylenir:
    a) Haber, aslında herhangi bir cümlede bulunan bir hükmü dinleyiciye bildirmek için söylenir«Emir, geldi,» dememiz gibi. Haber cümlesindeki hükme, "faide-i haber" (haberin faydası) adı verilir.
    b) Konuşan kimsenin, dinleyici tarafından bilinen bir hususu, kendisi&shy;nin de bildiğini ifâde etmesi için söylenir. Mü teke İlimin bunu bilmesine de; "lazım-ıfâide~yi haber" (haberin faydasının lazımı) adı verilir.
    «Sen, derslerine çok çalışırsın.»
    « Sen dün geldin.» gibi. Bazen de; merhamet dilemek, güçsüz olduğunu açıklamak, üzüntüsünü belirtmek, iftihar etmek, çalışma ve çaba harcamaya teşvik etmek; azarla&shy;mak; küçümsemek; nasihat ve irşâd v.s. için kullanılır.[16]

    A) Haber Cümlesinin Söyleniş Gayeleri İle İlgili Misaller:


    Peygamber (s.a.) tu vakası senesinde doğdu, kırk yasında kendisine vahiy gönderildi. Mekke'de onüç yıl, Medine'de on yıl ikâmet etti.»[17]
    Bu misalde, birinci şahıs (mütekellim), ikinci şahısa (muhataba) cüm&shy;lenin içerdiği hüküm hakkında bilgi vermek ister. Bu hükme, "haberin fay&shy;dası" denilir. Bu misalde mütekellim, dinleyiciye Peygamber (s.a.)'in doğumu ona vahiy gönderilen zamanı, Vahiyden sonra Mekke'de ne kadar kamet ettiğini ve Medine'de ne kadar ikâmet ettiği hakkında bilgi verir.
    Abdulaziz (öl.101/719)[18] bey-tü'l-nal'dan (hazineden) hiç bir şey almıyordu. Ganimet malından da kendi şahsı için hiç bir dirhem harcamıyordu.»[19]
    Bu misalde, birinci şahıs (mütekellim), ikinci şahısa (muhataba) cüm&shy;lenin içerdiği hüküm hakkında bilgi vermek ister. Bu hükme, "haberin fay&shy;dası" denilir. Bu misalde mütekellim, muhataba Ömer b. Abdülaziz'in nıüslümanlarm malı hakkında ne kadar nezih ve takva sahibi olduğunu bildiriyor.[20]
    «Gerçekten sen bugün uykundan erken uyandın.»[21]
    bahçende çalışıyor.[22] Bu iki misalde; mütekellim, dinleyiciye yeni bir şey anlatmak iste&shy;miyor. Ancak o, cümlede anlattıkları hakkında bilgi sahibi olduğunu anlat&shy;mak istiyor. Öyle ise dinleyici, bu durumda anlatılan sözden yeni bir bilgi elde etmek suretiyle faydalanmadı. Ancak o, mütekellimin bu cümlelerde anlat-tıkların i bildiğini öğrendi. Buna "lâzimü'l-fâide-i haber" denilir.
    Yahya b. Halid el-Bermekî (öl.l90/806)[23], Halife Harun er-Reşîd'e (Öİ.192/806)[24] hitap ederek şöyle demiş:
    «Senin yanında felakete ve belaya maruz kalan Bermekîler, yüzleri sar&shy;armış ve onların üstünde zillet elbiseleri görünür.»[25] Yahya el-Bermekî bu misalde durumunu Harun er-Reşîde anlatmak istemiyor. Çünkü Harun er-Reşid onu bu duruma sokmuştur. Bilâkis Yahya, Harun er-Reşid'den kendisine ve akrabalarına şefkat ve merhamet etmesini ve acımasını istiy&shy;or. Muhtemelen Harun, bu sözlerini dinler, tekrar ona iyilik ve şefkat eder.[26]
    Yüce Allah, Hz. Zekeriyardan(a.s.) bahsederek şöyle buyurmuş: «Rabbim! Şüphesiz (artık Öyle bir durumdayım ki) benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım (in saçı) bembeyaz alev gibi tutuştu.»[27] Bu misalde Hz. Zekeriyyâ, duru&shy;munu niteliyor. Zayıf olduğunu ve gücünün tükendiğini açıklıyor.[28]
    Bir bedevi, çocuğu için ağıt yakarken şöyle demiş:
    senden (ölümünden) sonra sabır ve üzüntüyü çağırdığımda; üzüntü isteyerek cevap verdi, fakat sabır cevap vermedi.»
    «Eğer senden ümidim kesilirse, muhakkak ki dünya devam ettiği sürece se&shy;nin için duyduğum üzüntü sürecektir.»[29] Bu misalde bedevî, çocuğunu ve ciğerinin bir parçasını kaybettiği için hasret çekiyor ve üzüldüğünü ortaya koyuyor[30]
    Amr b.Gülsûm[31] şöyle demiş:
    Bizim çocuğumuz sütten kesilme çağına ulaştığında, zalimler ona (boyun eğerler)[32]'Amr b. Gülsüm, bu misalde kavmi ile gederler (boyun tünüyor ve onlardaki güç ve kuvvet ile iftihar ediyor.[33]
    Tâhir b el-Hüseyin (51.207/ 822),[34] valisi buluunduğu eyâletin vergisini geciktiren Abbas b. Musa el-Hâdi'ye (öl.l96/811)[35] yazdığı mektupta şöyle demiş:
    "İhtiyaç sahibi, gece boyunca uyuyan kimse değildir. Fakat ihtiyaç sahibi geceyi korku ile geçiren kimsedir[36] Tdhir b. el-Hüseyin, bu söz&shy;leri ile valisini; vergi toplama hususunda çalışmaya ve çaba harcamaya teş&shy;vik ediyor. Bu son gayelerin tamamı, sözün bizzat kendisinden değil, ancak cümlenin gelişinden anlaşılır.[37]

    B) Haber Cümleleri İle İlgili Diğer Bazı Misaller:


    Hz, Mu'âviye (r.a.) (öl.601680)[38], iyi bir siyasetçi olup işlerin tedbirini zamanında alıyordu. Yumuşak davran&shy;ması gereken yerlerde yumuşak davranırdı. Katı ve sert davranılması ge&shy;reken yerlerde de sert davranırdı."[39]
    «Gerçekten sen oğullarını- katı davranmak ve cezalandırmakla değil,- yumuşak ve şefkah davranmakla terbiye ettin.»[40]
    «Hz. Ömer (r.a.),'Hicrî 23 yılında vefat etti (şehid edildi).»[41] Ebû Firâs el-Hamdânî şöyle demiş:
    «Benim yüce özelliklerim yıldızlar sayısıncadır. Benim evim de asillerin sığınağı ve misafirlerin evidir.»[42]
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî, şöyle demiş:
    «iyilik yapmayı arzulayan herkes iyilik yapacak değildir, iyiliği yapan herkes de onu tamalayacak değildir.»[43]
    el-Mütenebbî Seyfüddevle'nin kızkardeşine ağıt yakarak şöyle demiş:
    <£y ölüm sen sözünde durmadın. Sen, dokunduğun kişi ile nice şahısları yok ettin. Ve nice haykırışları susturdun.»[44]
    Ebul Atahiyye (öl-211/826), oğlu Ali için ağıt yakarak şöyle demiş:
    F "Ali1 gözümün yaşıyla senin için ağladım. Senin için ağlamanın hiç bir f dası olmadı. Senin hayatında benim için bazı öğütler vardı. Ve sen, hüsün hayatta bulunduğun zamandan daha fazla öğüt vericisin,»[45]
    «Muhakkak ki seksen yaş - ki ben ona ulaştım- kulağımı tercümana muhtaç kıldı.»[46] Ebu'I-'AIâ1 el-Ma'ani, Ahmed b. Abdullah (öl.449/İ057),[47] şöyle demiş:
    «Benim öyle bir dilim (ve aklım) vardır ki; benim gerçek mansıbıma razı olmuyur. Halbuki ben(im- öyle yüce bir değerim vardır ki sanki ben el-A'zel ve er-Râmih ismindeki) iki yıldız arasında bulunuyorum.[48]
    İbrahim b. Muhammed el-Mehdî (öl.224/839),[49] el-Me'mûn'a hitap ede&shy;rek şöyle demiş:
    cürüm (suç) işledim. Ve sen (suçu) affetmeye ehilsin. Eğer sen affedersen bu bir minnettir. Eğer öldürürsen adalettir.»[50]
    «Kim kendisi ile Allah'ın arasım düzeltirse, Allah da onun ile insanların arasını düzeltir. Kim ahir e t işlerini düzene koyarsa Allah da onun için dünya işlerini düzene koyar. Kimin kendi nefsinden bir vaizi (Öğüt vereni) varsa, Allah tarafından onun bir koruyucusu olacak&shy;tır.»[51]
    Muhakkak ki sen öfkeni yenersin, öfkelendiğinde sabre&shy;dersin, gücün yettiğinde hakkından vazgeçersin ve sürçmeyi affedersin.»[52]

    C) Haber Cümlesi İle İlgili Bazı Türkçe Misaller:


    «Ahmed evdedir.»
    «Hasan evde değildir.»
    «Ahmed evde oturmuş derslerine çalışıyor.» gibi.[53]

    D) Değisik Manaları İfâde Eden Haber Cümleleri İle İlgili Âyetler:


    « ve yalnız senden medet umarız.» Bu ayetteki haber cümlesi, dua manasınadır.[54]
    Boşanmış kadınlar, ken&shy;di baslarına (evlerinde)'üç defa ay hali (hayız veya temizlik müddeti) bek&shy;lerler.» Bu ayetteki haber cümlesi, emir manasınadır.[55]
    «Emzirmeyi tamamlamak isteyen (baba) için, anneler çocuklarım iki tam yıl emzirirler.» Bu ayetteki haber cümlesi, emir manasınadır.[56]
    Üzüntüyü açıklamak: 'İmrân'ın karısının aşağıdaki âyette üzüntüsünü açıklaması gibi;
    «-Allah, ne doğurduğunu bilip dururken- «Rabbim! Ben onu kız doğur&shy;dum.»[57]
    «Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar!»[58] Bu ayetteki haber cümlesi, beddua manasınadır. «. onları kahretsin! Nasıl da (haktan batıla) döndürülüyorlar.» Bu ayetteki haber cümlesi, beddua manasına-dir.[59]
    Hz. Zekeriyyâ'nın (s.a.) acizliğini ortaya koymak için, şu âyette yaptığı gibi: .
    «Rabbim! Şüp&shy;hesiz (artık öyle bir durumdayım ki) kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım (in saçı) bembeyaz alev gibi tutuştu.»[60]
    Hz. Musânın şu âyette merhamet dilemesi gibi:
    « ...Rabbim! Bana gön-dereceğin hayra ve rızka muhtacım » dedi.[61]
    Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.[62]» eyetteki haber cümlesi, beddua manasım ifâde eder. [63]

    2- Haber Cümlesinin Çeşitleri


    Bir haberi veren kimsenin maksadı, verdiği haberle muha-hf!vdaIı olmak olduğu için «saçma sapan sözlerden sakınıp» konu&shy;kken sözlerini ihtiyaca göre kısa kesmesi gerekir. Muhatap şu üç duru&shy;mun birinde olabilir:
    1) Muhatabın, sözün doğruluğu veya yanlışlığı hakkında herhangi bir bilgisi yoksa; haber pekiştirilmeden (durumun gereğine göre) ona bildirilir. Bu neviden olan habere "İbtidâî haber" denir. Meselâ;«. tfa«fe$m. gibi.
    2) Muhatap, sözün doğruluğu hakkında tereddüt eder ve onu kesinlikle «doğru bir şekilde» öğrenmek istiyorsa, bu durumda onun zihninde yerleşmesi için sözü pekiştirmek uygundur. Haberin bu nevine, "Talebi ha&shy;ber" denir. Meselâ: «Gerçekten kardeşin geldi.» gibi.
    3) Eğer muhatap, haber cümlesinin anlamını asla kabul etmiyorsa, bu durumda durumun gereği ve tepki derecesine göre sözü bir, iki veya daha fazla te'kid edatiyla pekiştirmek gerekir. Buna « inkârı haber» denir. Ha&shy;ber cümlesini pekiştirmek için çok miktarda edat vardır.[64]
    Bu edatlardan bazıları şunlardır: kasem edatları, ibtidâ lamı, tekîd nunlan, tenbîh (uyarma) edatları, zâid (herhangi bir mânaya delâlet etmeyen) edatlar«kad» edatı veya şart edatı olan «emnıâ»; zamîrü'ş-şe'n; «len» ve sözü tekrarlama ile yapılır.[65]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    « Gerçekten kardeşin geldi.», =« Muhakkak ki o geldi.»,
    -«Vallahi muhakkak o geldi.» gibi.
    Buna göre haber cümlesi; yukardaki misallerde görüldüğü gibi; te'kid-siz, bir edatla veya birkaç edatla pekiştirilmiş olmasına göre üç kısma ayrı&shy;lır.
    Özetle: Birinci kısma, «ibtidâî haber», ikincisine «talebi haber» ve üçüncüsüne de «inkârı haber» denir.
    Hz. Mu'âviye (öl.60/680), valilerinden birine bir genelge yazarak şöyle dedi:
    «insanları, bir çeşit siyasete göre idare etmemiz bize yakışmaz. Her iki&shy;miz birlikte yumuşak davranmamalıyız. Çünkü böyle yaparsak insanlar günah işlemek için şımarırlar. ikimiz birlikte sert davranmamalıyız. Çünkü böyle yaparsak insanları tehlikeli durumlara sürükleriz. Fakat sen sertlik ve kabalıktan yana olacaksın. Ben de acıma ve merhametten yana ola-cağım.»[66]
    Ebû Temmâm şöyle demiş:
    «Genç, cahil olduğu halde maişetini elde eder. Genç, bilgili olduğu halde uzun zaman (ömrü boyunca) az mal sahibi olur. Eğer nzıklar akla göre verilseydi, o takdirde hayvanlar bilgisizliklerinden dolayı helak olurlardı.»[67]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş:
    Allah, içinizden (savaş alıkoyanları ve yandaşlarına: "Bize katılın" diyenleri gerçekten bili- Zaten bunların pek azı savaşa katılır. »[68] es_Serî er-Refâ (öl. 366/ 97)[69] şöyle demiş:
    «Şüphesiz ki binanın yan tarafı yıkıldığı zaman, kalan kısmının yıkıl&shy;masından insanlar güven içinde olamazlar.»[70]
    Ebu'l-'Abbâs es-Seffâh(öl.l36 /753)[71] şöyle demiş:
    «Şiddetten baş-ka bir şey fayda vermeyinceye kadar kesinlikle ben yumuşak davranacağım. Halka karşı davranışlarına güvendiğim süre&shy;ce, özel adamlarıma mutlaka saygı göstereceğim. Hak çıkarıncaya kadar, kesinlikle kılıcımı kınına koyacağım. Bağış için yer bulamayıncaya kadar, muhakkak ki (malı) vermeye devam edeceğim.»[72]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: «Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekilecek-siniz.»[73]
    «Allah'a yemin ederim ki ben, şeref ve asalete doğru yükselen ve gevşe&shy;meyen bir gayretten (enerjiden) ayrılmayacağım.»[74]
    Yukarıda geçen misalleri, incelediğin zaman bunların haber cümleleri olduğunu görürsün. Birinci gruptaki cümlelerde herhangi bir pekiştirme edatı bulunmadığını; son iki gruptaki cümlelerin ise; ya bir veya iki veya daha fazla edatla pekiş ti ri İd iğini görürsün. Bu değişik şekildeki ifâde edi&shy;lişin hikmeti nedir? Araştırma yapıldığında bu değişik ifâde tarzlarının se&shy;bebinin muhatabın durumundan başka bir şey olmadığı görülür. Çünkü bi&shy;rinci gruptaki misallerde, cümlenin muhtevası hakkında muhatabın zihni boştur.(Yani herhangi bir bilgisi yoktur). Bundan dolayı konuşan şahıs, bu cümleleri pekiştirme ihtiyacını hissetmemiştir. Ve bu cümleleri pekiştir&shy;meden muhataba söylemiştir. Haberin bu nevine " ibtidâî haber" denir.
    İkinci gruptaki misallere gelince; bu misallerde verilen bilgi hakkında muhatabın şüphe ile karışık az bir bilgisi vardır. Ve o gerçeği öğrenmeyi özenle bekliyor. Bu durumda muhataba, durumu açıklayan ve şüphesini gideren biraz açık bir ifâde tarzı ile haber vermek iyi olur. Bundan dolayı üçüncü misalde cümle « xâ»ile, dördüncü misalde «^1»ile pekiştiril-miştir. Haberin bu nevine "talebi haber" denir.
    Son gruptaki misallerde ise; muhatap söylenen şeyleri kabul etmiyor ve onları reddediyor. Böyle bir durumda; muhatabın bu tepkisini gideren ve onu verilen haberi kabul etmeye davet eden sözü pekiştiren ve takviye eden vasıtaların bulunması gerekir. Ve bu pekiştirmenin de muhatabın tepki der&shy;ecesine göre olması gerekir. Bundan dolayı cümleler beşinci ve altıncı mis&shy;allerde iki edatla pekiştirilmiş - ki bunlar yemin ve te'kid nunudur-. Son misalde ise; şair, muhatabın tepkisinin daha kuvvetli olduğunu varsaymış ve sözünü üç te'kid edatı ile pekiştirmiştir. Bunlar; yemin, ve "lâm" edatıdır. Haberin bu nevine "inkârı haber" denir.[75]
    a) Haber cümlesinin nevileri ve bazı te'kid edatları ile ilgili misaller:
    Ebu'l-'Atâhiye (öl. 211/826) şöyle demiş:
    «Şüphesiz ki ben dünyadaki sonuçları gördüm; korktuğum şeyden (ceza&shy;dan) dolayı arzuladığım şeyi terkettim.»[76]
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî (Öİ.354/965) şöyle demiş:
    «Gayretler, ehlinin değerine göre meydana gelir. Cömertlikler de cömert&shy;lerin değerine göre meydana gelir. Küçük gayretler, değersiz kimselerin gözünde büyük görünür. Değerli kimselerin gözünde de büyük gayretler, küçük görünür.»[77]
    Hassan b. Sabit (Öİ.54/674) (r.a.) şöyle demiş:
    «Şüphesiz ben tatlı (neşeli) olduğumda acı bir şey (olay) başıma gelir. Muhakkak ki ben âdet edinmediğim şeyleri tamamen terkediyorum.»[78] el-Ürcânî (Kadı Nâsihuddin Ebû Bekir) (Öİ.545./1150) şöyle demiş:
    «Şüphesiz biz fitnelerle dolu bir zamandayız. Öyle ise bu zamanda, içi korku ile dolu olan kimse kınanmaz.»[79]
    Lebîd b. Rabî'a b. Mâlik (Öİ.41/661) şöyle demiş:
    «Andolsun ki ölümümün kesin olarak geleceğim öğrendim. Muhakkak ki Ölüm okları, hedefim şaşmaz.»[80]
    en-Nâbiğatü'z-Zübyânî (öl. M.640) şöyle demiş:
    «Ey Nu'mân! Sen kardeşler ve dostların hatâlarını ve yanlış davranış lavını hoş karşılamadığından dolayı, hiçbir dostun sevgisini devam ettire&shy;mezsin. Erkekler içinde ahlakça kusursuz olan herhangi biri var mı?»[81]
    eş-Şerîf er-Radî (61.406/1015) şöyle demiş:
    «Bazen fakir ve cesur kimsenin ulaşamayacağı şeye, korkak adam ma&shy;lıyla ulaşabilir. »[82]
    b) Aşağıdaki ayetleri okuyunuz ve te'kid edatlarını belirtiniz:
    1) Mâna açısından fail olan kelimeyi fiilinden önce mübtedâ olarak zikretmekle:
    Allah, seni insanlardan korur.»[83]
    «Allah, doğru yoldan çıkan bir toplu&shy;luğu hidâyete erdirmez.»[84]
    2) harfi ile te'kid yapmak:
    «Onların söylediklerinin seni üzdü&shy;ğünü elbette biliriz.»[85]
    Fakat biz toprağın onlardan neyi ek&shy;silttiğini elbette biliyoruz.»[86]
    «Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur.[87]
    3) Yemin ile yapılan te'kid:
    Tîne ve Zeytun'a (incire, zeytine), slna dağı-,na, Ve güvenli beldeye andolsun ki , Biz insanı en güzel biçimde yarattık.[88]
    4) Şeddeli ve hafîf te'kid nunlan ile te'kid yapılır:
    Allahı, kendisine (kendi dinine) yardım 'enlere muhakkak surette yardım edecektir.»[89]
    Andolsun, eğer'o'kendisine emredeceğimi yapmazsa mutllaka zindana atılacak ve el&shy;bette zelillerden olacaktır.»[90] Bu misaldeki kelimesinde hafif te'kid nıınu, Kur'ân hattının bir özelliği oJarak tenvîn şeklinde yazılmıştır. «O«w mutlaka ceza-{andıracağım veya onu mutlaka keseceğim, ya da mutlaka bana' apaçık bir delil getirecektir.»[91] lafızlarında, te'kid, pekiştirme edatının tekrarlan&shy;ması, yapılacak işlerin kesinlikle yapılması gerektiğini gösterir.
    5) İbtidâ lamı ile te'kid yapılır:
    »«iman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak yahudi-leri ve Allah'a ortaklık koşanları bulursun.»[92]
    « «Onların kalblerinde sizin kor&shy;kunuz, Allah'ın korkusundan fazladır.»[93]
    6) Medih ve zenım fiilleri ile te'kid yapılır: « Bu yaptıkları şeyler ne kötüdür!»[94]
    «Nefislerinin kendi&shy;lerine sunduğu 'şey ne kadar kötüdür!»[95]
    Allah'tan korkanların yurdu ne güzeldir!»[96]
    «... Biz de ne güzel kabul etmiştik!»
    Biz de ne güzel kabul etmiştik!»[97]
    7) nin haberinin başına gelen = lâm ile te'kid yapılır:
    Şüphesiz bu (Isa hakkında söylen berlerdir.»[98]
    «Şüphe'siz Rabbim duayı işitendir(kabul edendir.[99]
    «Şüphesiz bunda basiret sahipleri için mutlak ibret vardır.»[100]
    8) ile te'kid yapılır:
    «Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.» âyetinde mübalağa kalıplan ile bir&shy;likte pekiştirme edatları gelmiştir. Bunlar, ve edatlarıdır.[101]
    «Kıyamet mutlaka kopacaktır» cümleleri ve pekiştirilmiştir.[102]
    «Onlar, mutlaka za&shy;fere ulaşacaklardır. Bilim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.» âyetlerinde mânânın mutlaka gerçekleşeceğini ifâde etmek için bir kaç edatla pekiş-tirme yapılmıştır. Cümlelerden herbiri ve ile pekiştirilmiştir.[103] «Şüphesiz ilâhınız gerçekten tekdir.» âyetinde ve ile pekiştirme vardır. Muhataplar, Allah'ın birliğini inkâr ettikleri için kelâmın makamı bunu gerektirmektedir.[104]
    «Gerçekten, sen gönderilmiş peygamberlerden&shy;sin.»[105]
    «Gerçekten biz size gönderilmiş peygamberleriz.»[106] gibi cümleler birden fazla pekiştirme edatıyla pekiştirilmiştir. Çünkü hatap inkarcıdır. Burada her iki cümle ve edatlanyla pekiştirilmiş&shy;ti.
    «Şüphesiz, göklerde ve yerde alâmet&shy;ler vardır." cümlesi, ve edatlanyla pekiştirilmiştir. Çünkü muhataplar, Allah'ın birliğini inkâr edenlerdir.[107]
    «Allah, münafıkların kesinlikle ya&shy;lancı olduklarına şahitlik eder." âyetinde daha fazla açıklamak için cümle, yemin ve edatları ile pekiştirilmiştir.[108]
    «Muhakakki insan, Rabbine karşı nankördür. Şüphesiz buna ken&shy;disi de şahittir. Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.» gibi âyetlerde, daha fazla açıklama ve anlama maksadıyla , öj ve J ile pekiştir&shy;me yapılmıştır.[109]
    «Allah'in tâyin ettiği vakit, elbette gelecektir.» cüm&shy;lesinde muhatap, inkarcı olduğu için, ve ile pekiştirilmiştir.[110] «İleri gelenler, seni öldürmek için hak&shy;kında müzakere ediyorlar.» cümlesinde, ve ile pekiştirme yapılmış&shy;tır.[111]
    «Şüphesiz Rabbin lütuf sahibidir.»[112] «Rabbin elbette bilir.»[113]
    «Şüphesiz o bir hidâyettir.» cümleleri, ve edatları ile pekiştirilmiştir.[114]
    «Şüphesiz insan, apaçık bir nankördür.» cüm&shy;lesi; ve "mübalağa kalıbı ile te'kid edilmiştir. Çünkü ve kalıpları, mübalağa kalıplarındandır.[115]
    «Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kadirdir.»[116]
    9) den hafifletilmiş ile te'kid yapılır:
    Allah'ın hidâyet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir.[117]
    «Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnad etmen için seni, neredeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar...»[118]
    «Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.»[119]
    10) Mübtedâ ve haber arasına giren "Fas! zamiri" veya te'kid için kullanılan zamir ile te'kid yapılır:
    «Ey Allah'ım! Eğer bu kitap senin ka&shy;tından gelmiş bir gerçekse... »[120]
    «Beni vefat ettirince artık on&shy;lar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun[121] .«Onlara, biz vâris olmuşuzdur.»[122]
    «Eğer malca ve evlâtça beni kendin-den güçsüz görüyorsan.»[123]
    11) veya ile te'kid yapılır:
    «De ki: Bilgi ancak Allah'ın kamdadır.»[124]
    va'dedilen kesinlikle doğrudur.»[125]
    De ki özr uyarıcıyım.»[126]
    Ben Apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.»[127]
    12) Şart edatı olan ile te'kid yapılır:
    Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için] sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kafir olanlara gelince, «Allah böyle misal vermekle ne murad ediyor?» derler.»[128]
    13) Uyarma edatı olan ile te'kid yapılır:
    «Dikkat edin veîiHn ki, o Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.» âyetinde, mübalağa kalıpları ile birlikte peş-peşe pekiştirme edatları gelmiştir. Bunlar, ve edatlarıyla fasıl (ayır&shy;ma) zamiri dir.[129]
    bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.[130]
    Bilesiniz ki, kendillerine azap gel&shy;diği gün, bir daha onlardan uzaklaştırılacak değildir.»[131]
    14) Cümleyi pekiştirmek için kullanılan zaid edatlarla te'kid yapılır*
    «Bir sûre indirildiği za&shy;man, (göz kırpıp alay ederek) birbirlerine bakar....»[132]
    ' olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.» [133]
    ...şahid olarak da Allah yeter.[134]
    kendinizi ellerinizle tehlikeye at&shy;mayın.» [135]
    «Allah, kuluna kâfi değil mi?»[136]
    15) Bir va'd veya bir uyarıya delâlet eden bir fiilin önüne gelen « ve v_edatları ile te'kid yapılır;
    insan ve cin! Sizin de hesabınızı ele ala&shy;cağız. [137]
    «Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. [138]
    «Allah, mü'minlere yakında
    büyük mükâfat verecektir,»[139]
    16) edatı ile te'kid yapılır:
    «Lâkin Allah, bütün âlemlere karşı lütuf ve kerem sahibidir.»[140]
    Fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.»[141]

    3- Haber Cümlesinin (Durumun Gereğinden Çıkıp) İsik Şekillerde İfâde Edilmesi


    Haber cümlesi, zihninde cümle ile ilgili bir şey bulunmayan kimseye 'kidsiz söylendiğinde ve cümlenin muhtevası hakkında tereddüt ederek soru soran kimseye te'kid edilerek söylenmesi güzel ise; ve cümlenin muh&shy;tevasını inkar eden kimse için durumuna göre cümle pekiştirilerek söyle&shy;nirse, bu haber cümlesi, durumun gereğine (icabına, yerinde ve adamına) göre söylenmiştir, demektir.
    Bazen mütekellimin (konuşan kimsenin) göz önünde bulundurduğu bazı durumlardan dolayı haber cümlesi, durumun icabına aykırı olarak söylenir. Bu durumlardan bazıları şöyledir:
    a) Zihni boş olan kimse, tereddüt ile soru soran kimse yerine koyulur. Bu da cümlede, haberin hükmüne işaret eden bir şey geçtiğinde söz konusu olur.
    b) Kendisinde inkâr (tepki) işaretleri göründüğü için, inkâr etmeyen kimse, inkâr eden kimsenin yerine koyulur.
    c) İnkâr eden (tepki gösteren) kimse, inkâr etmeyen kimse yerine koyu&shy;lur. Bu durumda o şahsın önünde Öyle deliller ve işaretler bulunur ki şayet bunları dikkatle incelerse, inkâr etmekten (tepkisinden) vazgeçer.[142]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    «Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme! Onlar, kesinlikle 'suda boğulacaklardır.»[143]
    u misale bakılırsa; burada zalimlerle ilgili hüküm hakkında muhatabın ında bir şeyin bulunmadığı anlaşılır. Burada durumun gereğine (icabına) göre, haber cümlesinin te'kidsiz ona söylenmesi gerekirdi. Fakat bu âyet-i celîle te'kid ile gelmiştir. Öyle ise bu âyetin, durumun gereği dışına çıkmasının sebebi nedir? Sebep şudur: Yüce Allah, muhalifleriyle ilgili Hz. Nuh'un kendisine hitap etmesini yasaklayınca, bu yasak, Hz. Nuh'u onların başına gelecek belayı merak etmeye şevketti. Böylece Hz. Nuh; onlar' aleyhine suda boğdurulmaları ile hükmedildi mi yoksa hükmedilmedi mi? şeklinde tereddüt ile soru soran kimse yerme koyuldu ve böylece; kesinlikle onlar suda boğulacaklar." cümlesi ile ona cevap verildi.[144]
    Yüce Allah, şöyle buyurmuştur:
    «Nefsim temize çıkarmı&shy;yorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder.»[145] Bu misalde de aynı durum söz konusudur. Çünkü Yüce Allah'ın -şüphesiz nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder." cümlesinin kapsamı hakkında muhatabın aklında bir şey yoktur. Ancak Yüce Allah'ın; Hz. Yusuf tan hikâye tarzında naklettiği: =Nefsimi temize çıkar&shy;mam" ayeti, bu cümleden Önce geçtiği için, ve o cümle, nefis hakkında se&shy;vilmeyen bir şey ile hüküm edildiğine işaret ettiğinden dolayı, muhatap bu hükmün nevine bakışlarını çevirerek dikkatle ona baktı. Bu nedenle muha&shy;tap, tereddütle bir şeyi soran kimse yerine koyuldu. Ve haber cümlesi te'kid edilerek ona söylendi.[146]
    «Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından el&shy;bette öleceksiniz.»[147] Bu misale bakınız! Muhatapların, Yüce Allah'ın sözünün kapsadığı hükmü inkâr etmediklerini görürsün. Öyle ise bu haber cümlesinin te'kid edilerek onlara söylen&shy;mesinin sebebi nedir? Bunun sebebi; (onlarda cümlenin muhtevası hakkında) inkâr (tepki) alâmetlerinin görünmesidir. Çünkü onların, ölüm&shy;den gafil olmaları ve iyi işler yaparak ölüme hazırlanmamaları, inkâr alâmetlerinden sayılırlar. Bundan dolayı onlar, inkâr eden kimseler yerine koyuldular ve haber cümlesi, iki pekiştirme edatı ile pekiştirilerek onlara söylendi.[148]
    Hacel b. Nadle el-Kaysî, şöyle demiş:
    «Şakîk, mızrağının sivri olmayan ucunu düşmana çevirip, onu dizleri üzerine koyarak geldi. Muhakkak ki senin amcaoğullarında mızraklar vardır.[149]
    Hacel b. Nadle el-Kaysî'nin sözünde de durum aynı şekildedir. Çünkü Şakîk, amcaoğullarınm mızraklarının varlığını inkâr etmiyor. Fakat onun, mızrağının sivri olmayan ucunu düşmana çevirip dizi üzerine koyarak sa&shy;vaşmaya hazırlıksız bir şekilde gelmesi, onlara aldırmamasınm bir delili sayılır. Ayrıca bu davranış, amcaoğullarınm silahsız olduklarına inandığı&shy;nın bir delilidir. Bundan dolayı Şakîk, inkâr edenlerin yerine koyuldu ve haber cümlesi onun için te'kid edildi ve inkâr eden kimseye yapılan hitap şekli ile ona hitap edildi. Ve ona denildi ki: [150]
    Yüce Allah, birliğini inkâr edenlere hitap ederek şöyle buyurmuş:
    «ilahınız bir tek ilâh'tır.»[151]
    Bu misale bakınız! Yüce Allah'ın bu ayette, birliğini inkâr edenlere hitap ettiğini görürsün. Fakat Yüce Allah, onlara, inkâr etmeyenlere hitap ettiği gibi, haber cümlesini pekiştirmeden hitap etmiş ve şöyle buyurmuştur: Bunun sebebi nedir? Sebebi şudur: Bunların önünde öyle apaçık deliller ve burhanlar vardır ki; eğer onları dikkatle inceleseler, (Allah'ın birliği hakkında) onları ikna eden yeterli miktarda delilleri bulur&shy;lar. Bundan dolayı Allah, bu inkarlarına değer ve önem vermedi ve onlara hitap ederken inkar etmelerini hesaba katmadı.[152]
    Cahilliğin zararlı olduğunu inkar eden kimseye şöyle denir:
    «Cahillik, zararlıdır.[153]
    Son misalde de durum aynıdır. Şüphesiz ki muhatabın nezdinde ceha&shy;letin zararlı olduğuna delalet eden öyle deliller vardır ki; şayet onları dik&shy;katle incelerse mutlaka inkâr etmekten vazgeçer. Bundan dolayı haber cüm-Iesi, te'kid edilmeden ona söylenmiştir.[154]
    a) Konu ile ilgili bazı âyetler:
    «Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir sey-dir.».[155] misalde, normal olarak haber cümlesinin te'kidsiz söylenmesi gerekirdi. Çünkü ayette belirtilen hüküm hakkında muhatabın aklında bir şey yoktur. Fakat bu ayette, hükmün nevine işaret eden bir şey geçince, muhatap başını kaldırarak bu hükme bakan birisi gibi kabul edildi. Böylece o, soru soran ve tereddüt eden kimse yerine kondu. Ve durumun gereğine aykırı olarak bu sözün te'kid edilerek ona söylenmesi güzel sayıldı.
    Anne ve babasına itaat etmeyen kimseye şöyle denilir: «Şüphesiz anne ve babaya iyilik etmek vacip&shy;tir.[156] Bu misalde; durumun gereğine göre haber cümlesinin te'kidsiz söylenmesi gerekirdi. Çünkü muhatap, anne ve babaya iyilik etmenin ge&shy;rekli olduğunu inkâr etmediği gibi, bu konuda tereddüt de etmez. Fakat onun (ebeveyne) isyan etmesi, inkâr alâmetlerinden bir alâmet sayıldı. Böylece muhatap, "iyilik etmenin vacip olduğunu" inkâr eden kimse yerine konuldu ve cümle jlve J ile te'kid edildi.
    Haksız yere insanlara zulmeden kimseye şöyle dersin: «Muhakkak ki Yüce Allah, kulların yaptıklarını görür.»[157] Bu misalde de normal olarak haber cümlesinin te-kidsiz söylenmesi gerekirdi. Çünkü muhatap, Allah'ın kullarının yaptıklarım bildiğini inkâr etmediği gibi, bu konuda tereddüt de etmez. Fakat onda; Allah'ın haksız yere kullara zulmetmesi gibi, bu hükmü inkâr etme alâmetleri göründüğü için, o inkâr eden kimse yerine konuldu ve haber cümlesi, ve ile te'kid edilerek ona sunuldu.
    Bir münkire şöyle denilir:
    «Allah vardır.»[158] Bu misalde; haber cümlesinin, normal olarak te'kid edilmesi gerekirdi. Çünkü muhatap, Allah'ın varlığını inkâr ediyor. Fakat şayet o, önünde mevcut olan delilleri ve şahitleri inceleseydi, mutlaka bu hükmü inkâr etmekten vazgeçerdi. Böylece muhatap, hükmü inkâr etmeyen kimse yerine kondu. Ve zahirin muktezâsına (durumun gereğine) aykırı olarak, cümle te'kidsiz bir tarzda ona sunuldu.
    b) Aşağıdaki misallerin herbirinde haber cümlesinin zahirin muk-tezâsmdan (durumun gerektirdiği halden) çıkmasının sebebini belirti-
    «Ve onlar için hayırdua et! Çünkü senin duan onlar için sükûnettir.»[159]
    «De ki o Allah birdir. Allah, Samed'dir.[160]
    işsizliğin zararlı olduğunu bilen ve çalışmayı sevmeyen kimseye şöyle demhr «Muhakkak ki issizlik (ahlakın) bozulması&shy;nın sebebidir.[161]
    ilmin faydalı olduğunu inkâr eden kimseye şöyle denir:
    «İlimfaydalıdır.»[162] Ebû Tayyib el-Mütenebbî şöyle demiş:
    ****Ey efendİ! On~ merhamet et Çünkü suçluya acımak, onun için bir azarlamadır. »[163]
    «Zulmetme! Çünkü zulmün sonu vahimdir.»[164]
    «Tartışmayı terketf Çünkü o kötülüğü celbeder (kötülüğe sebep olur).»[165]
    Namazı terkedene şöyle denir: Muhakkak ki namaz farzdır.»[166]
    Müsrife şöyle denir: «Allah'a yemin ederim ki israf zararlıdır.[167]
    Malın ilimden faydalı olduğuna inanan kimseye şöyle denir:, maldan daha faydalıdır .»[168]
    Huyların değişeceğini kabul etmeyen kimseye şöyle denir: «Huylar değişir. »[169]

    B. İnşâ


    İnşâ, Iugatta icâd etmek, yoktan var etmek mânasına gelir. Bir ıstılah ol&shy;arak: inşâ ; doğru veya yalan ihtimali olmayan sözdür.[170]
    İnşâ (dilek) kipi, iki kısma ayrılır. Talebi (bir isteğe delalet eden), ve ğayr-ı talebi (bir isteğe delalet etmeyen) inşâ.
    a) Talebî inşâ: İstek anında bulunmayan (var olmayan) bir şeyin yapıl&shy;masını gerektiren inşâdır. Bu ise, emir, nehy (yasaklama), soru, temenni ve nida (çağırma) ile yapılır.
    b) Talebî olmayan inşâ: Bir isteğe delâlet etmeyen inşâdır. Bunun bir çok üslûbu vardır. Ta'accüb, övme, yerme, yemin, "recâ fiilleri" ve akit&shy;lerde (sözleşmelerde) kullanılan ifâdeler bu uslûbların bazılarıdır.[171]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    «Kendi nefsin için sevdiğin şeyi, insanlar için de sevkı (gerçek) fnüslüman olursun. »[172]
    Hz. Hasan'nın (r.a.) (Öİ.5O/67O), bir sözü:
    «Sadece yaptığın iş kadar karşılık iste!»[173]
    Ebu Tayyib el- Mütenebbî şöyle demiş:
    «Dikkat edin! Bugün Seyfüddevle'yi kınayan yoktur, insanlar ona feda ol&shy;sun. Onun kılıçlarının çentikleri keskin idi.»[174]
    " Hassan b. Sâbit(öI.54/674) demiş ki:
    «Keşke ben Hz. Ali ile Affân'ın oğlu (Hz. Osman) arasındaki anlaşmaz&shy;lığın sebebini bilseydim, ve keşke kuşlar bunu, bana bildirselerdi. »[175]
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî demiş ki:
    <r£y kendilerinden ayrılmak zorumuza giden kimseler! Sizden ayrıldık&shy;tan sonra, her şeyi bulmamız bile, bize hiç bir şeyimiz yokmuş gibi ge&shy;lir.»[176] Sımme b. Abdullah (öl.95/714)[177] demişki:
    «Canım o toprağa feda olsun! Yüksek yerlerinin(tepelerinin havası) ne hoştur! Yazlık ve İlkbaharda konaklanan yerleri ne güzeldir!»[178]
    el-Câhız, Amr b. Bahr(öl.255/869)[179] bir mektubun bir kimsında şöyle demiş:
    «Sadede gelince; Hatâ yerine (ondan dolayı) özür dilemek ne güzel bir şeydir. Tevbe yerine, günahta ısrar etmek ne kötü şeydir.»[180] Abdullah b. Tâhir (öl. 117/735) demiş ki:
    «Ömrüne yemin ederim ki; ne akıl ile zenginlik kazanılır. Ne de malı ka&shy;zanmakla, akıl kazanılır.»[181]
    Zu'r-Rümme (öl. 117/733) demiş ki:
    '«Belki aşktan gözyaşlarının dö'kiUmesi(ağlamak)nden sonra, (insanın) içi ahat olur.Veya gönlü üzüntü ile dolan kimsenin içi rahat olur.»[182] Başka bir şair şöyle demiş:
    «Umulur ki ihtiyaç sahibi bir dilenciyi, bugün dilendiği şeyden men eder&shy;sen (yani ona yardım etmezsen) umulur ki yarın, onun olabilir.»[183] Yâni yarın o zengin olduğunda o da seni mahrum edebilir.
    Yukarıda geçen misallerin tamamı inşâdır. Çünkü bu misallerin doğru veya yalan olmalarının ihtimali yoktur. Nitekim ilk beş misal ile, istek anında mevcut olmayan bir şeyin yapılması istenmektedir. Bundan dolayı; bunlara "Talebi inşâ" denilir. Son kısımdaki misaller ile, yapılması istenen bir şey bulunmadığı için onlara "Gayr-ı talebi inşâ" denir.[184]
    a) İnşâ ile ilgili diğer bazı misaller:
    Ebû Temmâm bir şiirinde demiş ki:
    «Kınama suyunu bana içirme! Çünkü ben çok aşık olmuşum. Ve ben gözyaşlarımı tatlı buldum.»[185] Bu şiirdeki cümlesi, nehy mânasını ifâde ettiği için''talebidir" .
    «Dostunu az sev! Günün birinde senden nefret eden biri olabilir, Nefret ettiğin kişiden az nefret et! Umulur ki günün birinde dostun olabilir.[186]
    Bu cümlenini baş tarafında ve ortasında n az başIayan kısmı taIebMir ve emir ifade eder.
    İbnü'z-Zeyyât, Muhammed b. Abdilmelik(öl.233/847),[187] el-FazI b. Seni es-Serahsî'yi (01.202/ 818),[188] överek şöyle demiş:
    «Ey! Kementleri çürüdüğünde dine yardım eden şahıs! Şüphesiz ki sen barındıranların ve yardım edenlerin en cömerdisin.[189] 'Bu şiiriin baş ta&shy;rafı, nida (çağırma) olduğu için,''talebidir" .
    Ümeyye b. Ebi's-Salt (öl.5/626),[190] bir ihtiyacını istediğinde şöyle demiş:
    «Ben ihtiyacımı söyleyeyim mi? Yoksa utanma duygun bana yeter mi? Şüphesiz ki; haya senin mizacındır'.»[191]
    Bu şiir, istifham (soru) mânasını ifâde ettiği için, "talebidir" .
    Züheyr b. Ebî Sülmâ (öl.M.609)[192] şöyle demiş:
    «Herim (öl.M.608),[193] ne güzel bir şahıstır. Birisinin başına bir belâ gelir gelmez, mutlaka o (Herim), belâdan korkan kişi için sığınak olur.»[194] Bu şiir, övme mânasını ifâde ettiği îçin,"gayr-i talebidir" .
    Îmrti'u'1-Kays b. Hucr b. el-Hâris el-Kindî(öI.M.545),[195] bir şiirinde şöyle demiş:
    «Ey hanım komşumuz! Biz ikimiz burada yabancıyız. Ve her yabancı, ya&shy;bancının akrabasıdır (sayılır).[196] Bu cümlenin kısmı, nida (çağırma) olduğu için,"talebidir" ,
    «Keşke iyiliğe engel olan kimse; öyle engel olsaydı; nihayet bazı adamlar, yaptıkları (hatânın) acısını tatsaydılar.»[197] Bu cümlenin kısmı temennî mânasını ifâde ettiği için,''talebidir" .
    Ebû Nüvâs, Hasan b. Hânî(öl. 198/814),[198] Halife el-Emîn'den (öl. 198/ 813) merhamet dileyerek şöyle demiş:
    «Başının hayatına yemin ede-rimki; onun benzerini yapmaya'tekrar dönmeyeceğim. Başının hayatına yemin ederim ki...»[199] Bu cümle, yemin mânasını ifâde ettiği için talebidir" .
    Dı'bil b. Ali b. Rezîn el-Huzâ'î (öl.246/860),[200] bir şiirinde şöyle demiş:
    «İnsanlar, ne kadar çoktur. Hayır. Bilâkis onlar, ne kadar da azdır. Allah bilir ki ben (bu sözümde) yalan söylemedim. Çünkü ben gazilerimi açtı&shy;ğımda onları, çok kişinin üzerine açıyorum. Fakat hiç kimseyi göremi&shy;yorum.»[201] Şâir, bu beyti ile, insanların vefasız olduklarını dile getirmek istiyor. Bu şiiirin kısımları, ta'accüb (hayret) mânasını ifâde ettiği için,"gayr-i talebidir" . [202]

    1- Emir


    Emir, üstünlük yoluyla bir işin yapılmasını istemektir. (Veya büyüğün, küçükten bir işi yapmasını istemesidir ). Emir için dört ayrı kip vardır:
    a) Emir fiili,
    b) Başında emir lamı bulunan müzâri fiil (emr-i ğâib).
    c) Emir mânasına gelen ism-i fiil.
    d) Emir fiilî yerine kullanılan masdar.[203]
    Bazen emir kipleri asıl mânalarından çıkar ve sözün gelişinden anlaşılan diğer mânalarda kullanılır:
    Bunlar: İrşâd, duâ, iltimas (istek), temenni, serbest bırakma, eşitlik, aciz bırakma, tehdit ve mubah kılma, gibi mefhumlardır.[204]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    1- Emir fiili: Meselâ; «Ey Yahya! Kitaba simsıkı sarıl,[205]
    «Namazı kılın, zekâtı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete eresiniz.»[206]
    «Kendin için sevdiğin (istediğin) şeyi, in-sanlar için de iste. »[207]
    «Dostunu az sev! Gü-.. hirinde senden nefret eden birisi olabilir. Nefret ettiğin kişiden az nefret et' Umulur ki günün birinde dostun olabilir.»[208]
    Hz Ali, Mekke Valisi İbn Abbâs'a (Öİ.68/687) yazdığı bir mektubun bir bölümünde şöyle demiş:
    Sadede gelince; insanlar için hac ibadetini düzenle! Onlara, (kötü amellerinden dolayı) Allah'ın (eski ümmetleri azab ettiği) günleri hatırlat! Sabah ve akşam onların (arasında hükmetmek için) otur. Böylece fetva isteyene fetva ver. Cahile (bilmediklerini) Öğret. Âlim ile müzakere et (ilmîkonuları tartış!).»[209]
    2- Başında emir lamı bulunan müzâri fiil:
    imkanı geniş olan, nafakayı imkanlarına göre versin.[210]
    «Bu beyt (Kabe) nin Rabbine kulluk etsinler. O, kendilerini açlıktan kur&shy;tararak doyurmuştur ve her tehlikeye karşı onlara emniyet vermiştir.»[211]
    «Yazan kişi, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmak&shy;tan kaçınmasın da yazsın. Bir de hak kendi üzerinde olan adam söyleyip yazdırsın ve herbiri yazarken Rabbi olan Allah'tan korksun da ...»[212]
    Sonra kirlerini ğidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Evi (Ka'be'yi) tavaf etsinler. »[213]
    3- Emir mânasına gelen ism-i fiil:
    «Namaza koşunuz.[214]
    edenleri Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca, sapan kim-se size zarar veremez. »[215]
    «Sakın doğruluktan ayrılma.[216]
    Sus! İn[217] gibi.
    4- Emir fiili yerine kullanılan nıasdar:
    Bazen masdarlar emir fiili manasında kullanılırlar. Yâni bazen mefûlü mutlak aynı harflerden türeyen emir fiili manasında kullanılır.
    İyilik yapmak yolunda çalışıp çabala! »[218]
    «Anaya, babaya... iyilik edin.»[219]
    «(Artık) o çılgın ateş halkı (Allah'ın rahmetinden) uzak olsunlar.[220]
    a) Emir fiillerinin sözün gelişinden anlaşılan diğer manalarda kul&shy;lanılması:
    Bazen emir kipleri asıl mânalarından çıkar ve sözün gelişinden anlaşılan diğer mânalarda kullanılır:
    Bu mânalar: İrşâd, duâ, iltimas (istek), temennî, tahyîr (serbest bırak&shy;ma), ihanet, teshir, eşitlik, t'aciz (aciz bırakma), tehdit ve ibâha (mubah kılma), tesviyye, te'dip ve taaccüb gibi mânalardır.[221]
    1) Duâ : (Bit işin olmasını Allah'tan istemektir.[222] Türkçe misâl&shy;ler:
    «Yâ Rabbi! Hemîşe lutfunu et rehnümâ hana.
    Gösterme ol tarîki ki yetmez sana, bana.[223] Bir mücrim u 'âsî kulunum rûy siyâhem Afvinle nazar kıl bu günahkâra İlâhî[224]
    »«(Süleyman) onun sözüne gülümseye-Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimete şükret&shy;memi, ve hoşnut olacağın iyi amel yapmamı gönlüme getir.[225]
    Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilim&shy;den düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar.»[226]
    «Ey Rabbim! Beni, babamı, annemi... bağışla!».[227]"
    el-Mütenebbî, Seyfüddevle'ye hitap ederek şöyle dedi:
    «Beni kıskananların kıskanmasını, onları zelil kılmak suretiyle yok et! Çünkü onları, beni kıskanan kimseler haline getiren, sensin.» (Yani sen, bana verdiğin bol bol bağışlarınla onları beni kıskanan kimseler haline ge-tirdin.)[228]
    2) iltimas: (Aym seviyedeki insanlardan birinin diğerinden bir işi yapmasını istemesidir):
    '« Seninle aynı seviyede bulunan birine; kitabını ver. »[229] demen gibi.
    «Bir de bana ailemden bir vezir ver.[230]
    İmruü'1-Kays (b. Hucr b. el-Hâris el-Kindî) (öl.M.545)[231] bir şiirinde şöyle demiş:
    «Arkadaşlar (ikiniz) durun! Sevgiliyi ve onun Dehül ile Havmel arasında bulunan Sıktü'l-livâ'daki yurdunu anıp ağlayalım.»[232]
    3) Temenni ; Vukuu imkansız olan bir şeyi istemekdir. Türkçe Örnek: «Turnam, kalk havalan tortum suyundan.»[233] İmrü'u'l-Kays'm şu şiirinde olduğu gibi:
    «Dikkat ey uzun gece! Dikkat sabah (in aydınlığı ile) açıl! (Bana göre) sabah senden daha güzel değildir.»[234] (Çünkü gece çektiğim acıları gündüz de çekiyorum.)
    4) Tehdîd : (Bir işin vukuunda, failin zarar göreceğini ilade eden emirdir.)
    Türkçe örnek: «Hele vazoyu kır, o zaman gününü görürsün.»[235]
    «Usûlünüze göre âmel edin» âyetindeki emir de aşırı tehdit ifâde eder.[236]
    «De ki: bekleyin, şüphesiz ki biz de beklemekteyiz. Bu ayetteki emir, tehdit mânasını ifâde eder.[237]
    «Deki, küfrünle eğlene dur.» cümlesindeki emir tehdit ifâde eder.[238]
    «Dilediğinizi yapın! Doğrusu rendir.» emri tehdit ifâde eder. Burada emir, asıl manasından çıkarılarak tehdit ve korkutma manasında kullanılmıştır.[239] Bir sair şöyle demiş: gecelerin sonucundan korkmadığın ve utanmadığın zaman, dilediğini yap.»[240]
    5) Tâ'ciz: (Birinin bir işi yapmaktan âciz olduğunu ifâde et&shy;mektedir.)
    «...haydi onun benzeri bir sure getirin...» Buradaki emir, aciz olduklarını ifâde etmek içindir.[241]
    Her iddianızda doğru iseniz, kendinizden Ölümü uzaklaştırınız!»[242]
    «Çıkabiliyorsanız çıkın.» âyetin&shy;deki emir, acze düşürme mânâsını ifâde eder.[243]
    ey tfeicr oğullareye kaçış!'»[244] (Yâni benden kurtulmanız mümkün değildir.) Başka bir şair şöyle demiş:
    «Bana cimriliğiyle ömrü uzayan bir cimri gösteriniz. Ve çok bağışlama&shy;sından dolayı (açlıktan) ölen bir cömerdi getiriniz![245]
    6) Tesviye: (Birbirine zıt hallerin, sözü söyleyene göre eşit-ligini ifâde eden emirdir.)
    «Sabretmeniz de sa-bretmeseniz de artık sizin için değişen bir şey olmayacaktır.»[246]
    «Ey Muhammedi ister bağışlanma&shy;larını dile, ister dileme, birdir. »[247] Ebu-t-Tayyib şöyle demiş:
    «ister azız (şerefli) olarak yaşa, ister mızrakların darbeleri ve bayrak&shy;ların dalgalanmaları arasında, sen asıl olarak öl![248]
    7) Teshir: Alay etme ve küçümseme ifâde eden emirdir.
    «Musa onlara atacağınızı atın, dedi.» Bu ayette&shy;ki emir, küçümseme mânasını ifâde eder.[249]
    «Eğer doğrulardan isen, kendi ettiğini (azabı) bize getir!» Bu ayetteki emir ile alay ve eğlenmek kasdedilmiştir.[250]
    maymunlar olun!» Burada emir; küçümseme ve hor görme mânasını ifâde eder.[251]
    8) İbâhe: Mübahlığa delâlet eden emirdir.
    «Sabahın beyaz ipliği ( aydınlığı), ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın.» Burada emir, mübahlık mânasını ifâde eder.[252]
    «Eğer kendilerinde bir hayır (kabi&shy;liyet ve güvenilirlik) görüyorsanız, hemen onlarla mükâtebe ediniz.»[253]
    «Namaz bitince, yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin.» Bu ayet&shy;teki emir, ibâhe ifâde eder.[254]
    9) İhâne: Hor görmeye ve küçümsemeye delalet eden emirdir.
    « De ki; ister taş olun, ister demir.. .»[255]
    «Tad bakalım, sen kendince üstündün şerefliydin» âyetindeki emir kipi, hor görme ve küçümsemeyi ifâde
    eder.[256]
    5en de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de....» Buradaki emir, susturma ve azarlama içindir.[257]
    «Öyle ise azabı tadın! Size, azaptan başka birşeyi çoğaltmayacağız.» âyetinde emir, hor görme ve'küçümseme
    ifâde eder.[258]
    10) İrşâd: Yol göstermeye delâlet eden emir.
    Alış-v'eriş yaptığınızda şahit tutun.» Bu ayetteki emir, irşâd (yol gösterme ve rehberlik) mânasını ifâde eder[259] Ebu't-Tayyib, Seyfüddevle'yi överek şöyle demiş:
    «Kim düşmanlarını arıyorsa; o, onun (Seyfüddevlej gibi yürüsün. Şan, şeref ve asalet peşinde olanlar da senin yürüyüşün gibi (bütün gece) yürü&shy;sünler.»[260]
    Terbiye etme mânâsım ifâde eden emir«İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.[261]
    onları yatakta yalnız bırakın![262]
    Önünden ye![263]
    12) Ta'accüb: Hayret ve şaşkınlık ifâde eden emir.[264]
    »«Onlar ne iyi duyarlar ve ne iyi görürler .'(bir gör-
    13) Tahyîr: İki şey arasında tercih yapmada serbest bırakmayı
    ifâde eden emir:
    el-Buhturî (01.284/897) şöyle demiş:
    «Dileyen cimrilik etsin, dileyen cömert olsun. Sizin cömertliğiniz bütün isteklerimi karşılamak için bana yeter.»[265]
    b) Emir çeşitleri ile ilgili diğer bazı misaller:
    el-Errecânî (Ahmed b. Muhammed b. el-Hüseyin) (öl.544/1149)[266] şöyle demiş:
    «5e« istişare ehlinden (müsteşar) olsan bile, bir gün, başına bir bela gel&shy;diği zaman, başkasıyla istişare et!»[267]
    Ebu'l-Atâhiyye (öl.211/826) şöyle demiş:
    «Eğer sana emirlik (idarecilik) verilirse, kanadını ger (mütevazı ol)! Ve keyif ve eğlence ile helak olmaktan vazgeçerek nefsini onlardan uzaklaş&shy;tır.)»[268]
    Ebu'l-'AIâ el-Ma'arrî (ÖI.449/1057) şöyle demiş:
    «Ey Ölüm! (Beni) ziyaret et! Çünkü yaşamak kötü bir hale gelmiş? Ey nefis! Çaba harca. Çünkü senin zamanın zayıflanmıştır.)[269]
    Başka bir şair şöyle demiş:
    «Bana zayıflıktan Ölen bir cömerdi göster. Belki senin gördüğünü ben de görürüm. Veya ebedi (sürekli) yaşayan bir cimriyi (bana göster).»![270]
    Halit b. Safvân (Öl. 115/ 733), oğluna nasihat ederek şöyle dedi: «Gizli yapılan işlerden, af^ olarak (aleniyette) sana yaramayanları terket.»[271]
    Beşşâr b. Bürd (öl. 167/784) şöyle demiş:
    «(Senin yanında bir arkadaşının yanılmamasını istersen) yalnız başına yaşa! Veya kardeşinle ilişkini sürdür. Muhakkakki o bir defa günah işler, bir defa da ondan (günah işlemekten) sakınır}[272]
    Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
    «Deki; ( istediğiniz gibi) yaşayın? Çünkü dönüşünüz ateşedir.»[273]
    Ebut'-Tayyib el-Mütenebbî, Seyfuddevlet'e hitap ederek şöyle dedi:
    Cömert insan! insanlara sahip olduğun şeyi ver. insanlara benim söylediğim (şiirleri) asla verme!» (Yani; beni başkasını övmeye muhtaç etme!)[274]
    Katarı b. el-Fücâ'a (öl.78/697) kendi nefsine hitap ederek şöyle dedi:
    «Ölümle ilgili konuda sabret, sabret.! Çünkü ebedi kalmayı elde etmek mümkün değildir.[275]
    Ey Yezid sağlam ol çünkü dinde hiçbir eğrilik yoktur. Sen sağlam olduğun zaman, yönetimine hiçbir zarar gelmez.»[276]
    Halifelerden biri, bir valisine nasihat ederek şöyle dedi:
    «Kur'an'ın ipine (İslama) sımsıkı sarıl! Ve ondan öğüt al! Onun helalle&shy;rini helâl say, haramlarını da haram kıl.»[277]
    Bir bilgin oğluna şöyle dedi:
    «Yavrucuğum! İnsanların kötülerinden Allah'a sığın, insanların iyilerine karşı da tedbirli ve uyanık ol!»[278]
    «Yavrucuğum!(sürekli huzurlarında) iki dizin (üzerinde oturarak) âlimleri sıkıştır (onlarla bera&shy;ber ol.) Kulaklarınla onları dinle! Ölü (kurak) toprak gökten inen yağ-murla dirildiği gibi, kalb de ilmin nuru ile dirilir.[279]
    Ya hayırlı (faydalı) bir şey söyle veya sus!»[280]
    Ey kahraman! Kılıcını al![281]
    İşine erkenden git!»[282]
    «Sizden herbiriniz vazifesini yapsın!»[283]
    «Dilediğini yap!»[284]
    «Uygun gördüğün şeyi yap!»[285]
    «Benden uzaklas, defol!»[286]
    «Ey Muhammed şakayı terket![287]
    «Konuştuğum zaman sus![288]
    £y nefsim güçlüklere sabret!;[289]
    «Ey hişâm yerinde dur, kımıldama![290]

    2- Nehy (Yasaklama)


    Nehy; maddî veya manevî yönden muhatabından üstün olan birisinin ondan bir işi yapmamasını istemesidir. Nehyin, sadece bir kipi vardır. O da nehy edatı olan « V»ile birlikte bulunan müzâri fiildir. yapma! gibi. Bu müzâri fiil, muhatap için kullanılırsa "nehy-i hazır"; gâib için kul&shy;lanılırsa "nehy-i gaib" meydana gelir.
    Bazen nehy kipi gerçek mânası dışında, cümlenin gelişinden ve durum&shy;dan anlaşılan başka manâlarda kullanılır. Mesela; Du'â, iltimas (istek), te-mennî, irşâd, kınama, te'yîs (ümitsiz kılma), tehdit, küçümseme, âkibeti bil&shy;dirme, çirkin görmek ve eşitlik gibi.[291]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    «Mallarınızı aranızda haksız sebep&shy;lerle yemeyiniz.» Bu ayetteki "nehy", gerçek anlamında kullanılmıştır.[292]
    Yüce Allah, kötü insanları sırdaş edinmeyi yasaklayarak şöyle buyurmuş:
    iman edenler! Kendi d'ışımzdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fen&shy;alık etmekten asla geri durmazlar»[293]
    Yüce Allah, yetimin malım haksız yere almayı yasaklayarak şöyle bu&shy;yurmuştur:
    «Erginlik çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en güzel bir niyet ve mak&shy;satla yaklaşın.»[294]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: Islâh edildikten sonra yeryüzünde
    bozgunluk yapmayın.»'Bu ayetteki "nehy", gerçek yasaklama manasına&shy;dır.[295]
    Yüce Allah, insanın akrabasıyla ilişkisini kesmesini yasaklayarak şöyle buyurmuş:
    «İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara mat&shy;larından vermeyeceklerine yemin etmesinler. »[296]
    Bazen"«efty" asıl mânası dışında kullanılır. Bu mânaların, en önem&shy;lileri şunlardır:
    a) İrşâd: Nehy, bu durumda; insanlara, hareket ve davranış tarzlarını gösterme mânasını ifâde eder.
    Ebu'l-'Alâ el-Ma'arrî (öl.449/1057),[297] şöyle demiş:
    «Alçak kimse&shy;lerle oturma! Çünkü sefihlerin ahlakları başkasına geçer.»[298] Bu misaldeki "nehy", içindir.
    Yüce Allah şöyle buyurmuş:
    "Hiç bir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği (emrettiği) gibi yazmaktan geri durmasın; (her şeyi olduğu gibi) yazsın.» Bu ayetteki "nehy", irşâd ve nasihat anlamında kullanılmıştır.[299]
    «Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.» Bu âyetteki "nehy", irşâd mânasına kullanılmıştır.[300]
    b) Duâ: Nehy, Yüce Allah veya hükümdar gibi büyüklere yönelik olduğu takdirde duâ manasına gelir.
    Müslim b. Velîd'in (Öİ.208/823)[301] Halife Hârunü'r-Reşîd hakkında söylediği şu beyti, dua için bir örnekdir:
    İslam ülkesi senin gibi Hükümdarları kaybetmeye! Çünkü sen, Islâmiyetin zayıflayan itibârını yücelttin ve onu güçlü ve kuvvetli kıldın.»[302]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş:
    «Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.» Bu ayetteki "nehy", duâ anlamında kullanılmış&shy;tır.[303]
    «Rabbimiz!Bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi eğrilimle!» Bu âyetteki nehy, duâ manasına kullaml-mıştır.[304]
    «... kıyamet gününde bizi rezil-rüsvay etme!..." Bu ayetteki "nehy", duâ mânasında kullanılmıştır.[305]
    c) iltimas: Nehyin iltimas mânası demek; aynı seviyede olan iki şahıstan birinin diğerinden bir işi yapmamasını istemesidir. Ebû Tayyib el-Mütenebbî, Seyfuddevle hakkında şöyle demiş:
    «Söylediklerimi ona ulaştırmayınız. Çünkü o cesurdur. Ne zaman (mızrak vs., ile) yaralama ona zikredilirse, o savaşmaya özlem duyar.»[306] Bu mi&shy;saldeki "nehy" iltimas içindir.
    «(Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, sakalımı ve'saçımı tutma (yolma)!» Bu ayetteki "nehy", iltimas mânasmadir.[307]
    d) Temenni: Bu durumda nehy, birisinden bir şeyi yapma&shy;masını temenni etmek mânasını ifâde eder.
    Ebû Nüvâs (öl.195/811), Halife el-Emîn'i (öl.i98/813),[308] överek şöyle demiş:
    «Ey deve! Elinin ayasını öpmek, Rüknü'l-(Yemânî) yi öpmek ile eşit olan hükümdara ulaşıncaya kadar usanma! Sen ne zaman sağsalim yükü onun yanına atarsan (bırakırsan) halkın, bir insanın suretinde toplanmış olduğu&shy;nu görürsün.[309] Bu misaldeki "nehy" temenni içindir.
    e) Kınama ve azarlama: Ebu'l-Esved ed-Düelî (Zâlim b.'Anir b. Zâlim)(öl.65/684), şöyle demiş:
    «Bir huyu (alışkanlığı) kendin yaptığın halde, onu başkalarına yasaklama! Böyle yaparsan bu senin için büyük bir kusurdur.»[310] Bu misaldeki "nehy' azarlama içindir.
    «Bilerek hak-ki bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.» Bu ayetteki "nehy", azarlama anlamında kullanılmıştır.[311]
    <Ey mu' mınler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler." Bu ayetteki "nehy", azarlama manasınadır.[312]
    f) Ümitsizliğe düşürme:
    Bir şair şöyle demiş:
    «Ellerinin cömertliği ile, Ca'fere benzeşmeye kalkışma! Çünkü sen onun dengi değilsin.»[313] Bu misaldeki "nehy", ümitsiz kılmak içindir. «(Boşuna) özür dilemeyin, çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.» Bu ayetteki "nehy", ümitsiz kılma manasınadır.[314]
    g) Tehdit:
    Maddî veya mânevi açıdan senden aşağı olan birisine şöyle demen, gibi: «Emrime boyun eğme!»[315]
    Bu misaldeki "nehy", tehdit içindir.
    h) Tahkir: Nehy, küçümseme manasını ifâde ettiğinde tahkir manasına gelir.
    Ebû Tayyib, el-Kâfur el-Ihşidîyi hicv ederek şöyle demiş: “Köleyi ancak sopa ile beraber satın al. Çünkü muhakkak köleler hayırsız ve necistirler. (Yani köleler, ancak dövme ve küçümsenme ile İslah olur&shy;lar.)[316] Bu misaldeki "nehy", küçümseme içindir.
    «Buyurur ki: Orada açaldıkça alçalırı orada! Bana konuşmayın artık.» Bu ayetteki "nehy", küçümseme ve hor görme manasınadır.[317]
    ı) Akıbeti bildirmek:
    «Allah yolunda öldürülenleri sakın'ölü sayma!» Bu âyetteki"tte', akıbeti bildirmek mânasına kullanılmıştır.[318]
    i) Çirkin görmek:
    «Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma!» Bu âyetteki "nehy", hoş karşılamamak mânasına kullanılmıştır.[319]
    j) Eşitlik:
    «... ister sabredin, ister sabretmeyin.» Bu âyetteki "nehy", eşitlik mânasını ifâde eder.[320]

    İstifham:


    İstifham: istif âl babından fiilinin masdan olup daha Önce bi&shy;linmeyen bir şey hakkında bilgi istemektir. İstifham için kullanılan birçok edat vardır. "Hemze" ve herr de bu edatlardandır.[321]
    l- Hemze ile tasavvur veya tasdik ile ilgili iki şeyden biri hak&shy;kında bilgi edinmek istenîr.
    a) Tasavvur sorusu, müfred bir şeyi öğrenmek için sorulan sorudur. Ta&shy;savvur şeklindeki sorularda; hakkında soru sorulan; müsnedtin ileyh, müsned, mef ûl, hâl, veya zarf gibi unsurlar hemzeye bitişik olarak ondan sonra zikredilen isimdir. Bu ismin, edatından sonra gelen bir dengi ve benzeri bulunur. Bu «fi» «em» edatına muttasıl em denilir.«Muhammed mi yolcudur, yoksa Mahmut mu? » Bu misâlde her ikisinden birinin yolculuğa çıktığını kesin olarak biliyorsun. Fakat han&shy;gisinin çıktığını muhtaptan belirtmesini istiyorsun. Bu nedenle, bu soruya yolculuğa çıkan kimse belirtilmek suretiyle cevap verilir.
    Meselâ; «Muhammedyolculuğa çıktı.» denilir.[322]
    \« Kabda pekmez mi var yoksa bal mı?»[323] Müsnedün ileyh (özne veya sözde özne)'nin halini sormak için şöyle
    dersin;
    «Bunu sen mi yaptın yoksa Yusuf mu yap&shy;tı?»
    b) Tasdik (sorusu): Tasdik sorusu; faile, nâib-i faile, mübtedâya veya aslında mübtedâ olan isme isnâd edilecek hükmün sabit olup olmadığını tesbit etmek için sorulan sorudur. Cümledeki hükmün durumu sorulur ve bu cümlede hükmün bir benzeri (muâdili) bulunmaz. Eğer tasdik sorusun&shy;dan sonra edatı bulunursa bu edat münkati' olarak kabul edilir Ve «fakat» mânâsına gelir. Meselâ: «Misafirler gel&shy;di mi?» Bu misalde, misafirlerin gelip gelmediklerini öğrenmek istiyorsun. Bundan dolayı bu soruya, «evet» veya «hayır», demek suretiyle cevap verilir.[324]
    2- Hel, sadece tasdik sorusu için kullanılır.
    Meselâ: «Arkadaşın geldi mi?» Bu sorunun cevabı ya evet» veya «hayır» dır. Bundan dolayı umummiyetle soru edatı ile birlikte bir şeyin dengini (benzerini) zikretmek mümkün değildir. Bundan dolayı:
    «Dostun mu geldi yoksa düşmanın mı?» denilmez.[325]
    Hel, mânâ bakımından iki kısma ayrılır:
    a) Eğer bu edatla bir şeyin varlığı sorulursa buna basit denilir.
    Meselâvar mıdır ?» »« Hareket, var mıdır?»
    «Vefakar dost var mıdır?[326]
    b) Eğer bu edatla bir şeyin bir varlıkta bulunup bulunmadığı sorulursa buna mürekkeb (birleşik) (denir.
    Meselâ: «Merih, ikâmet edilen bir gezegen mi?»
    kuşu yumurtlar ve yavru çıkarır mı[327]
    Hel edatı, olumsuz cümle, şimdiki zamana delâlet eden müzâri fiil, inne, şart edatları ve atıf edatlarının önüne getirilmez. Hel yerine bu gibi "/2ömze"kullanılır.[328]
    Konu ile ilgili misaller:
    yolcusun, yoksa kardeşin mi?
    Sen, alıcı mısın yoksa satıcı mısın?
    -«Arpa mı ektin, yoksa buğday mı?»
    Binerek mi, yoksa yayan mı geldin-
    «İşçiler Cuma günü mü din&shy;lenirler, yoksa Pazar günü mü?»
    Altın paslanır mı?»
    «Bulut hareket eder mi?»
    «Yeryüzü hareket eder mi?»
    vazgeçer misin?»
    « Hayvan anlar mı?»
    «Bitki hisseder mi?»
    «Cansız varlık (lar) büyür mü?»[329]
    Mefûlün (Nesne) durumunu sormak İçin şöyle dersin;
    «Benimi kasdediyorsun, yoksa Saidi mi?»
    Ze^ö/ mi dövdün ? »
    Edebiyatla ilgili bir kitap m; yoksa daha fazla mı okudun? »[330]
    Zarf ( mefülün fîh )'ın durumunu sormak için şöyle denir:
    «Perşembe günü mü geldin, yok&shy;sa Cuma günü mil?[331] Ve benzeri sorular.
    Mübtedânın durumunu sormak için şöyle denir:
    «Sen mi bunu yaptın, yoksa Yusuf mu yaptı? »[332]
    Hâl'in durumunu sormak için şöyle denir:
    «işine yürüyerek mi yoksa binerekmi gidiyorsun?»[333
     
  3. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    B- Diğer Soru Edatları


    Kural: "Hemze" ve dışında istifham için kullanılan diğer bazı edatlar vardır. Bunların en Önemlileri şunlardır:
    Mâ, men, meta, eyyâne, keyfe, eyne, kem ve eyyü'dür.[334]
    1- men : Bu soru edatı ile akıllı varlıkların durumunun belirtilme&shy;si istenir.[335]
    Meselâ: ****Sm kimdir?» «Kim Kahire'nin planını çizdi?» Süveyş Kanalı m kazdı?» «Mısır'ı kim fethetti? » gibi. 2- mâ : Bu soru edatı ile; a) Bir ismin açıklanması istenir.[336]
    Mesela: el-'Asced (Altın) nedir?» veya « el-Lüceyn (Gümüş) nedir?»
    b) Herhangi bir varlığın hakikatinin açıklanması istenir. Meselâ:
    « el-Kerâ (Uyku) nedir?» İsraf nedir?»
    d) Bir varlığın mahiyeti ile birlikte durumu sorulur. Meselâ: Yanma gelen birisine; « Sen nesin ( kimsin)?»
    3- meta : Bu soru edatı ile; «ister geçmiş zaman, ister gelecek za&shy;man olsun» zamanın belirtilmesi istenir.[337]
    « Ömer, ne zaman halifeliği üstlendi?»
    «Yolcular, ne zaman dönecekler?'»
    «Kıyamet ne zaman kopa&shy;caktır?[338], Ne zaman geldin? ve "Ne zaman gideceksin?» v.s.
    4- eyyâne: Bu soru edatı ile sadece gelecek zamanın belirlen&shy;mesi istenir. Ve dehşet verici şeyler sorulur.[339]Şu âyetlerde olduğu gibi:
    Muhammedi Sana kıya&shy;metten soruyorlar, ne zaman kopacak diye,»[340]
    Kıyamet gününe zamanmış?'»diye sorar. »[341]
    5- keyfe: Bu soru edatı ile durumun belirtilmesi istenir.[342]
    Meselâ: « Sen nasılsın?», Siz nasıl gel&shy;diniz?» gibi.
    6- eyne: Bu soru edatı ile yerin belirtilmesi istenir.[343]Meselâ: Nereye gidiyorsun ?
    O/c/e ve Fzra? (nehirleri) nerededirler?»
    7- ennâ : Bu soru edatı, bir kaç mânâya gelir.[344]
    a) «nasıl » mânâsına gelir. Meselâ: Şu âyette olduğu gibi:
    «(Veya altı üstüne gelmiş bir şehire uğrayan kimseyi görmedin mi? O kimse: «Burayı ölümünden sonra Allah nasıl diriltecek?» demişti»[345]
    «Tarlanıza nasıl isterseniz öyle varın.[346] Yâni dilediğiniz şekilde hanımlarınıza yaklaşın.
    «Mensupları, hor görül&shy;dükleri halde, aşiret nasıl değer ve itibar kazanır?» .
    b) «nereden » mânâsına gelir.
    Mesela: Ey Meryem ! Bu sana nereden gel&shy;di? »[347]
    Onlar, (daha Önce) fakir ol&shy;dukları halde, bu mal nereden onların eline geçti?»
    c) « Ne zaman» mânasına gelir. Meselâ: «Nil nehrinin suyu ne zaman çoğalır (taşar ?»
    8- «kem»: Bu soru edatı ile bilinmeyen bir sayının miktarının be&shy;lirtilmesi istenir.[348] Meselâ: «İçlerinden bir sözcü ne kadar kaldınız? Dedi.[349]
    «Birlikte, kaç asker vardır? dirhemin vardır?»
    9- «eyyü»: Bu soru edatı, "Hangi" anlamındadır.[350]Meselâ: «Mü'min ve kâfir iki gruptan han&shy;gisi mevki yönünden daha hayırlıdır? derler.»[351]
    kardeşten hangisi yasça daha büyüktür?» Ayrıca bu edatla, izafe edildiği isme göre; zaman, yer, durum, sayı, akıllı ve akılsız varlıklar hakkında da soru sorulabilir.
    Yukarıda geçen bütün edatlar ile "tasavvur" sorusu sorulur. Bundan do&shy;layı bunların cevabı, kendisi hakkında soru sorulan kimseyi veya şeyi be&shy;lirtmekle olur.[352]

    C- Bazı Karinelerle İstifhamın Değişik Mânalarda Kullanılması


    Kural: Bazen istifham esâs mânasından çıkıp cümlenin gelişin-den anlaşılan diğer mânalarda kullanılır. Bu mânaların başlıcalan şunlardır: Hefy (olumsuzluk), inkâr (hoş karşılamama), ikrar ettirme, azarlama, yüceltme, küçümseme, gecikmiş sayma, hayret ve şaşkınlık, eşitlik, te&shy;menni ve teşvik vs.[353]
    el-Buhtürî (51.284/897) bir şiirinde şöyle demiş:
    «Dünya sıkıntı ve o sıkıntının süratle ortadan kalkmasından başka bir şey midir? Ve o (dünya) sıkıntıdır ve sıkıntının ortadan kalkmasıyla onun ardından rahatlığın meydana gelmesidir.» Bu misaldeki istifham, "olum&shy;suzluk" mânasını ifâde eder.[354]
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî (Öİ.354/965), (Kâfur el-Ihşîdî için söylediği bir) methiyede şöyle demiş:
    «Düşmanların (bu kadar delil ve apaçık şahit) gördükten sonra, (Allah'&shy;ın seni galip kılacağına dair tekrar başka) apaçık bir delil ve bür-han mı isterler?» [355] Bu misaldeki istifham," inkâr" (yâni hoş karşılamama) mâna&shy;sını ifâde eder.
    el-Buhtürî, şöyle demiş:
    «Sen onların içinde cömertliği en yaygın olan, vücudu en kuvvetli ve kılıcı en keskin olan kimse değil misin?[356]
    ikrar ettirme) mânasını ifâde eder. Diğer bir şair şöyle demiş:
    «Aranızdaki bu anlaşmazlık ne zamana kadar, ne kadar devam edecek? Bu büyük gürültü ne üzerine yapılıyor?[357]»
    Bu misaldeki istifham,''azarlama" mânasını ifâde eder.
    Ebu't-Tayyib, mersiye olarak şöyle demiş:
    «Anık toplantılar, ordular ve gece baskınları için kim var? (Halk), seni kaybetmekle (tekrar) doğmayacak bir güneşi kaybetti. «Misafirlere bakmak için halef olarak (yerine) kimi bıraktın? Onlar, zayi oldular (yok oldular). Senin gibiler, neredeyse zayi etmezler.»[358] Bu misaldeki istifham,"ta'zîm ve yüceltme " mânasını ifâde eder.
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî, Kâfur el-Ihşîdîyi (öl.375/968) hicvederek şöyle demiş:
    «Senin gibi birine cömertlik, hangi yollardan (nereden) gelir? Ey Kafur! (Kan) şişeleri nerede ve neşter nerededir?»[359] Hu misaldeki istifham, "tahkîr= küçümseme" mânasını ifâde eder.
    Ve yine Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî şöyle demiş:
    «Ne zamana kadar gece karanlığında yıldızlarla birlikte yürüyeceğiz? Çünkü o (yıldız) ne deve gibi tabanı (ayağı) üzerinde yürür. Ne de insan gibi ayak üzerinde yürür.»[360] Böylece deve ve insanlar gibi yorulmaz. Bu misaldeki istifham, bir işin''yavaş yapıldığı" mânasını ifâde eder.
    Ve yine Ebu Tayyib el-Mütenebbî sıtma hastalığına yakalanmışken şöyle demiş:
    «Ey sıtma! Bende her türlü musibet vardır. Sen nasıl bu kalabalığı yarıp geçtin ve bana ulaştın.»[361]9 Bu misaldeki istifham,"hayret ve şaşkınlık" mânasını ifâde eder.
    Yüce Allah şöyle buyurmuş:
    «Onlar şöyle dedi&shy;ler: İster öğüt ver, ister öğüt verme bizce birdir.»[362] Bu misaldeki istif&shy;ham, "eşitlik" mânasını ifâde eder.
    «Keşke bizim şefatçılarımız olsalardı da bize şefaat etseydiler.»[363] Bu misaldeki istifham, "temenni" mânasını ifâde eder.
    «Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?»[364] 'Bu misaldeki istifham,"şevk verme , teşvik etme" mânasını ifâde eder.
    Aşağıdaki âyetlerde bulunan istifhamların mânâlarını öğreniniz.
    Bazı soru edatları, asıl mânaları dışında sözün gelişinden anlaşılan şu mânalarda kullanılırlar.
    a) Eşitlik mânası.
    « Ey Muhammedi Şüphe yok ki, 'kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar iman etmezler.»[365]
    b) Olumsuzluk mânası:
    «İyiliğin mükâfatı, iyilikten başka bir şey olur mu?»[366] (Yani iyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey değildir.)
    c) İstememek, hoş görmemek
    Söyleyin bana Allah'ın azabı size erisse veya kıyamet vakti size gelse Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız?»[367]
    Ve «Allah kuluna kâfi değil mi?»[368]
    d) Emir mânasına gelir.
    «...sizi, Al&shy;lah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz mi?»[369]
    «Kendilerine kitap veri&shy;lenlere ve okur-yazarlığı olmayanlara, deki: İslam oldunuz mu?»[370]
    Bu her iki ayetin mânası sırayla şöyledir: «Vazgeçiniz !» ve «İslâm olu&shy;nuz!».
    e- Nehiy (Yasaklama): mânasına gelir.
    «Yoksa onlar&shy;dan korkuyor musunuz ? Eğer gerçekten mü'minler iseniz, korkmanız ge&shy;reken yalnız Allahtır.»[371] (Yâni onlardan korkmayınız!).
    f) Teşvik mânâsına gelir.
    edenleri Sizi can yakıcı bîr azaptan kurtaracak bir ticâreti size göstereyim mi ?[372]
    g) Tâzîm (Yüceltme) mânasına gelir.
    «Ö'nun izni olmadan, katında kim edebilir ?»[373]
    h) Küçümseme mânasına gelir.
    «Allah, peygamber olarak bunu mu gönderdi? »[374]
    ı) Hayret (mânasını ifâde eder:
    « Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?»[375]
    «insanlara iyiliği emredip ken&shy;dinizi unutuyor musunuz?»[376]
    «Allah'ın kendile&shy;rine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi?» ayetlerinde istifhamdan maksat, "hayret" ifâde etmektir.[377]
    «Münafıklık edenleri görmedin mi? » ayetin de sorudan maksat, inkar ve hayrete düşürmektir.[378]
    «Namaz kıldığında bir kulu engellem ey e çalışana ne dersin?****[379] (âyeti ile
    Eğer o, doğru yolda ise ne dersin?»[380] âyetindeki soru, yasaklamaya çalışanın durumunun hayret verici olduğunu ifâde etmek içindir.
    «İnsan bu yere ne oluyor. » dediğinde cümlesindeki soru, bu olayın şaşılacak ve çok enteresan birşey olarak görüldüğünü ifâde eder.[381]
    i) Kınama ve azarlama mânasına getir.
    «Onları doğru yola sevketmedi mi?» «Suyu ulaştırdığımızı görmediler mi?» «Halâ dinlemiyorlar mı?»
    «Halâ görmüyorlar mı?»[382] soruları kınama ve azarlama ifâde eder. Hepsi, kınamak ve kötü yoldan çevirmek maksadıyla sorulmuş&shy;tur.
    «Gösterin bana! Onlar yerden hangi şeyi yarattılar!»[383] cümlesindeki istifhâm-i inkârı olup kınama ifâde eder. «Yoksa onların göklerde ortaklıkları mı var'?»[384] âyetindeki soru kınama ifâde eder,
    «Ondan başka tanrılar mı edineyim?»[385] sorusu kınama ifâde eder.
    «Hala şükretmiyorlar mı?»[386] ayeti, istifhâm-i inkâri olup kınama ve azarlama ifâde eder.
    «Halâ akıl erdiremiyor musunuz?»[387]
    Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?»[388] âyetindeki istifham-"i inkârı, kınama ifâde-eder.
    «Demek erkek size, dişi Allah'a? Öyleyse bu insafsızca bir taksim»[389] âyetlerinde, onların akıllarının azlığı ifâde edilmekle birlikte kınama sorusu kullanılmıştır.
    «Size bir uyarıcı gelmedi mi?»[390]26Bu, istifhâm-i inkâri olup kınama ve azarlama için sorulmuştur.
    «Onlardan herbiri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?»[391] §iyetinde istifhâm-ı inkâri, kınama ve azarlama ifâde eder.
    «İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?»[392] sorusu istifhâm-ı inkârıdır. Çünkü gaye kınamak ve azarla&shy;maktır
    maktır.
    «insan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?»[393] Bu, kınamak maksadıyla sorulmuş bir istifhâm-ı inkâridir.
    «ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?[394] sorusu kınama ve inkârı (yapılan hareketi benimsememeyi) ifâde eder.
    «Kimsenin kendisine güç yetiremi-yeceğini mi zannediyor? »[395] âyeti ile;
    Kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor.[396] âyetindeki soru kınama ifâde eder.
    j- Takrir mânasına gelir:
    Biz, sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? »[397] âyetindeki soru, muhatabı ikrar etmeye zorlamak için sorulmuştur. «B/2, Öncekileri yok etmedik mi?»[398] âyetindeki soru, muhatabı ikrar ettirmek için sorulmuştur.
    «Biz senin için göğsünü (Kalbini) açmadık mı ?[399] âyetinde istifhâm-ı takriri vardır. Bu, Allah'ın nimetlerini saymak ve hatırlatmak içindir.
    «Biz ona iki göz' bir dil ve iki dudak vermedik mi[400] âyetlerindekİ istifhâm-ı takriri, nimetleri hatirlat-mak içindir.
    «Görmedin mi, Rabbin 'Ad'a ne yapti?»[401] âyetinde istifhâm-ı takriri vardır.
    «Allah, hâkimlerin hâkimi değil mi?[402]
    âyetteki soru, muhatabı ikrar ettirmek içindir.
    k) Tehvîl (korkutma) mânasına gelir:
    «Târik'in ne olduğu sana bildi&shy;rildi mi? O, karanlığı delen yıldızdır.»[403] sorusu yıldızın önemini ve bu yüklüğünü gösterir.
    «Kâria! (çarpacak.kıyamet) Nedir o kâna? Kârianın ne olduğunu sen bilir misin?»[404] sorusu kıya&shy;metin önemini ve büyüklüğünü gösterir.
    m) Tehekküm (alay etme) mânasına gelir.
    «Siz öldükten sonra, didik didik parçalandığınız vakit, ... size birtakım haberler veren kişiyi gösterelim[405] 4l^cümlesindeki soru, alay ve istihza ifâde eder. Onların bundan maksatları, peygamberle (s.a.) alay etmektir. Peygamberin (s.a.) tanınmayan bir adam olduğuna işaret etmek için adını zikretmediler. Sanki o, bilinmeyen bir insanmış.
    «Toprak içinde kayboldu&shy;ğumuz zaman, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?»[406] 'ayetinde is&shy;tifhâm-ı inkârî vardır. Maksat, alay etmektir.
    «Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi... sana na&shy;mazın mı emrediyor?»[407] ayetinde istifhâm-ı inkârî vardır. Maksat, alay et&shy;mektir. [408]


    [1] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 151.

    [2] el-hkân, 2/874-875; Delâiiü'l-i'câz, s. 528-529; Nihâyetü'l-îcâz fî dirâyeti'î-i'câz, s. 149; Miftâhu'l-'ulûm, s. 164-174; Mu'terekü'l-akrân, 1/319; el-îzâh, 1/85; el-Mutavvel, s. 37-38; Muktasaru'l-me'ânî, s. 31-33; el-KüHiyyât, s. 414-415; Keşşâfü ıstılâhâti'l-funûn, 1/411-413; Cevâhiru'l-belâğa, s. 53-54 ; İlmü'l-Me'ânî, s. 47-68: 'Vlûmü'l-hetâğa, s. 43; el-Belâğatü'l-vâzıha, s, 139-140; el-Câmi', s. 38-4] Mu'cemü'l-mustatahâti'l-'arabiyye, s. 157; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-beîâğiyye, s. 478-479; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arahiyye, s. 191-192,337-339; el-Belâğatü'I-'arabiyye, 1/ 166-192; el-Belâğave'n-nakd,s.83; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s, 69; Edebiyat Lügati, s. 49; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 43-44.

    [3] el-İlkân, 2/874-875; Miftâhu'l-'ulûm, s. 302-307; el-îzâh, 1/85; el-Mııtavvel, s. 37; Muh-
    tasaru'l-me'ânî, s. 31-33; Mu'terekü'l-akrân, 1/319; eî-Külliyyât, s. 197; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1360; Cevâhiru'l-beîâğa, s. 75; İlmü'l-Me'ânî. s. 69-l\;'l!lûmİi'l-bclâğa, s. 59; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 139-140; el-Câmi', s. 45-46; Mu'cemü'l-mıtsta/ahâti'l-'arabiyye, s. 63; Mu'cemü'l-mustalahâîi'l-beîâğiyye, s. 195-196; Mu'ce-mü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 677- 678; el-Belâğatü'l-'arabİyye, 1/168; el-Belâğa ve'n-nakd, s. 83; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 69; Edebiyat Lügati, s. 64-66; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 46-53.

    [4] Muhtasaru'l-me'âhî, s. 32; Cevâhiru'l-belâğa, s. 48-52; İlmü'l-Me'ânî, s. 47-68; .
    'Ulûmü'l-belâğa, s. 45; Mu'cemü'l-belâğatİ'l-'arabiyye, s. 677-678; Mu'cemul-mustalahâü'l-belâğiyye, s 478-479, 620-621; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 139-140; e/-Belâğatü'I-'arabiyye, 1/ 155

    [5] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 137.

    [6] eI-Belâgatü'l-vâzıha, s. 137.

    [7] Age., aynı yer.

    [8] Age., aynı yer.

    [9] el-Belâgatül-vâzıha, s. 138-139.

    [10] el-Belâgatü'l-vâztha, s. 138-139.

    [11] Age., s. 139; Cevâhiru'l-belâğa, s. 49.

    [12] el-Câmi\ s. 38.

    [13] O, Ebû Galip Abdulhamid b, Yahya b. Sa'd'dır. Eşsiz bir yazar idi. O, mektupları ve atasözleri edebî sanatlara uygun olarak yazmada hünerli idi. es-Se'âlibî (ÖI.429/1038) onun hakkında şöyle demiş: Yazı Abdülhamid ile başladı ve İbnü’l Amid ile son buldu. Emevilerin son kralı olan Mervan’a katiplik yapmıştır ve o, Hicri 135 senesinde öldürülmüştür.

    [14] "el-Betâğatü'l-vâzıha, s. 140-141.

    [15] Age, Aynı yer.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 151-155.

    [16] el-İtkân, 2/876-879; Delâilü'l-i'câz, s. 528-529; Miftâhu'l-'ulûm, s. 166; ei-îzâh, V9U el-Mutavvel, s.44-45; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 37-39; Mu'terekü'l-akrân, 1/320-323; Keşğâfİİ istilâhâti'l-fünûn, 1/411; Cevâhiru'l-helâğa, s. 54-55; İlmü'l-Me'ânî, s. 50; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 46-47; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 146-147; ehCâmı, s. 38-41; Mıı'cemul-mustalahâti'l-belâgiy-ye, s. 479-482; Mu'cemü'I-belâğati'l-'arabiyye, s-191-193; ei-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/173-1752; el-Belâğa ve'n-nakd, s. 86-90; Ede&shy;biyat Lügati, s.49; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 45.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 156.

    [17] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 144.

    [18] Ömer b. Abdulaziz b. Mervân b. el-Hakem. O, Emevî halifelerindendir. Salih, dindar olması ve adâleriyle şöhret kazanmıştır. Hicrî 99 yılında halife olmuş ve h. 101(720) de vefat etmiştir. ( bk., Târihu'l-hulefâ', s. 228-246.; Mu'ce-mü'l-A'tâm, s. 549)

    [19] el-Belâgatü'1-vâzıha, s. 144.

    [20] Age.. s. 145-146.

    [21] Age., s. 144.

    [22] Age., aynı yer.

    [23] Yahya b. Halit b. Bermek, Hârûn er-Reşîd'in veziridir. O, İran asıllıdır. Fasih konuşan, °gru görüşlü, iyi tedbir alan, cömert bir zat idi. Harun er-Reşîd tarafından hapsedildi. icn 190(806) senesinde ölünceye kadar hapiste kaldı, (bk., Mu'cemü'l-A'lâm, s. 938.)

    [24] Harun er-Reşîd, fazileti, fesahati ve cömertliğiyle şöhret bulan Abbasî halifele&shy;rdendir. O, şiiri sevdiği gibi, edebiyatçıları ve islam hukukçularını da severdi. Hicrî 70(786) tarihinde halife oldu. H.193(809) tarihinde vefat etti. (bk., Târihu'l-hulefâ', s. 228-246; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 908)

    [25] el-Belâgatü'I-vâzıha, s. 144.

    [26] el-Belâgatul-vâzıha, s. 144.

    [27] Meryem suresi. 19/4.; ayrıca bk., Zamehşerî, Keş$âf, 2/405; Sajvetü't-tefâsîr, 2/217; et-Tefsfrü'l-münîr, 16/50.

    [28] el-Belâgatii'I-vâzıha, s. 145-146; Cevâhiru'l-belâğa, s. 55; el-Câmı", s, 39; Mu'cemü'l-mustalahâtî'l-kelâğiyye, s. 480.

    [29] el-Belâgatü'l-vâziha, s. 145-146; Cevâhiru'l-belâğa, s. 65; Mıı'cemü'l-musialahân'l-beiâğiyye, s. 480.

    [30] el-Belâgatii'l-vâzıha, s. 146.

    [31] Künyesi Ebu'l-Esved olan 'Amr b. Gülsüm, Tağlib kabilesindendir. Câhiliyye döne&shy;minde yaşamış "Mu'allaka" şairlerindendir. Miladî 584 te vefat etmiştir, (bk., Kitâbü'ş-şi'r ve'ş-şu'arâ\ s. 137-139; Mu'cemü'l-A'lâm , s. 561.)

    [32] el~Belâgatü'I-vâzıha, s. 145-146; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 481.

    [33] cl-Belâgatü'Uvâzıha, s. 146.

    [34] Künyesi Ebu't-Tayyib olan Tahir b. el-Hüseyin, Halife el-Me'mûn'un veziridir. O, ed&shy;ebiyatçı, hikmet sahibi ve cesur bir zat idi. Hicrî 207(822) tarihinde Mcrv şehrinde ve&shy;fat etti. (bk., Mu'cemü'l-A'lâm. s. 362.)

    [35] Abbâs, Abbasî halifesi Musa el-Hâdî'nin üçüncü oğludur. Halife el-Emîn, döneminde Küfe valiliğini yapmış. Hicrî 196 (812) de vefat etmiştir.

    [36] el~BeIâgaiü'l-vâzıha, s. 146.

    [37] Age., aynı yer.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 156-159.

    [38] Mu'âviye b. Ebî Siifyân en büyük sahabelerden biri olup aynı zamanda Hz. Peygambe&shy;rin vahiy katipliğini de yapmıştır. Zekası ve siyâsî kabiliyetiyle meşhurdur. Emevı devleti'nin kurucusu ve ilk başkanıdır. Hicrî 60(680) tarihinde vefat etmiştir, (bk., Târihu'l'hulefâ', s. 194- 205; el-A'tâm, 7/261-262; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 680)

    [39] el-Belâgatii'l-vâzıha, s. 147; Cevâhiru'l-belâğa, s. 64.

    [40] Aynı eserler, aynı yerler.

    [41] el-Belâgatii'1-vâzıha, s. 147.

    [42] Age., aynı yer.

    [43] Age. aynı yer,

    [44] el-Belâgatü'l-vâztha, s. 148; Cevâhiru'l-belâğa, s. 65.

    [45] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 148; Cevâhiru'l-belâğa, s. 65.

    [46] el-Kavlü'l-ceyyid, s. 233; el-Belâgatü'l-vâzıha, s.148; Cevâhiru'l-belâğa, s. 65.

    [47] Ebu'K'Alâ' künyesi ile şöhret bulan Ahmed b. Abdullah b. Ahmcd, aslen el-Ma'arra'h olup büyük bir şair ve filozoftur. Hicrî 449(1057) tarihinde doğduğu yer olan el-Ma'arrâ kentinde vefat etmiştir.( Bk., el-A'lâm, 1/157; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 49.)

    [48] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.148; Cevâhiru'l-belâğa, s. 66.

    [49] ibrahim b. Muhammed el-Mehdî, Harun er-Reşîd'in kardeşidir. Hicrî 202 tarihinde Bağdat'ta halife olmuş. Faziletli ve büyük bir edebiyatçı idi. Halifeler içinde onun ka&shy;dar fasîh konuşan ve ondan iyi şiir bilen görülmemiştir. O, 224 (839) tarihin-de"S«m? Men Re'â " (Samarra) şehrinde vefat etmiştir, (bz., el-A'lâm, 1/59-60; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 19.)

    [50] el'BelâgatÜ'l-vâzıha, s.148; Cevâhiru'l-belâğa, s. 66.

    [51] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 149.

    [52] Age., aynı yer.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 160-62.

    [53] Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânt,s. 158.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 162.

    [54] Fatiha suresi, 1/ 5; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/321; eî-hkân, 2/ 876; Mu'terekü'l-eh-ân, 1/320.

    [55] Bakara Suresi' 2/ 228; aynCa bk-' eUBürhân> 2mO;et-İtkân, 2/ 876; Mu'terekü'l-ekrân, i J2U, Safvetu't-tefâsîr, 1/147; et-Tefsîrul-münîr, 2/318; Mu'cemü'1-mustaiahâ-ti'i-... hetagıyye, s. 480.

    [56] Bakara 2/ 233; aynca bk ^ el_BürMlh 2/320; e/_/rİ43/1| 2/ 8?6; Mu'terekü'l-an 1/320; Safvetü't-tefâstr, 1/152; et-TefsîrÜ'l-münîr, 2/357; Mucemui-^loiahatn-belâğiyye, s. 480.

    [57] Ali imrân suresi- 3/36= aynca bk., ri-Câmi', s. 39.

    [58] Maide suresi, 5/64; ayrıca bk., el-itkan 2/876; Mu’terekül-ekran, 1/320.

    [59] Tevbe Suresi, 9/30; ayrıca bak 'el-Bürhân, 2/326; e/-Mön, 2/ 876; Mu'terekü'l-ekrân, 1/320

    [60] Meryem suresi, 19/4; ayrıca bk., SaJvetU't-tefâstr, 2/217; eZ-Cdmi', s. 39.

    [61] Kasas suresi, 28/24; ayrıca bk., SafvetÜ'Hefâsîr, 2/435; et-Tefsîrü'l-münîr, 20/81.

    [62] Mesed suresiaynca bk., el-İtkân, 2/876; Mu'terekü'l-ekrân, 1/320; Safvetü't-tefâsîr, 3/618.

    [63] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 163-164.

    [64] Miftâhu'l-'ulÛm~elTzâh, 1/92-93; el-Mutavvel, s.46-49; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 38-42; Cevâhiru'l-belâğa, s. 58-59; tlmü'l-Me'ânî, s, 52-54; Vlûmü'l-belağa, s-49-50; el-Belâğatül-vâztha, s. 155-156; el-Câmi\ s. 42-43; WwV.rm« /-musta!ahâti'l--be!âğiyye, s. 479; el-Belâğa ve'n-nakd, s. 91-95

    [65] el-Külliyyât, s. 269; Muhtasaru'1-me'ânî, s. 39-40; Cevâhiru'l-belâğa, s. 60; //m«7-we'â,,f, s. 52-54; VlÛmu'l-belâğa, s. 51-52; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 156; ei-Câmi', S-42-43; el-BelâğatÜ'l-'arabiyye, 1/178-182.

    [66] el-Belâgatü'I-vâzıha, s. 153.

    [67] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 153; el-Câmi', s. 44.

    [68] Ahzâh suresi, 33/18.

    [69] es-Serî b. Ahmed b. es-Seiî el-Kindî'dir. Künyesi Ebu'l-Hasan'dır. O büyük bir şair ve ediptir. Çocukluğunda babasının dükkanında elbiseleri yamaladığı için ona "er-Reffâ"1 künyesi takılmıştır. H. 366'da Bağdatta vefal etmiştir. (Bk.cl-A'lâm, 3/ 81)

    [70] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.154.

    [71] Onun adı Abdullah b. Muhammcd b. Ali b. Abdullah b. Abbâs'dır. Abbâsîlerin ilk halifesidir. Hicrî 123 (74i) de Halife oldu. O cömert, güzel ahlak sahibi idi. Enıevîlerden çok sayıda insanı Öldürdüğü için ona, çok kan döken mânasına gelenes-Seffâh" lakabı takıldı. Hicrî 136 (753) le Enbâr'da vefat etti. (Bk., el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 154; el-A'lâm, 4/166.

    [72] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 154.

    [73] Al-i'İmrân suresi, 3/186.

    [74] el-Belâgatü'l-vâztha, s. 154.

    [75] el-Külliyyât, s. 269; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 154.

    [76] el-BelâgatÜ'l-vâztha,s. 156.

    [77] Age., aynı yer; İlmü'l-Me'ânî, s.49.

    [78] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 156; Cevâhiru'l-belâğa, s. 67; el-Câmi', s. AA; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 53.

    [79] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 157.

    [80] Age., aynı yer.

    [81] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 157.

    [82] Age., aynı yer.

    [83] Mâjde suresi, 5/67; ayrıca bk., -Belâğatü'l-'arabiyye, 1/186.

    [84] Mâjde suresi, 5/67; Belâğatü'l-'arabiyye, 1/186.

    [85] En’am Suresi, 6/33.

    [86] Kaf suresi, 50/4; ayrıca bk, el-Belağatül-arabiyye, 1/188.

    [87] Şems suresi, 91/9; ayrıca bk. el--Belağatül-arabiyye, 1/188.

    [88] Tin Suresi 95/1^4; ayrıca bk., el-Betâğatü'l-'arahiyye, 1/188.

    [89] Hac Suresi 22/40; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/188.

    [90] Yâsufswesi, 12/32; ayrıca bk., el-Belâğatii'l-'arabiyye, 1/188.

    [91] Neml Suresi, 27/21; ay''İCa bk-' S^tü't-tefâsîr, 2/410, (Trc.4/380); et-Tefsîrul-münîr, 19/281.; el-Belâsatü'l-'arabiyye, 1/189.

    [92] Maide Suresi 5/82; ayrıca bk., el-BelâğatiTl-'arabiyye, 1/189.

    [93] Haşr Suresi 59/13; aynCa bk-' el-Belâsatü'l-'arabiyye, 1/189.

    [94] Maide Suresi 5/62; ayrıca bk., el-BelâğatiTl-'arabiyye, 1/189

    [95] Maide Suresi 5/80; aynca.bk., et-Tefstrü'l-müntr, 6/275-276; el-Belâğatü'l-'arabiyye,l/l 89.

    [96] Nahl Suresi 16/30; aynca bk. el-Belâğatü'l-'arabiyye, l/l 89.

    [97] Sajfât suresi, 37/75; ayncabk., el-Belâğatü'l-'ambiyye, 1/189.

    [98] j4/-/ 'Imrân suresi, 3/ 62; aynca bk., el-Belâğatü'l- 'arabiyye, 1/189.

    [99] İbrahim suresi, 14/39; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, I/I89.

    [100] Nâr suresi, 24/44; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/189.

    [101] £wm j«rfiH, 42/33; ayrıca bk., Safvetii't-tefâsîr, 3/142, (trc. 5/459); et-Tefsîrü'l-münîr, 25/67-68.

    [102] Hicr suresi, 15/85; Mümmin suresi, 40/59; 7a/nî suresi, 20/15; //acc suresi, 22/7; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/113, (trc.5/401); et-Tefsîrü'l-münîr, 24/147; el-Belâğa-tii'l- 'arabiyye, 1/190.

    [103] Sâffât suresi, 31/ 172-173; ayrıca bk., Safvetü't-tefâstr, 3/4 , (trc. 5/273).

    [104] Saffat Suresi, 37/4 ; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/35. (trc, 5/247); et-Tefsîrü'l-münîr, 23/63; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [105] KâsfH şuran, 36/3; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/12, (trc. 5f205);et-Tefsîrü'l-münîr, 22/ 291.

    [106] Yâsîn suresi, 36/14.

    [107] Câsiye suresi, 45/3; ayncabk., Safvetü't-tefâsîr, 3/189, (trc.6/51); et-Tefsîrü'l-münîr, 25/249.

    [108] Münafikun suresi, 63/1; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/388, (trc. 6/452); et-Tefsîrü'l-münîr, 28/214; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [109] el-'Âdiyât suresi, 100/ 6, 7, 8; aynca bk., Sajvetü't-tefâsîr, 3/594; (trc. 7/398); e?-Tefsîrü'l-münîr, 30/368.

    [110] Ankebut suresi, 29/5.

    [111] Kassas 28/ 20; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/435, (trc.4/429); et-Tefsîrü'l-münîr, 20/72.

    [112] Neml Suresi 27/73; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/422, (trc. 4/401); et-Tefsîrü'l-münîr, 20/22.

    [113] Neml suresi, 27/74; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/422, (trc. 4/401); et-Tefsîrü'l-münîr, 20/22.

    [114] Neml Suresi, 27/77; ayrıca bk., Safretü't-tefâsîr, 2/422, (trc. 4/40İ).

    [115] Hac suresi, 22/66; ayrıca bk., et-Tefsîrü'l-münîr, 17/260.

    [116] Hacc suresi, 22/6; aynca bk.. el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [117] Bakara suresi, 2/ 143; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [118] hrâ suresi, 17/73; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [119] Yâsîn suresi. 36/32.

    [120] Enfâlsuresi, 8/32; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/410; el-Belâğaîü'l-'arabiyye, 1/190.

    [121] Mâide suresi, 5/117; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [122] Al-Kasas suresi. 28/58; ayrıca bk.,el-Belâğatü'l''arabiyye. 1/190.

    [123] Kehf suresi, 18/39; aynca bk., el-Bürhân, 2/409; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/190.

    [124] Ahkâf suresi', 46/23; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, I/190.

    [125] Zâriyât suresi, 51/5; aynca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/191.

    [126] Sâd suresi, 38/65; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/191.

    [127] Sarf jWrej/, 38/ 70; aynca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/191.

    [128] Bakara suresi, 2/27; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/191.

    [129] S&tf jHrM/, 42/5; ayrıca bk., Sajvetü't-tefâsîr, 3/147, (trc.5/468); et-Tefsîrü'l-münîr, 25/23.

    [130] Yunus 10/62; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, I/I91.

    [131] Hûdsuresi, 11/8; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/191.

    [132] Tevbe suresi, 9/127; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/192.

    [133] KtfnHj.s«rf.î/, 10/3; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/192.

    [134] Nisa suresi, 4/79; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/192.

    [135] Bakara suresi, 2/195; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/192.

    [136] Zümer suresi, 39/36; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, î/192.

    [137] Rahman suresi, 55/31; aynca bk., el-Belâğatü'i-'arabiyye, 1/193.

    [138] Ali İmrân, ?>I\AA\ aynca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/193.

    [139] Nisâ suresi, 4/146; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/193.

    [140] Bakara suresi, 2/251; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/193.

    [141] Enam suresi 6/33; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, I/I93.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 165-176.

    [142] Miftahul ulum s 17M74: e!-Izâh' W el-Mutavvel, s. 49-50; Muhtasaru'l-me'ânU 164-lfiV- i'flaf!ıru'ı-betâğa, s.60-63; İlmü'I-Me'ânt, s. 60-63; el-Belâğatul-vâzıha, s. ? w, 'ei'BelaSatü'l-'arabiyye, 1/182-185; Vlûmü'l-belâsa, s. 50

    [143] Hud Suresi 11/37 ayrıca bk-' Miftâhu'l-'ulûm, s. 173; c/-/zâ/i, 1/94; el-Mutavvel, s. elagatu'l-'arabiyye, 1/183; İlmü'l-Me'âm, s. 61; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 50.

    [144] Muhtasaru'l-me'ânî, s. 41; el-Mutavvel, s. 49-50; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 163; Cevâhiru'l-belâğa, s. 61; 'Ulûmü'l-helâğa, s. 50; el-Belâğatü'l-'arahiyye, 1/183.

    [145] Yûsuf suresi, 12/ 53; ayrıca bk., Miftâhu'l-'ulûm, s. 173; el-îzâh, 1/94; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/183; 'İlmü'l-Me'ânî, s. 61; et-Tefsîrü'l-münîr, 13/5.

    [146] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 163; Cevâhiru'l-belâğa, s. 61; et-Tefsîrü'l-münîr, 18/17.

    [147] el-Mü'minûn suresi, 23/15.

    [148] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 162; 'İlmü'l-me'ânî, s. 62.

    [149] Miftâhu'l-'ulûm, s. 174; el-Mutavvel, s. 50; Muhtasaru'l-me'anî, s. 41; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 49-50; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 163; Cevâhiru'l-belâğa, s. 61-62; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/184; 'Ulûmü'l-belâğa,&.51.

    [150] el-Kavlü'l-ceyyid, s. 49-50; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 163-164; Cevâhiru'l-belâğa, s. 62; Ulûmü'l-belâğa, s. 51; el-Belâğatü'l-'arahiyye, 1/184.

    [151] el-Bakara suresi, 2/ 163; ayrıca bk., el-îzâh, 1/95.

    [152] et-Tefsîrü'l-münîr, 2/58; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 164; Cevâhiru'l-belâğa, s. 62; İlmü'l-me'ânî, s. 63; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 164-165;' Ulûmü'l-belâğa, s. 51.

    [153] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 162.

    [154] Age., s. 164; el-Belâğatâ'l-'arahiyye, 1/185; tlmü'l-Me'ânî, s. 63.

    [155] Hacc suresi, 22/1.

    [156] el'Belâgatü'l-vâzıha, s. 165.

    [157] Age., aynı yer.

    [158] el-BeIâgatÜ'l-vâzıha, s. 165.

    [159] Tevhe suresi, 9/103.

    [160] fhlâs suresi, 112/1

    [161] el-BelâSotü'i-vâzıha, s. 166.

    [162] Age., ayni yer.

    [163] A8e., aynı yer.

    [164] el-Belâğatu'l-vâzıha, s. 166.

    [165] Delilü'l-Belâgati'l-vâzıha, s. 90.

    [166] Age., aynı yer.

    [167] Age., s. 91.

    [168] Age., aynı yer

    [169] 4ge., aynı yer.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 177-182.

    [170] el-lzâh. 1/227; el-Kâmus, s. 96; Usânü'l-'ardb, 1/170-171; Şürûhü-Telhıs, 2/234; e-Ta'rîfât, s. 56; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1360; Cevâhiru'I-belâğa, s. 75; Hmul-Me'ânî, s. 69; Vlûmü'l-belâğa, s. 59-60; el-Belâğatü'l-'arabiyye. 1/222^224; e/-6fl/m , s. 45; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabiy-ye, s. 63; Mu'cemü'l'mustalahâtıl-belagıyye.s. 195; Mu-cemul-belâğati'l-'arabiyye, s. 677-678; £döAi>& L«#a«, s. 64-66; &fc/w>-flf B(7g/ v^ Teorileri, s. 46; Mecâmi'ui'l-edeb, İlm-i Me'ânt, s. 167-168.

    [171] el-İzah, 1/227; Şürûhu't-Telhîs, 2/234; ^/-Möfl, 2/874-875; el-Mutavvel, s.224; 'lbi İiü'l'âî s 7677; Cev c/-/zâA, 1/227; Şürûhut-Telhîs, 2/234; ^/Möfl, 2/8747; ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1360; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İimü'l-me'ânî, s. 76-77; Cevahırul- 67470 Îiü'lM'â s 6970; '£//«m«/-ıstılâhâtilfünûn, 2/1360; elBelâğatüyy, helâğa, s. 75-76; el-Belâğatül-vâzıha, s. 167470; Îimü'l-Me'âm, s. 69-70; '£ ö^a, s. 59-60; eUBelâğaiüVarahiyye, 1/224-225; Mecâmi'u'l-edeb, Ilm-ı Me anı 167-169,181; et-Câmi', s. 45, 75; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabiyye, s. 63; Mu'cemul-mustalahâti'l-belâğîyye, s. 195; Mu'cemü'l-belâğatİ'l-'arabiyye, s. 677-678; Edebiyat Lügati, s. 64-66; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.46.

    [172] Tirmizt, Zuhd2; İbnMâce, Zühd 24; el-Belâgatü'I-vazıha, s. 167.

    [173] el-Belâgatü'I-vâztha, s. 167.

    [174] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 167.

    [175] Age., aynı yer.

    [176] Age, aynı yer.

    [177] Mu'cemü'l-A'lâm, s, 355.

    [178] el-Betâgatü'l-vâzıha, s.168; Mu'cemÜ'I-musıalahâtt'l-belâğiyye, s.196.

    [179] Mu'cemü'l-A'lâm, s, 557.

    [180] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 168.

    [181] Age., aynı yer.

    [182] el-Betâgatü'l-vâzıha, s.168; Mu'cemÜ'I-musıalahâtt'l-belâğiyye, s.196.

    [183] el-Betâgatü'l-vâzıha, s.16

    [184] Age., aynı yer.

    [185] Age., s. 170.

    [186] Tirmizi, Birr 60; feyzü’l-kadir, 1/222 (No: 223); el-Belağatül-vazıha, s. 170.

    [187] Mu'çemü'l-A'lâm, s. 744.

    [188] Age., s. 592.

    [189] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.170.

    [190] Kitâhu'§-şi'rve'ş-şü'arâ,§. 176; el-A'lâm, 2/23; Mu'cemü'i-A'lâm, s.118.

    [191] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.171.

    [192] Kitâhu'ş-şi'r ve'ş-§u'arâ, s. s. 44; el-A'lâm, 3/52; Mu'cemul-A'lâm, s. 283.

    [193] el-A'lâm, 8/82; Mu'cemü'l-A'lâm, s.914.

    [194] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 171.

    [195] Kitâbuf§-şi'r ve'ş-şu'arâ, s. 31; el-A'lâm, 2/11-J2; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 115 .

    [196] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 171.

    [197] Age., aynı yer.

    [198] Kitâbıı'ş-şi']- ve'ş-şu'arâ, s. 313; el-A'lâm, 2/225; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 206.

    [199] el-A'lâm, 76127; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 804-805.

    [200] Kitâbu'ş-şi'r ve'ş-şu'arâ, s. 350; el-A'lâm, 2/339; Mu'cemü'l-A'lâm, s. 246.

    [201] el-Belâgatü'l-vâztha, s. 171.

    [202] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 183-187.

    [203] el ithkân, 2/891; Miflâhu'l-'ulûm, s. 318; ei-Izâh, 1/241; el-Mutavvel, s. 239-240; el-Küîliyyât, s. 177-178; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 1/68-69; el-Belâğatü'l-vâztha, s.176-180; İlmü'l-Me'ânî, s. 75-77; Vlûmü'l-belâğa, s. 71-72 ; el-Belâğatü'l-'arahiyye, 1/ 228; Cevâhiru'l-belâğa, s. 77-78; el-Câmi'. s. 46-47; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 184 ; Mıı'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 50; el-Belâğa ve'n-nakd, 1/91-99; Mecâmi'ui'l-edeb, İlm-i M e'ânı, s. 170; Edebiyat Lügati, s. 65; Edebiyat Bilgi ve Te&shy;orileri, s. 48.

    [204] Mu'terakü'l-akrân, 1/335; el-İtkân, 2/892-293; Miftâhu'i-'ıtlûm. s. 318; el-Mutavvel, s. 240-241; el-Küiliyyât, s. 179; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 1/68-69; eî-Belâğatü'l-vâzıha, s. 176-180; hmitl-Meânî, s. 75-77; Vlûmü'l-belâğa, s. 71-72; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/228; Cevâhiru'l-helâğa, s. 77-78; el-Câmi', s. 46-47; Mu'cemü'l-mustahhâti'l-belâğiyye, s, 184-189; Mu'cemü'l-helâğati'l-'arabiyye, s. 50; el-Bela.ga ve'n-nakd, 1/97-99; Mecâmi'ui'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 170; Edebiyat Lügati, s. 65; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 48-49.

    [205] Meryem suresi, 19/12; ayrıca bk., Cevâhiru'l-belâğa, s. 78.

    [206] MÖr .tw«ı, 24/56; ayrıca bk., 7c'vf/« müşkili'l-Kur'ân, s. 280-281; el-Bürhân, 2/374; W-Mân, 2/892; İlmü'l-me'ânî, s. 75; 'Mu'cemü'l-musîalahâti'l-belâğiyye, s. 184.

    [207] Feyzü'l-kadîr, 1/176 (No: 222).

    [208] Tirmizî, Birr, 60; Feyzü'l-kadîr, 1/222 (No: 223).

    [209] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 176.

    [210] Talak suresi, 65/7.

    [211] KureyS suresi, 106/ 3-4; aynca bk., İlmul-Me'ânî, s. 76.

    [212] Bakara Suresi 2/ 282; ayrıca bk., el-Câmi', s. 46.

    [213] Hac suresi, 22/29.

    [214] EbûDâvûd, Salât, 28,34, 36, 46, 208; Tirmizî, Salât 149; İhn Mâce, İmamet 50; el-Câmi\ s. 47.

    [215] Mâide suresi, 5/105; ayrıca bk., Mu'cemü'i-mustalahâti'l-belâğiyye, s, 184; Cevâhirul-belâğa, s. 78 .

    [216] Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 50.

    [217] Mu'cemü'î-mustalahâti'-î-belâğiyye, s. 184-185.

    [218] Cevâhiru'l-belâğa, s. 78 .

    [219] Bakara suresi, 2/83.

    [220] Mülk suresi, 67/11; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/230.

    [221] el-îzâh, 1/241 -243; Mu'terakü'l-akrân, 1/335; el-İtkân, 2/ 892-894; el-Mutavvel.^-240-241; Miftâhu'l-'ulûm, s. 318; el-Köliiyyât, s. 178-179; Keşsâfü ıstılâhâti'l-fönûn. 1/ 71; el-Belâğatul-vâzıha, s. 379; İlmü'l-Me'Ûnî, s. 77-79; Uiûmü'l-beîâğa, s. 71-72; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/231-239; Cevâhiru'l-belâğa, s. 78-79; el-Câmi', s. 46-47; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 184-188; el-Belâğa ve'n-nakd, I/99-10I; Mecâmi'ul-edeh, İlm-i Me'ânî, s. 178-179; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 48-49.

    [222] el-Külliyyât, s. 179.

    [223] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.48.

    [224] Mecâmi'u'hedeh, İlm-i Me'ânî, s,. 177.

    [225] Nemi suresi, 27/19.

    [226] Taha Suresi, 20/25-28.

    [227] Nuh suresi, 71/ 28; ayrıca bk., el-İzâh, 1/243; Mu'terakü'l-akrân, 1/335; el-İtkân, 2/; el-Mutavvel, s. 241.

    [228] el'Belâgatü'l-vâziha, s. 176.

    [229] 'Ulûmü'l-belâğa, s. 72.

    [230] Tâhâ suresi, 20/29.

    [231] Mu'cemü'l-A'lâm, s. 115; el-A'lâm, 2/11-12.

    [232] el-Kavlü'l-ceyyid, s. 421,435, 513; el-Belâgatü'l-vâzıha. s. 177; el-Câmi\ s.52.

    [233] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.49.

    [234] /-/zâA, 1/243; el-Külliyyât, s. 179; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 185, 426; el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 177; İlmü'l-Me'ânî, s. 78; el-Belâğatü'î-'ambiyye, 1/233; el-Câmi\ s. 50; Cevâhiru'l-belâğa, s. 79; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 188.

    [235] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.48.

    [236] Enam Suresi 6/135; ayrıca bk., el-Keşşâf, 1/529; Sajvetu't-tefâsir, 2/458, (trc. 4/ 476); et-Tefsîrü'l-münîr, 8/52-53.

    [237] En’am Suresi , 6/158; ayrıca bk., el-hkân, 2/ 892; Sajvetü't-tefâsîr, 1/432; et-Tefsîrü'l-münîr,8/U2.

    [238] Zümer Suresi, 39/8; ayrıca bk., Safvetu't-tefâsir, 3/90, (trc.5/354); et-Tefsîml-münîr, 23/255; et-Tefsîrü'l-münîr, 23/255.

    [239] Fussilet suresi, 41/140; ayrıca bk., 7e'vf/tf müşkili'l-Kur'ân, s 280; el-îzâh, 1/242; e/-B«rAâ«, 2/ 25; Muterakul-akrân, 1/335; el-hkân, 2/ 892; el-Mutavvel, s. 240; W-Külliyyât, s. 179; Safvetü't-tefâsîr, 3/130; (trc. 5/434); et-Tefsîrü'l-münîr, 24/239; Cevâhiru'l-belâğa, s. 78; İlmü'l-Me'ânî, s. 81; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 188.

    [240] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.178; el-Belâğatü'i-'arabiyye, 1/229; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye,s. 187.

    [241] Sato,-a jurcjI-t 2/23; ayrıca bk., e/-/zd/ı, 1/242; el-İtkân, 2/ 892; el-Mutavvel s.240; Safvetü't-tefâsîr; 1/43; et-Tefsîrü'l-mümr, 1/100.

    [242] Ali İmrân suresi, 3/ 168; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/25.

    [243] Rahman suresi, 55/ 33; ayrıca bk., Safvetu't-tefâsir, 3/303, (trc.6/283); et-Tefsîrü'l- mü nîr, 27/212.

    [244] el-Belâga, s. 14.

    [245] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.177; İlmü'l-Me'ânî, s. 80; Cevâhiru'l-belâğa, s. 81; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 188.

    [246] Tûr suresi. 52/16; ayrıca bk., et-îzâh, 1/241; Mu'terakü'l-akrân, 1/336; el-İtkân, 2/ 892; el-Mutavvel, s. 241; el-Külliyyât, s. 179; et-Tefsîm'l-münîr, 27/55; Cevâhiru'l-belâğa, s. 79; el-Câmi', s. 49; İlmü'l-Me'ânî, s. 81; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 187.

    [247] Tevbe suresi, 9/80; ayncabk.,»S'fl/v£fü'Me/ff,îfr, 1/556; et-Tefsîrü'l-münîr, 10/325.

    [248] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 177; İlmü'l-Me'ânî, s. 81; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/229, 234; el-Câmı", s. 52; Mu'cemü'l'mustalahâti'l-belâğiyye, s. 187.

    [249] Yûnus suresi, 10/80; ayrıca bk., <r/-/z<3A. 1/243; Safvetü't-tefâsîr, 1/594; et-Tefsîrü'l-münîr, 8/112; Mu'cemü'l-musîalahâti'l-belâğiyye, s. 186.

    [250] Hûd suresi, U/32; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/14 (trc.3/94)

    [251] Bakara suresi, 2/65; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/335; e/-/2â/*, 1/242; el-Mutavvel, s- 240; Safvetü't-tefâsîr, 1/65; et-Tefsîrü'l-münîr, 1/180; Mu'cemÜ'l-mustalahâtİ'l-belağiyye, s.187.

    [252] SaW i«,-«/, 2/187; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/122-123 ; Cevâhiru'l-belâğa, s./S, el-Camı', s. 87; Ulûmü'l-belâğa, s. 72; İlmü'l-Me'ânî, s. 80; Mu'cemü'l-mustala-natıl-belâğiyye, s. 185.

    [253] Nur Suresi, 24/33. aynca bk-ı reV-/zV- mü§kHn.Kur'ân^ s 280; Mu'terakü'l-akrân, Mlel'llkân- 2/892> el-Külliyyât, s. 179; İlmü'l-Me'ânî, s. 81; Mu'cemü'l-mustala-natı l-belâğiyye, s. 185.

    [254] Cuma Jw.ejI-t 62/i0; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/ 381; et-Tefsîrü'l-münîr, 28/195; Mucemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 185.

    [255] Isrâ suresi, 17/50; aynca bk., e/-/^, 1/242; el-İtkân, 2/892; el-Mutavvel, s. 240; zafvitu't-tefâsîr, 2/168; et-Tefsîrü'l-münîr, 15/92; Cevâhiru'l-belâğa, s. 79; c/-aelâgatü ve'n-nakd, 7/100; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 186.

    [256] Duhân suresi. 44/49; ayrıca bk., Mu'terakul-akrân, 1/335; el-hkân, 2/892; el-fzâh, 1/242; ei-Küîiiyyât, s. 179; Safvetu't-tefâsir, 2/582, (trc. 5/188); et-Tefsîril'l-münîr, 25/234.

    [257] 5a/wra ,î«ra/, 2/111; ayrıca bk., e/-/r^, 3/85; Safvetü't-îefâsîr, 1/89; et-Tefsîrü'l-münîr, 1/274.

    [258] Nebe'suresi, 78/30; ayrıca bk., Safvetu't-tefâsir, 3/511, (trc. 7/194-195); et-Tefstrul-miinîr, 30/15.

    [259] Bakara suresi,2/2%!', aynca bk., el-İtkân, 2/ 892; Safvetü't-tefâstr, 1/ 177-178; c/- Câmi', s. 48; Mu'cemü'l-mustalahâü'l-bcîâğiyye, s. Î86.

    [260] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 176; el-Belâgatü'l-'arabiyye, 1/229; İlmü'l-Me'ânî, s. 76.

    [261] TaIak suresi, 65/2; aynca bk., 7>'ı-77w müşkili'l-Kur'ân, s. 280; Mu'cemü'1-mustala-hâti'l-belâğiyye,s. J86-187.

    [262] Nisâ suresi, 4/34; ayrıca bk., 7"e'v/7H müşkili'l-Kur'ân, s. 280; Mu'cemü'l-mustatahâti'l'
    belâğiyye, s. 187.

    [263] Buhârî, Et'ime 2-3; Müslim, Eşribel08-109; Ebû Dâvud, Et'ime 20; İbn Mâce, Eî'ime ByTirmizî, Et'ime-47; Nesâî, Nikâh 84; Dârimî, Et'ime 1, 15; Muvatta', Sıfatü'n-nebî 32; Cevâhiru'i-belâğa, s. 79; 'Ulûmü'l-belâğa, s.72.

    [264] Meryem suresi, 19/38; aynca bk., el-İtkân, 2/ 893; Safvetü't-tefâsîr, 2/217; et-Tefsîrul-müntr, 16/87-88.

    [265] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 177; el-Belâğatü'l~'arabiyye, 1/229; Cevâhiru'i-belâğa, s. 81.

    [266] Mu'cemü'l-a'lâm, s. 67; el-A'/âm, 1/215.

    [267] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.180; İlmü'l-Me'ânî, s.79.

    [268] İtfz ££fen eserler, aynı yerler..

    [269] Adı geçen eserler, aynı yerler.; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 74.

    [270] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 180; Cevâhiru'l-belâğa, s. 80; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 73.

    [271] el-Belâgatü'l-vâzıha, s.180.

    [272] Age., aynı yer; İImÜ'l-Me'ânî,s.79.

    [273] İbrahim suresi, 13/30; el-İtkân, 2/892.

    [274] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 180; İlmü'l-Me'ânî, s.77.

    [275] Adı geçen eserler, aynı yerler ; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/230.

    [276] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 181.

    [277] Age., s. 182.

    [278] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 182.

    [279] Age., aynı yer;

    [280] Delilü'l-Belâgatü'l-vâzıha, s. 97.

    [281] A^e., s. 98.

    [282] 4g£., aynı yer.

    [283] Age., aynı yer.

    [284] Age., s. 97.

    [285] Age., aynı yer.

    [286] Delilü'l-Belâgatü'l'vâzıha, s. 97.

    [287] Age., s. 98.

    [288] Age., s. 97.

    [289] Age.,s. 98.

    [290] Age., aynı yer.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 188-200.

    [291] el-Kâmus, s. 1728; Lisânü'l-'arab, 15/343; Mu'cemü'l-mekâyis fi'l-luğa, s. 999; el-İtkân, 2/893; Miftâhu'l-'utûm, s. 320; el-İzâh, 1/244; el-Mutavvel, s. 241-242; el-Külliyyât, s. 903-904; Kessâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 1/ 1438-1439; el-Belâğatü'l-vâzıha, s.187; İlmü'l'Me'ânî, s. 83-84; Vlûmü'l-belâğa, s.74; el-Belâğatul-'ambiyye, 1/228-231; Cevâhiru'l-belâğa, s. 82-83; el-Câmi', s. 53-54; Mu'cemü'l-mustalahâti't-'arabiyye, s. 694; Mu'cemii'l-mustala-hâti'l-belâğiyye, s. 667; el-Belâğa ve'n-nakd, s. 99; Mecâmi'ul-edeh, İlm-i Me'ânî, s. 176-177; Edebiyat Lügati, s. 65; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 50.

    [292] Bakara suresi, 2/188; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/125.

    [293] Al-i İmrân suresi, 3/ 118; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/225; et-Tefsîrü'l-münîr, 4/45; el'Belâğatul-'arabiyye, 1/231.

    [294] el-En'âmsuresi, 6/ 152; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/428-429; et~Tefsîrul-münîr,8/9S.

    [295] el-A'râfsuresi,7/85; ayrıcabk., Sajvetü't-tefâstr, 1/458.

    [296] Nûr suresi, 24/22; ayncabk., Safveîü't-îefâsîr, 2/33; et-Tefsîrü'l-münîr, 18/171.

    [297] Mu'cemü'l-A'lâm, s. 49.

    [298] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 185; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/231; İlmü'l-Me'ânt, s. 86; Cevâhiru'l'belâğa, s. 85.

    [299] Bakara suresi, 2/282; ayrıca bk., Safvetü'î-tefâsîr, 1/178; et-Tefsîrü'l-münîr, 3/105; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 667.

    [300] MS/de jmtmı, 5/101; aynca bk., el-İtkân, 2/893; el-Külliyyât, s. 904; Safveîü't-iefâsîr, 1/368; et-Tefsîrü'l-münîr, 7/79-80.

    [301] Mu'cemü'l-A'lâm, s. 838.

    [302] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 185.

    [303] Bakara suresi, 2/286; ayrıca bk., el-Külliyyât, s. 904; Sajvetü't-tefâstr, 1/181; Cevâlı.irul'bdâSa, s. 83; 'İlmü'l-me'ânî, s. 84; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/232.

    [304] Ali 'Imrân suresi, 3/8; aynca bk., Mu'terakÜ'l-akrân, 1/337; el-İtkân, 2/893; Saf- Çtu'Mefâsîr, 1/185.

    [305] Ali 'Imrân suresi, 3/194.

    [306] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 185; aynca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/231; İlmü'l-Me'ânî,s- 85.

    [307] Tâhâ suresi, 20/94; ayrıca bk., Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 667.

    [308] Mu'cetnü't-A'lâm, s. 804-805.

    [309] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 185.

    [310] el-BeIâğatü'l-vâzıha, s. 186; el-Belâğaîü'l-'arabiyye, 1/231; İlmü'l-Me'ânî, s. 87;
    'Ulûmü'l-belâğa, s. 74; Cevâhiru'l-belâğa, s. 84; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 668.

    [311] Bakara suresi, 2/42; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/53-54; et-Tefsîrü'l-münîr, 1/148; Cevâhiru'l-belâğa, s. 84; Ulûmü'l-belâğa, s. 75; el-Belâğaîü'l-'arabiyye, 1/236.

    [312] Mucurât suresi, 49/11; ayrıca bk., Safvetü't-tefâstr, 3/235.

    [313] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 186.

    [314] Tevbe Suresi, 9/66' ayrıca bk-'Mutarekul-akran 1/337; e/VAhte, 2/894; el-Külliyyât, U4; Safvetü't-tefâsîr, 1/546; Cevâhiru'l-belâğa, s. 83; Mıı'cemii'l-mustalahâtVl-nelagtyye, s. 668.

    [315] el-izah, 1/244; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 186.

    [316] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 186.

    [317] Mü'minûn suresi, 23/108; ayrıca bk. Mu'terakû'l-akrân, 1/337; e/-Mâfl 2/894" W-vetut-tefâstr, 2/321.

    [318] Ali İmran suresi, 3/169; ayrıca bk., Mtı'terakü'l-akrân, 1/337; el-İtkân, 2/893; <?< Külhyyât, s. 904;
    Safvetü't-tefâsîr, 1/244; Cevâhiru'l-belâğa, s. 83.

    [319] İsrâ suresi, 17/37; aynca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1336; el-İtkân, 2/893; Safvetul-tefâsîr, 2/159-160; et-Tefsîrü'l-münîr, 15/76; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/236.

    [320] Tur suresi, 52/16; ayrıca bk., el-İtkân, 2/893.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 201-206.

    [321] el-Kâmus.s, 1479; Lisânul-'arab, 16/459; Miftâhul-'ulûm, s. 308; el-îzâh, 1/288 el-Mutavvel, s. 226; Muhtamru'l-me'ânî, s. 197; Mu'terakü'l-akrân, 1/327; el-İtkân, 21 883; el-Külliyyât, s. 97; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/ 1 \55;eUBelâğatü'l-vâzıha, s. 194; Ilmü'l-me'ânî, s. 88; Cevâhiru'l-belâğa, s. 85; el-Câmi', s. 57; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 61-62; eUEelâğatü'l-'arabiyye, 1/258; Mecâmi"u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s.171-172; e/-Se/öğo ve'n-nakd, 1/103-105; Mu'cemÜl-mustatahâti'I-'arabiyye, s. 30-31; Mu'cemü'l-mustalahâü'l-betâ-ğiyye, s. 108-109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 46.

    [322] Miftâhu'l-'ulûm, s. 308; e/-/z<3/7, 1/228; el-Mutavvel, s. 226; Muhtasaru'l-me'anî, s. 197, 198; el-Külliy-yât, s. 97; el-Belâğatii'l-vâzıha, s. 194; İlmü'l-Me'ânî, s. 89; Cevâhiru'l-belâğa, s. 85-86; el-Câmi', s. 58-59; VlûmıTl-belâğa, s. 62; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/258-261; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 172-173; Mu'cemü'l'belâğati'i-'arabiyye, s. 523; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 47.

    [323] Miftâhu'l-ıulûm, s. 308; c/-/z<î/i, 1/228; el-Mutavvel, s. 226; Muhta.saru'1-me'ânî, s. ı9%; el-Câmi', s. 57.

    [324] Miftâhu'l-'ulûm, s. 308; el-îzâh, 1/228; el-Mutavvel, s. 226; Muhtasaru'l-me'ânî,s. 197-198; el-Külliyyât, s. 99; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 194; İlmü'l-Me'ânî, s. 88-90; Cevâhinı'l-belâğa, s. 88-89; el-Câmi', s. 58; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 63; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/259-261; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s.172-173; eî-Belâğa ve'n-nakd, 1/105; Mu'cemü'l-belâğati'I-'arabiyye, s. 523; Mu'cemü'l-mustalahâti'î-belâğiyye, s. 109; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 46.

    [325] Miftâhu'l-'ulûm, s. 308; el-îzâh,,1/229; el-Mutavvel, s. 226; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 199; el-Külliyyât, s. 99; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 194; İlmü'l-Me'ânî, s. 91-92; Cevâhiru'I'helâğa, s. 88-89; el-Câmi', s. 58; Vlûmul-belâğa, s. 63-64; ei-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/261-263; el-Belâğa ve'n-nakd, 1/105; Mu'cemü'l-belâğati'I-'arabiyye. s-523; Mu'cemÜ'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109.

    [326] el-îzâh, 1/230; el-Mutavvel, s. 231; Muhtasaru'l-me'âm, s. 203; İlmü'l-Me'ânî, s. 92

    [327] el-Belâğa, s. 16.

    [328] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/263; Cevâhiru'l-belâğa, s. 90; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 64-65.

    [329] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 192; Cevâhiru'l-belâğa, s. 86- 88.

    [330] el-Mutavvel, s. 227; Muhtasarıı'l-me'ânî, s. 198-199; İlmü'l-Me'ânî, s. 93; Cevâhiru'l-belâğa, s. 86; Vlûmü'l-belâğa, s. 62.

    [331] Cevâhiru'l-belâğa, s. 87.

    [332] İlmü'l-Me'ânî, s. 93; Cevâhiru'l-belâğa, s. 87.

    [333] Cevâhiru'l-belâğa, s. 87.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 207-210.

    [334] Miftâhu'l-'ulûm, s. 308-310; el-îzâh, 1/228; el-Mutavvel, s. 226; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 197; Mu'terakü'l-akrân, 1/327; el-İtkân, 2/883; el-Külliyyât, s. 99; el-Belâğaîü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 93; Cevâhiru'l-belâğa, s. 91; el-Câmi\ s. 57; Vlûmü'l-helâğa, s. 62-65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/258; el-Belâğa ve'n-nakd, 1/ 106-107; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s- 523; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 46.

    [335] Miftâhu'l-'ulûm, s. 311; el-îzâh,\/232; el-Mutavvel, s. 233; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 205; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 93; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; e/-CâmV, s. 59; Vlûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/265; Mu'cemü'l-mımalahâti'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [336] Miftâhu'l-'ulûm, s. 310; e/-/zâ£, 1/230-231; el-Mutavvel, s. 232; Muhîasarul-me'ânî, s. 205-206; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 94; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; el-Câmi', s. 59; Vlûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/263; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [337] Miftâhu'l-'ıdûm, s. 313; el-hâh, \ 1234; el-Mutavvel, s. 234; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 206; el-Belâğatü'1'vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 94; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; e/-Câmı", s. 59; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/265; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 109; Mu'cemul-helâğati'l-'arabiy-ye, s. 523.

    [338] - Buhârî, İmân 37; Müslim, İmân 1; EbûDâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, İmân 4; Nesâî, İmân
    5; /7;/7 Mîce, Mukaddime 9; /lAmcrf £. Hanhel, I, 52,11, 326.

    [339] 7eVf/w müskili'l-Kur'ân, s. 522; Miftâhu'l-'ulûm, s. 313; el-hâh, 1/234; el-Mutavvel, s. 234; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 207; el-Belâğatü'l-vâzıha, s.196; İlmü'l-Me'ânî, s. 94-95; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; el-Câmi', s. 59; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/265-266; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 109-110; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [340] A'râf suresi, 7/187; aynca bk., İlmü'l-Me'ânî, s. 95; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/266.

    [341] Kıyâmet suresi, 75/6; ayrıca bk., el-hâh, 1/234; İlmü'l-Me'ânî, s. 95; 'Ulûmü'l-belâğa, s.
    65; el-Belâğatü'l-'arabİyye, 1/266; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109-110.

    [342] Te'vîlü müşkilil-Kur'ân, s. 520; Miftâhu'l-'ulûm, s. 313; e/-/zâ/î, 1/233; el-Mutavvel, 234; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 206; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 95; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; el-Câmi', s. 60; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/266; Mıı'cemü'l-mustalahâü'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [343] Miftâhu'l-'ulûm, s. 313; el-hâh, 1/234; İlmü'l-Me'ânî, s. 95: Muhtasaru'l-me'ânî, s. 206; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 95; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; t'/-Cfî/m', s. 60; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/266-267; Mu'cemii'l-mustalahâti'l-belâğîyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [344] 7Vvf/« müskiti'l-Kur'ân, s. 525; Miftâhu'l-'ulûm, s. 313; el-hâh, 1/234; el-Mutavvel, s. 234; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 207; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 95; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; el-Câmi', s. 60; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 65; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/267; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [345] Bakara suresi, 2/259; ayrıca bk., Cevâhiru'l-belâğa, s. 92; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109.

    [346] Bakara suresi, 2/223; ayrıca bk., Miftâhu'l-'ulûm, s. 313; el-hâh, 1/234; el-Mutavvel, s. 234; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 207; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/268.

    [347] Meryem jHre«, 19/37; aynca bk., ATe^#; I, \&7; el-îzâh, 3/67; el-hâh, 1/234; <>/-Mutavvel, s. 234; Cevâhiru'l-belâğa, s. 93; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/267; Mu'cemul-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109.

    [348] Miftâhu'l-'ulûm, s. 312; el-îzâh, 1/233; el-Mutavvel, s. 234; Muhtasaru'l-me'â-nî, s. 206; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 95; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92;/?/-Câmi', s. 60;'Ulûmü'l-belâğa, s. 65-66; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/268; Mu'cemü'l-mustalahûti'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-kelâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [349] Kehf suresi, 18/19; ^-/zâA, 1/233.

    [350] Miftâhu'l-'ulûm, s. 312; el-îzâh, \ 1232; el-Mutavvel, s. 234; Muhtasaru'l-me'â-nî, s. 206; el-Beiâğatü'l-vâzıha, s. 196; İlmü'l-Me'ânî, s. 95; Cevâhiru'l-belâğa, s. 92;<?/-Câmi', s. 60;'Ulûmü"I-belâğa, s. 66; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/268; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 109; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 523.

    [351] Meryem suresi, 191 73; ayrıca bk., el-îzâh, 1/232; el-Mutavvel, s. 234. Meryem suresi, 191 73; ayrıca bk., el-îzâh, 1/232; el-Mutavvel, s. 234.

    [352] el-îzâh, 1/230; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 196.
    Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 211-214.

    [353] Miftâhu'l-'ulûm, s. 313-315; el-îzâh, 1/234; el-Bürhân, 2/328-347; Mu'terakü'l-akrân, 1/328-335; et-İtkân, 2/884-890; el-Mutavval, s. 235-236; Muhtasaru'l-me'ânl s. 207-212; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 199; İlmü'l-Me'ânî, s. 95-110; Cevâhiru'l-belâğa, s. 93-96; el-Câmi\ s. 60-64; Vlûmü'l-belâğa, s. 66-68; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/269-303; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-iMe'âm, s.172-173; Mu'cemü'l-musialahati'l-belâğiyye, s. 110.

    [354] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 197; İlmü'l-Me'ânî, s. 97; Mu'cemü'l-mustalahati'l-belâğîyye, s. 116.

    [355] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 197.

    [356] Age., aynı yer ; Ilmü'l-Me'ânî, s. 99.

    [357] el-Belâğaîü'l-vâzıha, s. \91;Cevâhirü'l-heîâğa, s. 100.

    [358] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 197; /Imiİ'I-Me'ânî, s. 99.

    [359] Age., aynı yer ; İlmu'l-Me'ânî, s. 100.

    [360] Age., aynı yer; İlmü'l-Me'âm, s. 101.

    [361] el-Belâğatü'l-vâzıha,s.\9H-, Mu'ccmül-mustalahâtil-belâğiyye s 113.

    [362] Şuara suresi, 26/136.

    [363] Araf suresi 7/53; ayncabk-.Bü>/tfıi, 2/341; Mıiterakü'l-akrân, 1/332; eUİtkân 2/ -Bela8atü'l-vaZIha,s. Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye s 115.

    [364] Saf suresi, 61/ 10; ayrıca bk., Mu'terakâ'l-akrân, 1/331; câ, 2/888; el-BelâSa-zıha, s. 198

    [365] Bakara suresi, 2/ 6; aynca bk., el-Külliyyât, s. 98; Cevâhiru'l-belâğa, s. 93.

    [366] Rahman suresi, 55/ 60; ayrıca bk., Safi'etü't-tefâsîr, III, 301; İlmü'l-me'ânî, s. 96; Mu'cemü'l-mustalahâii'l-belâğiyye, s. 116.

    [367] Enâm suresi, 6/40.

    [368] Zümer suresi, 39/36; ayrıca bk., el-Mutavvel, s. 237.

    [369] Mâide suresi, 5/91; ayrıca bk., Cevâhiru'l-belâğa, s. 93.

    [370] Ali 'İmrân suresi, 3/ 20.

    [371] Tevbe suresi, 9/13; aynca bk., Cevâhiru'l-belâğa, s. 93.

    [372] Saf suresi, 61/10.

    [373] Bakara suresi, 2/255; aynca bk., el-Bürhân, 2/37; Mu'terakü'l-akrân, 1/332; el-İtkân,el-Küttiyyât, s. 99.

    [374] el-Furkân suresi, 25/41; ayrıca bk.,el-Külliyyât, s. 99.

    [375] Bakara suresi, 2/28; aynca bk.,el-Bürhân, 2/344; Mu'terakü'l-akrân, 1/330; el-İtkân, 2/886; el'Külliyyât, s. 98.

    [376] Bakara suresi, 2/44; aynca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/330; el-İtkân, 2/886; el-Câmi' s 61.

    [377] el-Mücâdele, 58/14; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/345, (trc. 6/365); et-Tefsîrü'l- müntr, 28/50.

    [378] Haşr suresi, 59/11; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/357,(trc. 6/390); et-Tefsîrü'l-miinîr, 28/94.

    [379] Alak Suresi, 96/9-10; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsir, 3/584, ftrc. 7/369); et-Tefsîrü'l-münîr, 30/322.

    [380] Alak suresi, 96/11; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsir, 3/5S4, ftrc. 7/369); et-Tefsîrü't-münîr, 30/322.

    [381] Zelzele suresi, 99/3; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsir, 3/592, (trc. 7/390); et-Tefsîrü'l-münîr, 30/358.

    [382] Secde suresi, 32/ 26, 27; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/508, (trc. 5/52).

    [383] Fâtir suresi, 35/40; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/582, (trc. 5/188); et-Tefsîrü'l-münîr, 22/276.

    [384] Fârir suresi, 35/40; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/582, (trc. 5/188); et-TefsTrü'l-münîr, 22/276.

    [385] Yâsîn suresi, 36/23; ayrıca bk.,Sajvetü't-tefâsîr, 3/12, (trc. 5/205); et-Tefslrü'l-mümr, 22/300.

    [386] Yâsîn suresi,, 36/35; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/26, (trc. 5/229).

    [387] Yâsîn suresi, 36/62; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/26, (trc. 5/229); et-Tefsîrü'l-münîr, 23/35.

    [388] Hücürât suresi, 49/16; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/239, (trc. 6/151); et-Tefsîrü'l-münîr, 26/267.

    [389] Necim suresi, 53/21-22; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/281, (Trc.6/235); et-Tefsîrü'l-münîr, 27/107.

    [390] Mülk suresi, 67/8; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/422, (trc. 6/519); et-Tefsîrü'l-münîrt 29/14.

    [391] Me'âric suresi, 70/38; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/448, (trc. 7/61); et-Tefsîrü'l-münîr, 29/127.

    [392] Kıyâmet suresi, 75/36; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/488, (trc. 7/147); et-Tefsîrü'l-münîr, 29/270.

    [393] Kiyâmet suresi, 75/3; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/488, (trc. 7/147); et-Tefsîrü'l-münîr, 29/252.

    [394] İnfitâr suresi, 82/6; ayncabk., Safvetü't-tefâsîr, 3/529, (trc. 11239); eî-Tefsîrü'1-münîr, 30/97.

    [395] Beled suresi, 90/5; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/563, (trc. 7/319); et-Tefsırü'l-mümr, 30/243.

    [396] Beled suresi, 90/5; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/563, (trc. 7/319); et-Tefstrü'J-müntr, 30/243.

    [397] Mürselât suresi, 77/20; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/505 (trc. 7/181); et-Tefsîrü'l- mümı\29/3lS.

    [398] Mürselât suresi, 77716; ayrıca bk., Mu'terakiıî-akrân, 1/331; el-İtkân, 2/ 887; Sflfvetü't-tefâsîr, 3/505 (trc. 7/181); et-Tefsîrü'l-münîr, 29/318.

    [399] fnşirâh suresi, 94/1; aynca bk., el-Bürhân, 2/332; Muterakü'l-akrân, 1/329; el-İtkân, 2/885; Sttfvetü't-tefâsîr, 3/576, (trc. 7/350); et-Tefsîrül-münîr, 30/292.

    [400] Beled suresi, 90/8-9; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/563, (trc. 7/319); et-Tefsîrü'l-münîr, 30/248.

    [401] Fecir suresi, 89/6; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/559, (trc. 7/308); et-Tefsîrü'l-münîr, 30/222.

    [402] Tin suresi, 95/8; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/579, (trc. 7/359); et-Tefsîrü'l-münîr, 30/303.

    [403] Târık suresi, 86/2; ayrıca bk. Safvetü't-tefâsîr, 3/546, (trc. 7/279); et-Tefsîrü'l-münîr, 30/174.

    [404] Kâria suresi, 101/1-3; aynca bk. el-Küliiyyât, s. 98.

    [405] Sehe' suresi, 34/7; ayrıca bk. Safvetü't-tefâsîr, 2/549, (Trc.5/127); et-Tefsîrü'l-münîr, 22/143.

    [406] Secde suresi, 32/10; Safvetü't-tefâsîr, 2/508, (Trc. 5/52); et-Tefsîrü'l-münîr, 21/195.

    [407] Hûd suresi, 11/87; ayrıca bk., el-îzâh, 1/240; el-Külliyyât, s. 98.

    [408] Yrd. Doç. Dr. Nusreddin Bolelli, Belâgat, Rağbet Yayınları: 215-223.
     
  4. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    TEMENNİ (ARZU ETMEK)


    Temenni; lügatte, babından fiilinin masdarı olup bir
    şeyi istemek mânasına gelir.[1] Istılahta ise temenni; gerçekleşmesi im&shy;kansız olduğu için vukuu umulmayan, fakat sevilen veya istenen bir şeyi arzu etmektir. Yani arzu edilen şey, ya imkansızdır. Veya imkan dairesinde olduğu halde gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimal dahilindedir.
    (Veya Kısaca Temenni: Bir şeyi arzu etmek ve meydana gelişine hasret çekmektir.)
    Temenni için aslında vazedilen kelime "leyte" dir. Bazen, edebî bir gaye için » edatları da temenni için kullanılır.[2]
    Tereccî : Eğer sevilen şey, gerçekleşmesi umulan güzel bir şey ise buna "tereccî" denilir. Ve bu durumda kullanılır. Bazen de edebî bir gaye için kullanılır.[3]
    Konu ile ilgili bazı misâller:
    İbn Rûmî (Öİ.283/896) Ramazan ayı hakkında şöyle demiş:
    «Keşke ondaki (Ramazan ayındaki) gece bir ay kadar uzun olsaydı. Ve onun gündüzü bulutun geçişi gibi geçseydi. »[4]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: sefâatçılarımtz olsaydı da bize şefaatte bulunsualardı.»[5] el-Cerîr (öl. 110/728) bir şiirinde şöyle demiş:
    «Gençlik, günleri övülerek geçti. Keşke o (gençlik) satın alınsaydı veya geri dönseydi.» [6]
    « Ey bağırtlak kuşu sürüsü! '(Sizden) kanadını bana ödünç olarak verecek biri var mı? Belki ben (onunla) sevgilime doğru uçup gideceğim.» [7] Bu dört misalde, istenen şeyin gerçekleşmesi imkansızda.
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: «. Ke§ke Karun'a verilen mal gibi bizim de olsaydı/...»[8] Bu misalde, istenen şeyin gerçekleşmesi mümkündür, fakat elde edilmesi şiddetle arzu edilmez.
    «Keşke bir gün gençlik geri dönseydi de, ihtiyarlığın yaptığı şeylerden ona haber ver şeydim.» [9]
    «Keski benimle sevenlerim arasındaki uzaklık, benimle musibetler arasın&shy;daki uzaklık kadar olsaydı.» [10]
    Sarı1 el-Ğavânî(Müslim b. Velîd) (Öİ.208/823), bir şiirinde şöyle demiş:
    mak için, temennî edilen şeyi, imkansız olan bir nesne şeklinde göstermektir.
    «Çocukluk günleri ve zamanı amma da güzel idi. Keşke az da olsa o gün&shy;ler (olduğu gibi) kalsaydı.»[11] Bu beyitte, arzu edilen şey mümkün olabilir.
    «Keşke sevgililerin arzusu âdilâne olsaydı ve böylece her gonüle, ta&shy;hammül edebildiği şeyi yükleseydi.»[12] Bu beyitte, arzu edilen şey müm&shy;kündür. Meydana gelmesi de arzulanıyor.
    Fakirin şöyle demesi gibi: «Keşke bin dinar par&shy;am olsaydı!.[13]
    Temmennî ile ilgili bazı âyetler:
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: « (bu aîesden) çıkmaya çare olsaydı?» Bu âyette,"Hel" mânasına kullanılmıştır.[14] Burada, arzu edilen şey mümkündür. Yüce Allah şöyle buyurmuş:
    vun , Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap. Belki onunla yollara, göklerin yollarına ulaşırım da...» Bu âyette, istenen şeyin gerçekleşmesi mümkün değildir.» leyte" yerine kullanılmıştır.[15]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: ««(Kafirler âhirette diyecekler ki) Ah keşke bizim için (dünyaya) bir kere daha dönüş olsa da, müminlerden olsak.» Bu âyette, edatı, "Leyte" yerine kulanılmıştır. İstenen şeyin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu vurgulamıştır.[16]« Belki de Allah, ondan (boşanmadan)sonra yeni bir durum meydana getirir.»[17]
    «Keşke onlarla beraber ol&shy;saydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım.»[18]
    « yumuşak (tâvizkâr) davranasın da', onlar da sana yumuşak davransınlar.»[19]
    «Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm ol&shy;saydı...»[20]
    dünyaya geri gitmemiz'mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzak&shy;laştıkları gibi, bit de onlardan uzaklaşsaydık.»[21]
    «te/z Firavuna gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyle&shy;yin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.»[22]

    [1] Mu'cemü'l-mekâyis fi'İ-luğa, s.966; el-Kâmus, s. 1721; Lisânü'l-'arab, 15/293.

    [2] Lisânü'l-'arab, 15/294-295.; el-Bürhân, 2/321-322 ; Mu'terakü'î-akrân, 1/337; <?/-Man, 2/894; Miftâhu'l'ulâm, s. 303; e/-/zâ/ı, 1/227; el-Mutavval, s. 225-226; e/-Küllîyyât, s. 314-315, 468; Keşşâfö ıstılâhâti'l-fünûn, 2/ 1357-1358; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 207; İlmü'l-Me'ânî, s. III, 112, 113; Cevâhiru'l-belâğa, s. 103 ; el-Câmi', s. 71; 'Ulûmü'l'belâğa, s. 60; el-Belâğatü'I-'arabiyye, 1/251,255; Mecâmİ'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 170; el-Belâğa ve'n-nakd, 1/115-116; Mu'cemü't-mustatahâti'l-belâğiyye, s. 418-419; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabîyye, s. 661; Edebiyat Bilgi veTe-orileri, s. 47.

    [3] el-Külliyyât. s. 314-315, 468; el-Belâğatü'î-vâzıha, s. 207; İlmü'l-Me'ânî, s. 113-114;
    Cevâhiru'l-belâğa, s. 103; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/251-252; Mecâmi'u'l-edeb, Ilm-ı Me'ânî, s. 170.
    "Hel" ve le'aIIe" deki edebî maksat; temennî edilen şeyin - kendisine çok önem verildiği ve Özlem duyulduğu için- meydana gelmesi yakın ve mümkün olan bir şekilde göstermektir. "Lev"deki edebî gaye ise; temennî edilen şeyin az ve nadir olduğuna dair hakkında bilgi vermektir. Çünkü konuşan kimse onu, yasak olan bir şey şeklinda gösteriyor. Nitekim lev" kelimesinin asıl ma'nası; fiilü'ş-şart gerçekleş-mediği için, şartın cevabının meydana gelmemesini ifâde etmektir. deki edebî maksat ise; elde edilmesinin uzak olduğunda mübalağa yap-

    [4] et'Belâğatü'l-vâzıha, s.206; İlmü'l-Me'ânî, s.l 12: el-Belâğatû'l-'arabiyye, 1/254.

    [5] A'râf suresi, 7/53; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/321; Mu'terakü'l-akrân, 1/338; el-İtkân, 2/895; e/-/zt!/ı, 1/227; Safvetû't-tefâsîr, 1/450; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 206; //m«7-Me'ânî, s.l 13; Cevâ-hiru'l-belâğa, s. 103; el-Câmi', s. 72;'Ulûmü'/-be!âğa, s. 60; <?/-Beîâğatü'l-'arabiyye, 1/253; Mu'ce-mii'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 418-419.

    [6] el-Belâğatii'l-vâzıha, s. 20; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/254.

    [7] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 20; İlmü'l-Me'ânî, s. 113; Cevâhiru'l-belâğa, s. 104; el-Câmi',s. 72; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/254; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 419.

    [8] /Tûm.v .wresj, 28/79; ayrıca bk., el-Belâğaîü't-vâzıha, s. 206; İlmü'l-Me'ânî, s.l 12; Cevâhiru'l-belâğa, s. 103; 'Ölümü'l-belâğa, s. 60; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 418.

    [9] Miftâhu'l-'ulûm, s. 303; el-îzâh, 1/227; el-Mutavval, s. 225; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 206; İlmü'l-Me'ânî, s. 112; Cevâhiru'l-belâğa, s. 103; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâ-ğiyye, s. 418.

    [10] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 208; 'Ulûmu l-belâğa, s. 61.

    [11] el-BelâğatiVİ-vâzıha, s. 208.

    [12] Ağe., aynı yer.

    [13] Delilü'l-Belâğati'l-vâzıha, s. 186.

    [14] Mü'min sûresi, 40/11; ayrıca bk-, et-Tefsîrü'l-münîr, 24/86.

    [15] Mü'min suresi, 40/36; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/338; el-İtkân, 2/895; Atnül-mustalahâti'l belâğiyye, s. 419.

    [16] £i/öra $«/-mı,26/102; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/338; el-İtkân, 2/895; */-Tefstrü'l-münîr, 19/176; İlmü'l-Me'ânî, s. 113; Cevâhiru'i-belâğa, s. 104; el-Belâğa-tü'l-'arabiyye, 1/253; Mu'cemü'l-belâğati'î-'arabİyye,s. 661.

    [17] Talâk suresi, 65/1.

    [18] Nisa suresi, 4/73; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/338; el-İtkân, 2/894.

    [19] /fa/em i«rc.vi". 68/9; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/322; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 419; et-Tefsîrü'l-münîr, 29/50.

    [20] Hud suresi,11/80.

    [21] Bakara suresi, 2/167; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/338; el-İtkân, 2/895; <?r-TefsîrÜ'l-münîr, 2/66.

    [22] Taha Suresi 20/43-44; ayrıca bk., et-Tefsîrul-mümr, 16/215; el-Belâğatü'l-'orabiyye,1/253.
     
  5. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    5- NİDA


    Nida, sözlükte çağırma mânâsına gelir.[1] Terim olarak; nida, fiili yerinde kullanılan bir edatla, sözü söyleyen kişinin muhatabından ken&shy;disine yönelmesini istemesidir.[2]Nida için şu sekiz edat kullanılır:
    Yâ, Hemze, Ey, Â, Ây, Eyâ, Heyâ ve Vâv'dır. Hemze ve Ey yakın mes&shy;afede olanları, diğerleri de uzakta olanları çağırmak için kullanılır.[3]
    Bazen uzak bir şey, «konuşan kimsenin gönlünde, devamlı bulunduğu için veya aklından çıkmadığı için» sanki hazır ve yakınmış gibi kabul edi&shy;lir, ve "hemze" veya "ey" nida edatlarıyla çağrılır. Şâirin aşağıda zikredi&shy;len beytinde olduğu gibi:
    «Ey Nu'mânü'l-Erâk vadisinde ikâmet edenler! İnanınız ki sizler (her ne kadar zahiren uzak iseniz de fakat hakikaten) benim kalbimin ortasında ikâmet ediyor gibisiniz. »[4]
    Bazen çağırılan kimsenin şanının yüceliğine ve rütbesinin yüksekliğine işaret etmek için, yakın olan şey, uzak gibi kabul edilir ve uzak için vaze&shy;dilmiş herhangi bir nida edatıyla çağırılır. Hattâ bu durumda çağırılan kim-senin mertebesi, konuşan kimseden yüksek olması hususu, mesafe bakı-nnndan uzaklık olarak kabul edilir. Yanında bulunduğun halde, bir kölenin efendisine şöyle demesi gibi: efendim!».Veya muhatabın mertebesinin aşağılığına işaret etmek üzere, uzak için vazedilen çağırma edatı kullanılır. Meselâ: Birisinin yanında bulunan kimseye şöyle demesi gibi: «£y 6w adam!». Veya dinleyici, uyku veya dalgınlak gibi durumlardan dolayı gafil ise veya zihnî dağınık olursa, sanki bulunduğu verde bulunmadığına işaret etmek üzere, uzak için vazedilen nida edatı kul-lanilır. Meselâ: Gafil olan bir kimseye şöyle denir: «Ya falan&shy;ca!»[5]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    Ebû't-Tayyib el-Mütenebbî, gözaltında bulunurken valiye yazdığı bir mektupta şöyle dedi:
    «r£y benim köleliğimin sahibi (efendim)! Ve i§i gücü, gümüşten bağışları yapan ve köleleri azad eden kimse! "Ümidim kesildiğinde ve ölüm şah da&shy;marı kadar bana yaklaştığında seni (imdadıma) çağırdım.»[6] Ebu Tayyib, valinin kendi kalbine yakın.olduğunu, her zaman hatırında olduğuna ve bir an onu unutmadığına işaret etmek üzere bu misalde "hemze"yi uzakta bu&shy;lunan birisine çağırmak için, kullanmıştır.
    Ebû Nüvâs, Ebu Ali el-Hasan b. Hânî'(öl.l95/811), şöyle demiş:
    «Ey Allahım! Eğer günahlarım çok olmakla büyük olsalar bile, Senin affı&shy;nın daha büyük olduğunu kesin olarak bilirim.»[7]
    Bu misalde çağırılanın şanı yücedir. Yücelikteki uzaklığı, mesafedeki uzaklık gibi kabul edilmiştir. Bundan dolayı, şanının yüceliğine işaret et&shy;mek üzere mütekellım, Allah'a çağırmak için, uzakta bulunan kimselere nida etmede kullanılan yâ"yı kullanmıştır.
    «işte onlar atalarımdır. Ey Cerîr! Toplantı yerleri bizi bir araya getir&shy;diğinde, sen onlara benzeyenleri bana getir!»[8]
    Bu misalde, mütekellimin inancına göre çağırılan kimse önemsiz ve değersiz bir şahıstır. Sanki çok alçak olması, çok uzak olması gibi kabul edilmiştir. Ve böylece uzaktakilere nida etmede kullanılan nida edatı (L) "yâ", kullanılmıştır.
    « Ey dünya malını (ulaşılamayan gayeler için) toplayan kimse! Öleceğin halde (dünya malını) kime topluyorsun?» Bu Örnekte, muhatap gafil olduğu için uzakta bulunan kimse gibi kabul edilmiştir.Ve böylece burada uzak için kullanılan nida edatı "eyâ", kullanılmıştır.[9]
    «dünyada uzun süre yaşayıp ömrü boş sözlerle tüketen, nefsini fâni ol&shy;acak şeyler uğrunda yoran, haram veya helal (demeden mal) toplayan kişi! Farzedelim ki dünya kendiliğinden sana doğru sevkedilir. Bunun gidişi, yok olmaya doğru değil mi?»[10]
    Ebu'l-'Atâhiyye, yukarıdaki beytinde; yakın olan kimseyi, gafil olup zihni dağınık olduğu için, uzakta bulunan kimse yerine kabul etmiştir.
    a) Nidanın değişik anlamda gelmesi ile ilgili misaller:
    Bazen nida esas mânası dışında, cümlenin gelişinden anlaşılan diğer mânalarda da kullanılır- Bunlar; kınama, menetme, hasret çekme, (iğrâ) kışkırtma, istiğâse (yardım dileme), veya teşvik etme gibi mânâlardır.[11]
    1) Menetme için kullanılan nida:
    « kalb! Sana yazıklar olsun. Çünkü sen, (yerinden) fırladığında (atış&shy;larını yaptığında) öğüt vereni dinlemedin ve kınamadan da korkmadın.»[12]
    2) Hasret çekmek ve inlemek için kullanılan nida:
    £'ıy Ma'n'in mezarı! Kara ve deniz her ikisi de onunla dolmuş iken (O yere ve denize sığmaz iken), sen nasıl onun cömertliğini toprakla örttün?»[13] 'fi kâfir söyle diyecek: Ah ne olur&shy;du, keşke ben toprak olsaydım.»[14]
    3) Kışkırtmak ve teşvik etmek için kullanılan nida:
    Zülumdan şikayet eden kimseye şöyle demen gibi: Mazlum! Konuş![15]
    4) Yardım istemek :
    Allah! Seni, müminlerin yardımına çağırıyo&shy;rum.»[16]
    Araplar! Sizi, Filistine yardım etmeye çağırıyo&shy;rum.»[17]
    «Ey güçlüler! Sizi, güçsüzlere yardım etmeye çağı&shy;rıyorum.»[18]
    5) Ağıt yakmak :
    * Hayret! Alçak kimse, nice defalar üstünlük iddiasında bulunur. Ve ne yazık ki; faziletli kimse, nice defalar kusurunu ortaya koyar.[19]
    «Ah yazık oldu Muhammed'e[20]
    «Ah ciğerimi» îaljJlj d« Ah babam!»[21]
    6) Taaccüb :
    «Yazıklar olsun o kullara ki; kendilerine gelen her bir peygamberle alay ediyorlardı.»[22]
    sakının ki günahkâr) nefis şöyle diyecektir; " Allah'ın yanında yaptığım ku&shy;surlardan dolayı yazık bana!»[23]
    "Vay başıma gelene!"dedi."Ben bir koca kan iken çocuk mu doğuracağım? işte kocam, o da ihtiyar. Bu gerçekten tuhaf bir şey.» [24]
    «ilkbaharın güzelliği ne kadar caziptir! [25]
    7) Temennî :
    Keşke Kâruna ve&shy;rilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük servet sahibi&shy;dir.»[26]
    a . 'We olurdu kavmim bilseydi! Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendillerine ikram edilen kullarından kıldığını.»[27]
    8) Tezekkür ):
    fySelmâ'mn iki evi (konaklama yeri)! Size selam olsun. Geçen zamanlar acaba geri döner mi»[28]
    9) Can sıkıntısı :
    Ey'Selmâ'nın evleri (konaklama yerleri)! Selmanız nerede? Bundan do&shy;layı biz ona ağladık ve (Selmâ'yı burada bulmadığımız için) bu yurtlar için de ağladık. »[29]
    10) İhtisas Allah'ın rah&shy;metime bereketi üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, hamiddir (övül&shy;meye lâyıktır), meciddir (cömertliği boldur).»[30]
    Allahım! Bizlerle- yâni biz asker&shy;lerle- düşman zelil kılınır.»[31]
    ben adama- güvenilir!»[32] «Sizin ilminizle, -ey genç&shy;ler- vatan güçlü, ve kuvvetli olur ve kalkınır.»[33]
    b) Nida ile ilgili bazı diğer misaller:
    «Ey Falan! Sana izin verilinceye kadar konuşma! »[34]
    Ey falan! Uyanık ol! Çünkü kötü&shy;lükler seni kuşatmıştır.»[35]
    c) Nida ile ilgili âyetleri okuyunuz.
    “ Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbinize ibâdet ediniz!...»[36]
    «Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna, Yavrucuğum! (sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi.»[37] Hz. Nuh'un oğlu, uzakta bulunduğu için nida edatı aslına uygun olarak uzakta bulunan birisini çağırma için kullanılmıştır.
    «Ey Musa! Dedi, senin büyülenmiş ol-duğunu sanıyorum.»[38]
    gamber dedi ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'ân'ı büsbütün terkettiler.»[39]
    Bu ayette, peygamber, kavmi için üzüntüsünü belirtmesi ve onların cehen&shy;nem ateşinden kurtulmalarını şiddetle istemesi nedeniyle onların iman et&shy;melerini, hasret çekerek bekliyor. Bundan dolayı burada uzak nida için vaz&shy;edilen edat kullanılmıştır.[40]
    «£!y insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir.»[41] Yüce Allanın şöyle buyurmuş:
    Hâmân! Bana yüksek bir kule yap. Belki onunla yollara, göklerin yollarına ulaşırım da...»[42] Bu ayetteki nida, yapılması mümkün olmayan (yâni o günkü şartlarla göklere ulaşması mümkün değildi) bir mânada kullanıldı&shy;ğından dolayı, uzak için vazedilen nida edatı kullanılmıştır.
    edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyiniz.[43]
    “Ey iman edenler! Eğer birfâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın,..[44]
    Ey iman edenler! Yap&shy;mayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?»[45]
    « Ey örtünüp bürünen ( Resulüm)! Bi&shy;razı hariç, gece kalk namaz kıl.f»[46]
    Ey bürünüp sa-rınan (Resulüm)! Kalk ve (insanları) uyar. Sadece Rabbini yücelt. Elbi&shy;seni tertemiz tut.»[47]
    «(Resulüm!) De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. »[48]

    [1] Lisânü'l-'arab, 15/315; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 50.

    [2] el-Bürhân, 2/323; Mu'terakü'J-akrân, 1/339; el-İîkân, 2/896; Miftâhu'l-'ulûm, s. 323;
    el-İzâh, 1/245; el-Mutavvel, s. 244; Muhtasarul-me'ânt,s.l\l\ el-Kiilliyyât,s.9O7; Keşşâfü ıstılâhâti'i-fünûn, 2/1435; el-Belâğatü'1-vâzıha, s. 212; İlmü'l-Me'ânî, s. 114. 115; Cevâhiru'l-helâğa, s.104; et-Câmi', s. 66; 'Ulûmü'l-helâğa, s. 76; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/240; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânf, s. 180; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabiyye, s.402-403; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 658; Mu'cemü'l-helâğati'l-'arabiyye, s. 671-672; Edebiyat Lügati, s. 65, 118; Edebiyat Bilgi ve Te&shy;orileri, s. 50.
    * Türkçe misaller: Ey kimsesiz âvâre çocuklar! Hele sizler... Hele sizler... Ey, yaradilmışlarm sultânı sen! Ey Alî! Sen ne zaman uslanacaksın! Yâ Rabbe'l-'âlemin! (bk. Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 50-51).

    [3] el-Belâğatü'l-vâzıha, $. 212; İlmü'l-Me'ânî, s. 115-116; Cevâhiru'l-belâğa, s. 105; e/- Câmi', s. 66; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 76; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/241; Mu'cemü'l- belâğati'l-'arabiyye, s. 672.

    [4] el-Mutavvel, s. 244; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 212; İlmü'l-Me'ânî, s. II6; Cevâhiru'l' belâğa, s.105; el-Câmı",s. 67.

    [5] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 212; İlmü'l-Me'ânî, s. 116; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 76; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/241; Cevâhiru'l-belâğa, s. 105; el-Câmi', s. 67.

    [6] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 210.

    [7] Age., aynı yer.

    [8] el-Belâğatü'l'vâzıha, s. 210; İlmü'l-me'ânî, s. 116.

    [9] Adı geçen eserler, aynı yerler.

    [10] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 212; İlmü'l-Me'ânî, s. 116-117; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/ 245.

    [11] el-İzâh, 1/245; eî-Muîavvel, s. 245; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 212; İlmü'l-Me'ânî, s. 116; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/241; Cevâhiru'l-belâğa, s. 105-106; el-Câmi', s. 67-68; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 672.

    [12] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 211.

    [13] Age., aynı yer ; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/249; Cevâhiru'l-belâğa, s. 106; el-Câmi', s. 69; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 659.

    [14] Nebe'suresi, 78/40; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/340; el-İtkân, 2/896.

    [15] el-îzâh, 1/245; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 245; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 211; Cevâhiru'l-belâğa, s. 106; el-Câmi', s. 67.

    [16] Cevâhiru'l-belâğa, s. 106; el-Câmi', s. 68;'Ulûmü'l-belâğa, s. 77; Mu'cemü'l-belâğa&shy;ti'l-'arabiyye, s. 672.

    [17] el-Câmi', s. 68.

    [18] İlmü'l-Me'ânî, s. 118.

    [19] Mu'cemü'l-belâğaü'l-'arabiyye, s. 672

    [20] Cevâhiru'l-belâğa, s. 106; 'Ulûmii'l-belâğa, s. 77.

    [21] Hmü'l-Me'âm, s. 118.

    [22] y&w>î ™re«. 36/30; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/325; Mu'terakü'l-akrân, 1/340; el-İtkân, 2/896; Safvetü't-tefâsîr. 3/11-12; et-Tefsîrü'J-münîr, 23/6; el-Belâğatü'î-'arabiyye, V 247.

    [23] Zümer suresi, 39/56; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/86; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/ 247.

    [24] Hûd suresi, 11/72; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 2/24; et-Tefstrü'l-münîr, 12/106; W-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/249.

    [25] İlmü'l'Me'ânî, s. 118.

    [26] ATasm suresi, 28/79; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/248.

    [27] Yâsîn suresi, 36/26-27; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/248.

    [28] Cevâhiru'l-belâğa, s. 106; el-Câmi', fi- 69; Vlûmü'l-belâğa, s. 77.

    [29] el-Mutavvel, s. 245; Cevâhiru'l-belâğa, s. 106; el-Câmi', s. 69; 'Ulûmü'î-belâğa, s. 77; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/250; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 672.

    [30] Hûd suresi, 11/73; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/339; el-İtkân, 2/896; Cevâhiru'l-belâğa, s. 107.

    [31] el-Câmi\ s. 69.

    [32] Mu'cemü'l-mustalahâîi'hbelâğiyye, s. 658.

    [33] İlmü'l'Me'ânî, s. 118.

    [34] el-Belâğatul-vâzıha, s. 214.

    [35] Age., aynı yer.

    [36] Bakara suresi, 2/21; aynca bk., eî-Bürhân, 2/323; Muîerakü'l-akrân, 1/339; el-İtkân, 2/895.

    [37] Hud suresi, 11/42.

    [38] İsrâ suresi, 17/101.

    [39] Furkân suresi, 25/30.

    [40] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/242.

    [41] el-Hacc suresi, 22/1.

    [42] Mü'min suresi, 40/36.

    [43] Hucürât suresi, 49/2.

    [44] Hucürât suresi, 49/6.

    [45] Saff suresi, 61/2; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/324.

    [46] Müzzemmil suresi, 73/1-2; aynca bk., Mu'terakü'i-akrân, 1/339; el-İtkân, 2/895.

    [47] eİ-Müddessir suresi, 1AJ\-A.

    [48] Kâfirûn suresi, 109/1.
     
  6. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    6- KASR (TAHSİS ETMEK)


    Kasr, sözlükte; "hapsetmek" veya "tahsis etmek" mânasına gelir. Nite-kim; bir şeyi kendine tahsîs eden kimseye; denilir. Kendi nefsini Rabbinin ibadetine vakfeden kimse İçin; denilir.[1] Istılahta ise; bir şeyi (kavramı), özel bir tarzda, başka bir şeye tahsis etmektir. Yâni bir şeyin başkalarında bulun&shy;mayıp ancak bir şeyde bulunduğunu söylemektir. Bulunan şeye "maksûr" kendinde bulunan şeye "maksurün 'aleyh denilir.
    En meşhur kasr metodlan dört tanedir.
    a) Nefy (olumsuzluk) ve istisna: Bu durumda nefy edatından sonra "maksûr" olan kelime, onun ardından da istisna edatı ve "maksurün 'aleyh" getirilmek suretiyle kasr yapılır.
    b) edatı ile yapılır. Bu durumda, bu edattan sonra "maksûr" ve hemen ardından "maksurün 'aleyh"in gelmesi gerekir.
    c) atıf edatları ile kasr yapılır. Önce "maksûr" zik&shy;redilir ve "maksurün 'aleyh" bu edatlardan sonra getirilir.
    d) Sonradan gelmesi gereken şeyi (kelimeyi) Öne almakla yapılır. Bu du&shy;rumda "maksurün aleyh" öne geçirilmiş olan kelimedir.
    e) Zamirii'1-fasl ile kasr yapılır.
    Özetle denilebilir ki: her kasr'ın iki unsuru vardır. Bunlar, "maksûr" ve "maksurün aleyh’tir.[2]
    Kasr, iki unsuru itibariyle iki kısma ayrılır:
    a) Sıfatı, mevsufta kasretmek (daraltmak),
    b) Mevsufu sıfatta kasretmek (daraltmak)[3]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    Kasrı yapmanın çeşitli yollan vardır. Bunların en önemlileri şunlardır:
    1) Olumsuzluk ve istisnadır :
    «Çalışkandan başka kimse kazanmaz.»[4]
    «Bü, ancak değerli bir melektir.»[5]
    « Şevki, ancak bir şâirdir.»[6]
    2) (ancak):
    «Hayat, ancak yorgunluktur.[7]
    «Anlayan ancak Alidir.»[8]
    Allah, tek bir ilâhtır.»[9]
    ûfe ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın yalnız bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor.»[10]
    3) «Iâ» veya » «Ja » «bel» veyahut a «lâkin» gibi kasr edatı denilen bağlaçlardan biriyle.
    «Yeryüzü hareket ediyor, sabit değildir.»[11]
    «Yeryüzü sabit değildir, bilâkis hareket ediyor.»[12]
    «Yeryüzü sabit değildir, fakat o hareket ediyor.»[13]
    «Muhammed ayakta değil, bilâkis Zeyd ayaktadır.»[14]
    «nesirciyim, nazımcı değilim.»[15]
    « Ben, muhasip değilim bilâkis katibim.»[16]
    «Yer sabit değil, fakat hareket ediyor.»
    (<Ben> doktorum, mühendis değilim.»
    «Onun, bolca bağışlamasına hayret edilmez. Fakat onun malının, bağış zamanına kadar sağlam kalmasına hayret edilir.[17](Çünkü herhangi bir şeyi biriktirmek ve tasarruf etmek onun âdeti ve huyu değildir.
    «(Gerçek) yetim babası ölen kimse değildir. Bilâkis yetim, ilim ve edeb yetimidir.» (Yâni ilim ve edepten yoksun olan kimsedir.)[18]
    «Hayvansal yağı yeme! Bilakis bitkisel yağı ye!.» [19]
    «Kişi, elbiseleriyle değil, fakat edebiyledir.[20]
    «insanlara değil, yalnız Allah'a şikâyet ederim ki; Ben yeryüzünün kaldığını ve dostların gittiğini görüyorum.»[21]
    4) Cümlede bir kelimenin, normal olarak zikredilmesi gereken yer&shy;den önce zikredilmesi:
    «Ancak sana kulluk ederiz. Ve ancak sen-den meded umarız.»[22] gibi,
    «Biz, sadece çalışan adamları överiz. »[23]

    KASRIN KISIMLARI:


    Kasr, hakîkî ve nisbî olmak üzere iki kısma ayrılır:
    1- Hakikî kasr: Kavramlar arasındaki tahsisin başka şeye göre değil, bilâkis hakikat ve gerçeğe uygun olmasıdır. ŞÖyleki; hakîkî daraltma; maksimi, maksûrün aleyh dışına taşımamak üzere bir kavramın diğer kav&shy;rama tahsîsidir. Şehirde Ali'den başka kâtip bulunmadığı zaman;
    « Şehirde, Ali'den başka hiçbir kâtip yoktur,» demek gibi[24]"
    « Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur.»[25]
    «Mısırı, Nil nehrinden başka ne&shy;hirler sulamaz. Veya Mısırı, ancak nil nehri sular.» Yâni Mısır toprağını sulamak, Nil nehrini aşarak dünyadaki diğer nehirlere geçmeyen bir nite&shy;liktir.[26]
    «Rızık veren, yalnız Allah'tır.» Bu misaldeki râzıkhk vasfı da Allah'tan başkasına geçmez. Bu kasırlara hakîkî daraltma denir.[27]
    2- İzafi (nisbî) kasr: Kavramlar arasındaki tahsis, belirli bir şeye göre yapılırsa buna izafî daraltma denir. (Veyahutta daraltma, başka bir şeye izafetle meydana gelir.) Misâl: «Zeyd, yalnız ayaktadır.» Yani Ali, oturma vasfına değil, ayakta olma vasfına sahiptir. Bu daraltma&shy;dan maksat, ayakta bulunma vasfından başka, bütün vasıfların Ali'den kaldırılması demek değildir.[28]
    Sadece Basan cesurdur.» Bu misaldeki daraltma, mevsurun sıfata kasrı (tahsisi) nevilidendir.[29]
    «Ali'den başka cömert yoktur.» Yani, Ali belirli bir şahısa (Mesela Halife) göre daha cömerttir. Çünkü Ali'nin herkesten cömert olduğunu söylemek gerçeğe uygun bir cümle değildir.[30]
    Hakikî ve izafî kasrlarm herbiri; Ya sıfatı mevsufa (niteleyeni, nitele-nene) tahsis etmek suretiyle yapılır. Meselâ: «Ali'den başka hiçbir süvari yoktur.» Veya mevsufu sıfata tahsis etmek suretiyle yapılır.[31]
    «Muhammed, sadece bir elçidir.» Yani o da ölebilir.[32]
    2- Izâfî kasr (daraltma): Muhatabın durumuna göre üç kısma ayrılır.[33]
    a) İfrâd kasrı: Muhatab, bir şeyin aksine inandığına veya muhatab bir varlıkta ayrı ayrı vasıfların toplandığına inamrsa, mütekellim, o varlığın bu sıfatlardan birine inhisar ettiğini bildirmek için bu tarz daraltmaya baş&shy;vurur. Misal: Muhatab, Ahmed'in hem doktor, hem mühendis olduğuna inanırsa mütekellim;
    «Ahmed, sadece doktordur,» derse bu çeşit bir da&shy;raltma yapmış olur.
    Ali ve Hasan'm her ikisinin de cesur olduğuna inanan kimseye; « «Cesur, Ali'dir. Hasan değildir.» demek gibi.
    b) Kalb kasrı: Muhatabın, bir şeyi yanlış anladığını bildirmek için yapıhr. Misâller: Elindeki paranın altın olduğuna inanan bir kimseye; «Bu para, ancak altın taklididir,» dememiz gibi. Ali'nin değil de Halil'in yolcu&shy;luğa çıktığına inanan kimsenin bu görüşünün doğru olmadığını belirtmek üzere şöyle denilir: «Aliden başka kimse yolculuğa çıkmadı. »[34]
    c) Belirtmeli (tâyin) kasrı: Muhatab, bir kanaata varma hususunda kar&shy;arsız olduğu durumda bu türlü daraltmaya baş vurulur. Yarışmayı kazanan kimsenin Zeyd ve 'Amr'dan hangisi olduğunda tereddüt eden kimseye; " «Yarışmayı, 'Amr kazanmadı, bilâkis Zeyd kazandı,» diye cevap vermen gibi.[35]
    Kasırdaki sıfattan maksat, nahivdeki sıfat değildir. Ancak herhangi bir şeyi niteleyen bir kelime olabilir. Yâni faili niteleyin fiil, mef ûlu niteleyen fiil, zil'hâh niteleyen hal ve içinde yapıldığı zaman veya mekan zarflan ile nitelenen fiil olabilir. Ayrıca mübtedâyı niteleyen haber de olabilir.[36]
    3- Kasr, aşağıdaki kelimeler arasında yapılır.
    a) Mübtedâ ve haber arasında.
    « Muhammed, ancak bir elçidir.»[37]
    b) Fiil ve faili arasında yapılır.
    «Yalnız Muhammed başarılı olur.» «Yalnız Ali geldi.»[38]
    c) Fail ile meful arasında yapılır.
    « Zeydi, yalnız Amr dövdü.
    Muhammed, yalnız bahçeyi gördü,[39]
    ç) İki meful arasında yapılır.
    «Muhammede yalnız bir kitap verdim.»[40]
    d) Hâl ve zi'I-hâl arasında yapılır.
    Ali ancak binerek geldi.»[41]
    e) Fiil ile'mef ul-ü mutlakı arasında yapılır.
    Ben yalnız bir darbe vurdum.[42]
    Biz, onun yalnız bir zandan ibaret olduğunu sanırız.[43]
    f) Fiil ile mef ul-ü ma'ahu arasında yapılır.
    «Ben, ancak duvara paralel olarak yürü&shy;düm.»[44]
    4- Kasrla ilgili bazı âyetler:
    «Onlara: yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler. Şunu bilin ki onlar, bozguncuların ta kendileridir, fakat anlamazlar. »[45]
    «Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı ... haram kıldı.»[46]
    «Mesih, Meryem oğlu Isadır, O ancak Allah'ın elçisidir.» Burada, mevsuf "İsâ", sıfata "pey&shy;gamberliğe" tahsis edilmiştir.[47]
    «Sana ancak tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.»[48]
    «Kulları içinde ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar.» Bu misalde, sıfat "korkmak", mevsufa
    "âlimlere" tahsîs edilmiştir. Aynı zamanda fiil, faili ile tahsîs edilmişitir. Maksûr : ibaresi; maksûrün aleyh: kelimesidir.[49] «Doğrusu, ancak akıl sahipleri bunları doğru düşünür.» Buradaki tezekkür (hakkıyla düşünme) sıfatı, gerçekten akıl sahiplerini geçmez ve onlar dışında kalan insanlara ulaşmaz[50] ancak ondan korkanları uyarır-stn.»[51]
    « Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur.»[52] «Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir....» Bu misalde, mübtedâ haber ile tahsîs edilmiştir. Maksûr: maksûrün 'aleyh:[53]
    «Hiç kimse yok ki; Ölümü Allah'ın iznine bağlı olmasın.»[54]
    «Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim. ... Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.»[55]
    «Başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na dönece&shy;ğim.»[56]
    «Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, defler.» [57]
    «inkâr edenler müstesna, fıiç kimse Allah'ın ayetleri hakkında tartışmaz.» [58]
    «Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir:»[59]
    «Bitin ki dünya hayatı aldatıcı zevk&shy;ten başka bir şey değildir.» Bu misalde; maksûr: kelimesidir. Maksûrün 'aleyh ise: ibaresidir. Bu misâlde, mübtedâ ile ha&shy;ber tahsîs edilmiştir.[60]
    «Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez. »[61]
    «Israiloğulları: sayılı bir&shy;kaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler.»[62]
    D€ ki; Allah'ın bizim için yazdı&shy;ğından başkası bize asla erişmez.»[63]
    5m ancak değerli bir melektir.»[64]
    bir insandan başkası değiliz.[65]
    jeym hazineleri yalnız bizim yanımızdadır.»[66]
    «Onlar, ancak hayvanlar gibidir&shy;ler, hattâ onlar daha şaşkın haldedirler»[67]
    ...ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır. »[68]
    .«Işte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet (millet) kıldık. »[69]
    «işte doğru olanlar bunlardır.» Bu misalde mübtedâ ve haber arasında zamirü'1-fasl bulunur.[70]
    «Asıl soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç besle&shy;yendir.»[71]
    «Andolsun, ölseniz de Öldü-rülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.»[72]
    «Biz sadece Allah'a dayanırız.»[73]
    «Mülk O'nundur, hamd O'nadir. Her şeye gücü yeten O'dur.[74]

    [1] Mu'cemü'l-mekâyis fı'l-luğa, s.891-892 ; el-Kâmus, s. 595; Lisânü'l-'arab, 5/97-99; Miftâhu'l-'ulûm, s. 288; et-Ta'rîfât, s. 220; el-Mutavvel, s. 204; Muhtasar u'l-me ânı, s. 172; el-Külîiyyât, s. 716-717; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1184; İlmü'l-Me'ânî, s. 146; Cevâhiru'i-belâğa, s. 179; Vlûmü'l-belâğa, s. 135 ; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/ 523; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 373; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 97.

    [2] et-Ta'rîfât, s. 220; Mu'terakû'l-akrân, 1/136; el-îtkân, 2/796; Miftâhu'l-'ulûm, s. 288; el-Mutavvel, s. 204, 210-211; Muhtasaru'l-me'ânU s. 172; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/ 1184; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 2\7-Jlmü'l-M e'ânî, s. 146; Cevâhiru'i-belâğa, s. \1%'Vlûmü'l-belâğa, s. 135; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/523; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-ı M e'ânî, s. 188; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabİyye, s. 288; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 373; Mucemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 559; Mu'cemü'l-belâğatı'l-'arabiyye, s. 554; Edebiyat Lügati, s. 87; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 97.

    [3] Delâilü'l-i'câz, s. 328-358; et-Ta'rîfât, s. 220; Mu'terakü'l-akrân, 1/136; el-hkân,!} 796; Miftâhu'l-'ulûm, s. 288; el-Mutavvel, s. 205; Muhtasam'l-me'ânî, s. 172; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1184; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 217-218; İlmü'l-Me'ânî, s. 146; Cevâhiru'i-belâğa, s. 179; 'Vlûmü'l-belâğa, s. 135; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/523; <?/-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 374-375; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-iMe'ânî, s. 188-189; Mu'cemul-mustalahâti'l-'arahiyye, s. 288; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 468,559; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 554-555; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s, 100-101.

    [4] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 216.

    [5] Yusuf suresi. 12/31.

    [6] Vlûmü'l-belâğa, s. 142.

    [7] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 216.

    [8] el-Belâğa, s. 23.

    [9] Nisa suresi, 4/171.

    [10] Fussilet suresi, 41/6.

    [11] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 216.

    [12] /!.£.£., aynı yer.

    [13] A.g.e., aynı yer.

    [14] Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 470.

    [15] el-Belâga, s. 24.

    [16] A.g.e., aynı yer.

    [17] el-Belâgatü'1-vâzıha, s. 223.

    [18] Cevâhiru'l-helâğa, s. 189.

    [19] el-Beiâğatü'l-'arabiyye, 1/536.

    [20] Delilü'l-Belâğati'l-vâzıha, s. 119.

    [21] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 220.

    [22] Fatiha suresi, 1/ 5; ayrıca ble, el-Külliyyât, s. 717; el-Belâğatü'l-'arahiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 385.

    [23] el-Belâğatü'I-vâzıha, s. 220.

    [24] Miftâhu'I-'ulâm,s.28&; eî-îzâh, İ/214; Muhtasaru'I-me'ânî, s. 173-175; el-Küîüyyât, s. 717; Keşsâfü ıstüâhâîi'l-fünûn, 2/1184; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 219; İlmü'l-Me'ânî, s. 152; Cevâhiru'l-belâğa, s. 183; 'Ulûmü'l-heîâğa, s. 141; el-Belâğaîü'l-'arabiyye, 1/ 523-524; el-Belâğatü'î-'arahiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 376; Mecâmi'u'l-edeb, I im-i Me'ânî, s. 190-191; Mu'cemÜ'l-mustalahâti'l~belâğiyye, s. 468-469; Mu'cemü'l-betâ-ğati'l-'arahiyye, s. 179, 362-363; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 100-101.

    [25] Muhammed suresi, 47/19; aynca bk., el-İtkân, 2/796; el-Belâğatü'î-'arabiyye, 1/525.

    [26] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 218.

    [27] Age., aynı yer.

    [28] Miftâhu'l-'ulûm, s. 288; el-Mutavvel, s. 211; Muhtasaru'I-me'ânî, s. 173-175; el-Külliyyât, s. 717; Keşsâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1184; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 219; İlmü'l-Me'ânî, s. 152; Cevâhiru'l-belâğa, s. 183; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 141; £^-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/523-524; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 376; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-iMe'ânî, s. \90-\9\; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 468-469; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 179, 362-363; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 100-101.

    [29] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 218.

    [30] Age., aynı yer.

    [31] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/524-525.

    [32] Al-i 'İmrân suresi, 3/144; aynca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/136; el-İtkân, 2/796; Miftâhu'l-'ülûm, s. 289; Safvetü't-tefâsîr, 1/234; et-Tefsîrü'l-miinîr, 4/105; el-Belâğa-tÜ'l-'arabiyye, 1/524,

    [33] el-Külliyyât, s. 717; Cevâhiru'l-belâğa, s. 186.

    [34] Cevâhiru'l-belâğa, s. 186.

    [35] Muhtasaru'l-me'ânî, s. 176-177; Cevâhiru'l-helâğa, s. 186;'Ulûmü'!-belâğa, s. 142-143; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyyc, s. 469-470; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 101.

    [36] Mu'cemü'l-mustalahâii'i-belâğiyye, s. 469; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/525.

    [37] Ali İmran suresi, 3/144; aynca bk., Muhtasaru'l-me'ânî, s. 191; el-Belâğatul-'arabiyye, Îîmü'l-Me'ânî, s. 378; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 143; Mu'cemü'l-mustalahâü'l-belâğiyye, s. 468

    [38] Muhtasaru'l-me'ânî, s. \9\;'Ulûmü'l-belâğa, s. 143; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye- s. 468.

    [39] Delâilü'l-i'câz, s. 340; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 191; Mu'cemü"l-mustalahâti'l-belâğiyye> s. 468.

    [40] Muhtasaru'l-me'ânî, s. \9\','Ulümü'l-belâğa, s. 143; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye*s. 468.

    [41] Uh'imü'l-helâğa, s. 143; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 468.

    [42] Mıı'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 468.

    [43] Câsiyye suresi, /32; ayrıca bk., Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 468.

    [44] Mu'cemül-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 468.

    [45] Bakara suresi, 2J\\A2\ aynca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 358; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 190; Cevâhiru'l-helâğa, s. 184; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 140.

    [46] el-Bakara suresi, 2/173; aynca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 328; Mu'ierakül-akrân, 1/138- 2/798.

    [47] Nisa 4/171; aynca bk., Safvctü't-tefâsîr, 1/ 323; et-Tcfsîni'l-mimîr, 6/43.

    [48] Rad suresi, 13/40; aynca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 345.

    [49] Fâtır suresi, 35/28; ayrıca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 338-339; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 386.

    [50] Zümer suresi, 39/9; ayrıca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 354; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 469.

    [51] en-Nâzi'ât suresi, 79/45; ayrıca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 330, 354; el-Belâğatul-'arabiyye, llmü'l-Me'ânı, s. 386.

    [52] .4/-/ 7mr4ff jwrwi, 3/ 62; ayrıca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 328; el-İtlcân, 2/ 797; W-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 384, 398.

    [53] Âl-i İmrân suresi, 3/144; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/234; Mu'terakü'l-akrân, 1/136; el-İîkân, 2/798; et-Tefsîrü'l-münîr, 4/105; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 188.

    [54] Ali imrân suresi, 3/145.

    [55] Mâide suresi, 5/117; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, I /137; el-İtkân, 2/797; Miftâhu'l-'u/ûm, s. 290; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/543; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 391.

    [56] Hudsuresi, 11/88; ayrıca bk., İlmü'l-Me'ânî, s. 153.

    [57] ez-Zümer suresi, 39/3.

    [58] Ali İmran suresi, 40/4; ayrıca bk., Sqfvetü-t-tefâstr, 4/113; Ü-Tefstrü'l-münîr, 24/72.

    [59] Ahkaf suresi, 46/17; ayrıca bk., Safnm't-tefâsîr, 3/ 202; et-Te/strü'l-müntr, 26/40

    [60] Ali İmran Suresi, 3/185.

    [61] Nur Suresi, 24/3; ayncabk, M«'tera*«7-a*rd«, 1/146; eUıkân, 2/806.

    [62] el-Bakara suresi, V İO; «ynaibk^Mu'terakü'l-akrân, 1/145; rf-ÂM/ı 2/805-üetagatül-'arabiyye, 1/538.

    [63] Tievbe Suresi, 9/51.

    [64] Yusıtf suresi, 12/31.

    [65] İbrahim suresi, 14/11; ayrıca bk., Muhtasaru'l-me'âm s 189.

    [66] el-Hıcr suresi, 15/21.

    [67] Furkân suresi, 25/44.

    [68] el-Bakarasuresi,2/5; ayncabk., Mu'terakü'l-akrân, 1/140; el-İtkân, 2/S00

    [69] Bakara suresi, 2/ 143; ayrıca bk., el-İtkân, 2/803; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/538.

    [70] //a^r suresi, 59/ 8.

    [71] Kevser suresi, 108/3.

    [72] y4/-/ 'İmrân suresi, 3/ 158; aynca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/538.

    [73] A'râf suresi, 7/89; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 1/460; et-Tefsîrü'i-münîr, 9/6.

    [74] Teğabün suresi, 64/1.
     
  7. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    7- VASIL (BAĞLAMA) ve FASIL (AYIRMA)


    l- Vasıl: Lugatta; " ulaşmak, ulaştırmak ve bağlamak" mânasına gelir.[1] Istılahta ise; "Sözü oluşturan cümleleri, vâv" harfi ile birbirine atfetmektir (bağlamaktır).[2]
    2- Fasıl: Lugatta; "kesmek, iki şeyi birbirinden ayırmak ve uzaklaştırmak" mânasına gelir.[3] Istılahta ise; Bir cümleyi, diğer bir cümleye atfetmeyip onları ayrı ayn zikretmektir. (Yâni arada bağlaç veya bağ-fıil bulunmaksızın kelime ve cümlelerin bir araya getirilmelerine fasıl denilir.)[4]
    Biz, burada sadece «vav» bağlacı ile yapılan atıftan bahsedeceğiz. Çünkü «vâv» dışındaki edatlarla yapılan atıfta herhangi bir karışıklık mey&shy;dana gelmez. Vasıl ve fasıl'n herbirisinin yapıldığı özel durumlar vardır.

    A-Fasl Yapılan Yerler:


    Beş yerde fasl yapmak gerekir:
    a) Birincisi: İki cümle arasında tam bir birlik (birleştirici bir yön) bu&shy;lunduğu zaman fasl yapılır. Bu durum, şu şekillerde olur:
    - İkinci cümle, birinci cümlenin mânasını te'kîd eder (pekiştirir). .
    - İkinci cümle, birinci cümlenin bedeli olur-
    - İkinci cümle, birinci cümlenin mânâsını açıklar. Ve bu durumlarda; iki cümle arasında "tam bir bağlantı" vardır denilir.[5]
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî (Öİ.354/965), bir şiirinde şöyle der:
    «Kainat (zaman), ancak benim kasidelerimi rivayet edenlerden ibarettir (oluşur). Ben, bir şiir söylediğim zaman, kainat o şiiri yüksek sesle inşâd etmiş olur.» Bu şiirde, ikinci mısra birinci mısraı pekiştirmek için söylenmiştir. ÇünJcü her iki cümlenin mânası aynıdır.[6] .«Elif. Lam. Mim-. Bu kendisinde hiç şüphe ol-mayan ... bir kitaptır.» Bu ayette; «onda asla şüphe yoktur.» cümlesi" O kitap" ibaresinin te'kididir.[7] Ebu'l-'Alâ eî-Ma'ârrî(öl.449/1057), bir şiirinde şöyle der:
    «ister bedevi, ister medeni olsun insanlar; -her ne kadar hissetmeseler dahi- onların bir kısmı diğer bir kısmına hizmetçidirler.» Bu şiirde, ikinci mısra, birinci mısraı açıklamak ve izah etmek için söylenmiştir.[8]
    Yüce Allah şöyle buyurmuş:
    «Her işi, düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bil&shy;giyle inanırsınız.» Bu ayette, ikinci cümle, birinci cümlenin bir kısmıdır. Çünkü âyetleri açıklamak, işi düzenlemenin bir kısmıdır. İkinci cümle, bi&shy;rinci cümlenin bedelü'l-bazıdır.[9]
    Not:Yukarıdaki misallerde dikkatle inceleme yapıldığı zaman, bu cüm&shy;leler arasında tam bir benzerlik ve birlik olduğu anlaşılır.
    b) İkincisi: Haber (Bildirme) ve inşâ (dilek) gibi ayrı kip olmaları bakımından iki cümle arasında tam bir kopukluk bulunduğu yerlerde. Veya her iki cümle arasında mânâ bakımından hiçbir ilişki bulunmuyorsa. Bu gibi yerlerde, iki cümle arasında tam bir kopukluk ve fark vardır, denilir.[10]
    Ebu'l-'Atâhiyye (öl. 211/826), bir şiirinde şöyle der:
    «Ey dünya (mal) sahibi! Onu seven kimse! Sen, yorgunluğu bitmeyen kim&shy;sesin.» Bu beyitte, birinci cümle ile ikinci cümle birbirinden tamamen ayn mânaları ifâde ediyorlar. Aralarında herhangi bir bağlantı yoktur. Çünkü birinci cümle "inşâ"— dilek, ikinci cümle "haber" cümlesidir.[11] el-Ma'arrî, bir şiirinde şöyle der:
    «Sana ait olan bir aletle, bir ihtiyacını (gidermeyi) isteme. Şanssız edibin kalemi, iğ (kirmen)dir.» Yâni değeri yoktur. Bu beyitte, birinci cümle ile ikinci cümle birbirinden tamamen ayrı mânaları ifâde ediyorlar. Aralarında herhangi bir bağlantı yoktur. Çünkü birinci cümle "inşâ"= dilek, ikinci cümle "haber" cümlesidir[12] Başka bir şair şöyle der:
    ancak iki küçük organıyla (dili ve kalbi) ile değerlendirilir. Herkes yaptığıyla cezalandırılır.» Bu beyitte, ikinci cümle mâna açısından birinci cümleden tamamen ayrıdır.[13]
    c) Üçüncüsü: İkinci cümle, birinci cümleden anlaşılan (veya ortaya çıkan) bir sorunun cevabı olduğu zaman fasıl yapılır.
    Bu gibi yerlerde; iki cümle arasında; tam bir bağlantıya benzeyen bir ilişki vardır, denilir.[14]
    «O, bana nasılsın? dedi. Ben dedim ki; hastayım, devamlı uykusuzum ve uzun süren üzüntü(m var).»[15] Bu beyitte, "sürekli uykusuzum" ibaresi, sanki "ben hastayım, dedim" cümlesinden anlaşılan bir sorunun cevabı gibidir. Yâni sanki muhatap, "sen niçin hastasın?" diye bir soru sormuş ve o da "sevgilisinden uzak olduğu için, hasta ve uykusuz olduğunu söylemiştir. Ebû Temmâm (öl. 231/845), bir şiirinde şöyle der:
    «Şüphesiz kî; perde seninle ilgili ümitlerimi kesmez. Çünkü gök, (bulutlar altında) gizlendiğinde ondan (yağmur) ümit edilir.»[16] Bu beyitte, iki cümle arasında, mâna açısından, bağlantıya benzer bir husus vardır. Çünkü ikinci cümle, birinci cümleden anlaşılan (perde nasıl iyilik yapmasına en&shy;gel olmaz) şeklindeki bir sorunun cevabıdır.
    «Kınayanlar, benim sıkıntı içinde olduğumu iddia ettiler. Doğru söyle&shy;mişler. Fakat sıkıntım, (henüz) açığa vurulmamıştır.» Bu beyitte, "doğru söylediler" cümlesi, sanki birinci cümleden anlaşılan; "onlar doğru mu söylüyorlar?" gibi bir sorunun cevabı mahiyetindedir. Öyle ise bu beyitte iki cümle arasında, mâna açısından, bağlantıya benzer bir husus var&shy;dır.[17]
    d) Dördüncüsü: Bir cümlenin önünde iki cümle bulunur. Bu cümleyi, aralanndaki sıkı münâsebetten (bağlantı ve ilişkiden) dolayı bu iki cüm&shy;leden birine bağlamak uygundur. Fakat diğerine bağlamakla mânâsı bozu&shy;lur. Bu hatâyı, ortadan kaldırmak için, atıf (bağlama) terkedilir. Ve bu kısımda iki cümle arasında; tam bir kesintiye benzer bir bağlantı vardır denilir.[18]
    «Selmâ, 'benim kendisinin yerine bir başkasını istediğimi zannediyor. Ben de onu (bu zannından dolayı) delâlet (vadisinde) şaşkın şaşkın dolaştığını sanıyorum.» Bu beyitte ...sanıyorum" cümlesinin zanne-diyor" cümlesine atfedilmesi uygundur. Ancak bu atıf, bu cümlenin istediğimi" cümlesinin üzerine de atıf edilebileceğini zannetme&shy;mek için, atıf yapılmamıştır. Çünkü (cümlesine atıf yapıldığı tak&shy;dirde bunun Selmâ'nm zannettiği şeylerden olduğu anlaşılır. Ve şâirin kas-dettiği mâna dışında şöyle değişik bir mâna ortaya çıkar: «Selmâ, benim kendisinin yerine bir başkasını istediğimi ve onu delâlet (vadisinde) şaşkın şaşkın dolaştığını sandığımı, zannediyor.»[19]
    e) Beşincisi: Aralarında bir engel bulunduğu için, iki cümlenin hükmünde ortaklık kasdedilmediği vakit fasıl yapılır. Bu durumda iki cümle, haber veya inşâî cümle olur. Aralarında bir bağlantı bulunur. Fakat ikinci cümleyi, birinci cümleye atfetmeye bir engel vardır. Yâni iki cümlenin, bir hükümde ortak olduklarını kasdetmemektir. Bu gibi yerlerde, iki cümle arasında; = tam bağlantı ve tam kesinti arasında bulunan orta bir hal vardır, denilir.[20]
    «Halbuki (kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında, "Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (mü'minlerle) sadece alay ediyoruz" derler. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder..,.» Bu ay&shy;ette, -onlarla alay ediyor" cümlesini, beraberiz" cümlesi üzerine atfetmek uygun değildir. Çünkü böyle bir atıf, bu cümlenin münafıkların sözünden olmasını gerektiriyor. Halbuki bu cümle, Yüce Allah'ın sözüdür, ve münafıklar için bir beddua mahiyetinde&shy;dir. Ayrıca bu cümleyi, dediler" cümlesi üzerine atfetmek de uy&shy;gun değildir. Çünkü böyle yapılırsa bu ibarenin; onların şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarındaki durumlarıyla ilgili olduğu anlaşılır. Halbuki Yüce Allah'ın münafıklarla alay etmesi, bir zamana veya bir duruma bağlı değil&shy;dir.[21]

    B- VASLIN YAPILDIĞI YERLER:


    İki cümle arasındaki "vasl"= bağlantı üç yerde gereklidir.
    a) Birincisi: İ'râb açısından iki cümle arasında ortaklık kasdedildiği za&shy;man.
    b) İkincisi: îki cümle haber (bildirme) veya inşâ (dilek) mânasını taşı&shy;makta birleştiklerinde veya her iki cümle arasında birleştirici bir yön bu&shy;lunduğunda ve cümleleri birbirinden ayırmayı gerektiren herhangi bir se&shy;bep bulunmadığı takdirde vasi yapmak gerekir.
    c) Üçüncüsü: İki cümle, haber (bildirme) veya inşâ (dilek) açısından değişik cümleler olduklarında. Atıf yapılmadığı takdirde, maksada aykırı bir mânayı anlama şüphesi ortaya çıktığında (atıf yapılır).[22]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    Ebu'l-'Alâ el-Me'arrî (61.449/1057), bir şiirinde şöyle der:
    Yaşama sevgisi, her hürrü köle yapmıştır, insana acı ağaçtan (kavasya ağacı) yemeği öğretmiştir.» Yâni insan eziyete katlanmaya mecbur olur. İBu şiirde, cümlesi, mübtedâmn haberidir. Şâir ikinci cümleyi de j bu hükme ortak kılmak için atıf edatını kullanmıştır.[23]
    el-Ebîverdî (öl. 558/1154), bir şiirinde zamana hitap ederek şöyle der:
    «Köle, senin cömertçe verdiğin nimetten kanmıştır. Hür kimsenin ise su-huzluhan bağırsakları yanmaktadır.» Bu beyitte, iki cümle ayrı mânaları Jifâde ettikleri için atıf edatı ile birbirine bağlanmışlar.[24]
    Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî föl.354/965), bir şiirinde şöyle der:
    «Bende, sırrın öyle bir yeri vadır ki; ne bir içki arkadaşım "(h'em-kadehinı) onu elde eder; ne de içki ona ulaşabilir.» Bu beyitteki; birinci cümle,ona ulaşamaz" kendisinden önce geçen nekire bir kelime nin sıfatıdır. İkinci cümlenin bu cümleye aynı hükümde ortak kılınması istendiği için atıf edatı kullanılmıştır.[25] Bu şekilde olan her cümleyi atıf edatı ile birbirine bağlamak gerekir. Ebu't-Tayyib el-Mütenebbî, bir şiirinde şöyle der:
    «O, sık ve yoğun dalgalar için paçasını sıvazlar. Fakat dalga sahilde onu kaplar.» Bu atasözü; Hırsları, büyük işleri elde etmeyi isteyen ve fakat basit işleri yapmaktan aciz olan kimse için söylenir[26] Bu beyitteki iki cümle, haber cümlesi oldukları gibi, mâna açısından da birbirine uygun düşerler. Ve burada cümleleri birbirinden ayırmayı gerektiren bir husus ol&shy;madığı için, cümleler atıf edatı ile birbirine bağlanmıştır. Bişâr b. Bürd (Öİ.167/783), bir şiirinde şöyle der:
    «Aklı ve olgunluğuyla sana yaklaşan kimseye sen de yaklaş. Sırları gizle-yemeyen kimsenin yanında istişarede bulunma!» Bu beyitteki iki cümle, dilek cümlesi oldukları gibi, mâna açısından da birbirine uygun düşerler. Ve burada cümleleri birbirinden ayırmayı gerektiren bir husus olmadığı için, cümleler atıf edatı ile birbirine bağlanmıştır.[27]
    Bir ihtiyacını gidermede sana yardım etmek isteyen kimseye şöyle de&shy;nir: «Hayır,» Ve Allah seni mübarek kılsın » Bu ibarede bulunan cümlelerden birisi haber cümlesi, diğeri ise dilek cümle&shy;sidir. Şayet bu iki cümle arasındaki atıf edatı kaldırılırsa ve: şeklinde ifâde edilirse, ibare beddua mânasına gelir. Bu nedenle bu&shy;rada "fasil"dan vazgeçip "vasıl yapmak gerekir.[28]
    Kardeşin hastalığından kurtuldu mu? diyen kimseye cevap olarak:
    «Hayır! Ve Allah ona lütuf ta bulunsun» söylemen gibi.'Bu ibarede bulunan cümlelerden birisi haber cümlesi, diğeri ise dilek cümlesidir. Şayet bu iki cümle arasındaki atıf edatı kaldırılırsa ve :
    şeklinde ifâde edilirse, ibare beddua manasına gelir. Bu nedenle burada, vasıl yapmak gerekir.[29]
    Hz. Ebu Bekir (r.a.), bir seyyar satıcıya uğradığmda; ona elindeki elbi&shy;seyi satar mısın? demiş. O, diye cevap verince. Hz. Ebu Bekir ona bu tarzda bir cümle kurmanın yanlış anlam ifâde ettiğini ve onun; «Hayır (satmam)! Allah, seni esirgesin.» şeklinde söylemen gerekir, buyurmuştur.[30]
    Ahnef b. Kays (öl. M.691) şöyle der:
    «Yalancının hiç vefakarlığı olamaz. Hased eden kimsenin hiç huzur ve rahatı yoktur[31] Bu iki cümle, haber cümlesi olduğu için"vâv" atıf edatı ile birbirine bağlanarak "vasıl" yapılmıştır.
    a) Fasıl ile ilgili bazı âyetler:
    «Şüphesiz' inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar.» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı vardır. Çünkü ikinci cümle, birinci cümleyi te'kid ediyor.[32]
    «Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan
    Fir'avun'un adamlarından sizi kurtardık. Onlar, erkek çocuklarınızı boğaz&shy;lıyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı.». Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı vardır. Çünkü ikinci cümle, birinci cümlenin "atfü'I-beyânı"dır.[33]
    «(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, çok esirgeyendir.» Bu ayette, cümlesi, birinci cümlenin mânasının irgeyendir.» Bu ayette, cümlesi, birinci cümlenin mânasından anlaşılan bir soru&shy;nun cevabı olup söze kaldığı yerden devam etme mânasını ifâde eder. Böylece iki cümle arasında tam bir bağlantı vardır.[34]
    «Hâşâ! Bu bir beşer değil... Bu an&shy;cak değerli bir melektir.» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı vardır. Çünkü ikinci cümle, birinci cümleyi manevî te'kit ile te'kid ediyor.[35]
    «Şeytan Adem'e vesvese vererek: Ey Adem! sana ebedilik ağacını ve yok olmayan bir mülkü göstereyim mi? dedi.» Bu ayette, ikinci cümle, birinci cümlenin mânasını açıkladığı için '"atfü'I-beyân"dır.[36]
    «Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler. De&shy;diler ki: Saki biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutllaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı vardır. Çünkü ikinci cümle, birin&shy;ci cümlenin "bedelü'I-mutâbıkı"dır.[37]
    «Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar ve pınarlar ih&shy;san eden Allah'a karşı gelmekten sakınınız.» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı var. Çünkü ikinci cümle, cül birinci cümlenin "bedelü'I-ba'zı'dır.[38]
    «.. .Dedi ki: Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz. Sizden herhangi bir ücret is&shy;temeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidâyete ermiş kimselerdir.» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı var. Çünkü ikinci cümle, birinci cümlenin nbedelü'l-iştimâli"drr. Bu ayetten maksat, onlara önemli bir husus hakkında uyanda bulunmaktır. O da bu elçilerin samîmi olduklarım ve hizmetleri ile herhangi bir dünyevî menfaat peşinde olmadıklarını belirtmektir.[39]
    «Andolsun ki; elçilerimiz (melekler) ibrahim'e müjde getirdiler ve «Selâm (sana)» dediler. O da, «(size de) selâm» dedi.» Bu ayette, cümlesi, önceki cümleden anlaşılan sorunun cevabı mahiyetindedir. Sanki biri şöyle sormuş: Melekler İbrahimin yanma gelip ona selam verdikten sonra İbrahim ne dedi? Bunun üzerine; O'da "size de selâm" dedi, diye bu soruya cevap verildi.[40]
    «Bunun üzerine onlardan içine bir rör £o/-£w düştü."Korkma!" dediler....» Bu ayette, cüm&shy;lesi, Önceki cümleden ayrılmış, çünkü aralarında tam bir bağlantı gibi bir ilişki var. Nitekim ikinci cümle, birinci cümleden anlaşılan bir sorunun cevabıdır. Sanki biri şöyle sormuş: "Onun içine korku girmiş iken onu götürdüklerinde kendisine ne dediler? Bunun üzerine; "onlar, "korkma!" dediler, diye cevap verilmiştir.[41]
    O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyo-Ummakta olan bir vahiydir.» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağ-lanti vardır. Çünkü ikinci cümle, birinci cümleyi açıklıyor. Bundan dolayı yüce Allah, cümleleri bağlaçsız zikretmiştir.[42]
    «Kâfirlere mühlet ver, onları biraz halle-rine bırak.» Bu ayette, iki cümle arasında tam bir bağlantı vardır. Çünkü ikinci cümle, birinci cümlenin te'kididir.[43]
    b) Vasıl ile ilgili bazı âyetler:
    «Allah rızkı,(dilediğinden) kısar ve (dilediğine) bol rızık verir. Sadece O'na döndürüleceksiniz.» . Bu ayette-ki cümlesi haber olduğu için, irabda yeri vardır. Buradacümlesi de irab açısından ilk cümleye ortak kılınması kasdedildiği için onun üzerine atfedilmiştir. Böyle yerlerde cümleler arasında ilişki bulun&shy;ması gerekir. Bu misaldeki iki cümle, hem lafız, hem mânâ açısından "haber" cümlesidir.[44]
    «Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir.» Bu ayette, vasi vardır. Çünkü bu ayetteki; cümlesi haber cümlesidir. cümlesinin başın&shy;daki "vâv", atıf edatı olarak kabul edildiğinde bu cümle de haber cümlesi olur. Böylece bu iki cümle de hem lafız, hem mânâ açısından "haber" cümleleridir. Ve mâna açısından tamamen birbirine uygundur.[45]
    «Ey Adem oğullan! Her mescide gidişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf eden&shy;leri sevmez.» Bu ayette, vasi vardır. Çünkü bu ayetteki cümleler, hem lafız, hem mânâ açısından "dilek" cümleleridir. Ve birbirinden tamamen ayrı konuları ihtiva etmektedirler.[46]
    «Artık (kazan olduklarının cezası olarak) az gülsünler ve çok ağlasınlar.» Bu ay&shy;ette, vasi vardır. Çünkü her iki cümle, birbirinden tamamen ayrı konuları ihtiva etmektedirler.[47]
    «Yerin içine gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni, oraya çıkanı O bilir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.» Bu ay&shy;etteki birinci cümledeki ism-i mevsûlü, mefûl olduğu için, irabda yeri vardır. Burada diğer ism-i mevsullerin de irab açısından ilk ism-i mevsûle ortak kılınmaları kasdedildiği için onun üzerine atfedilmişler. Böyle yer&shy;lerde cümleler arasında ilişki bulunması gerekir. Bu misaldeki sıla cümleleri, hem lafız, hem mânâ açısından "haber" cümlesidir.[48]
    Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor, işte siz de (kabirleriniz&shy;den) böyle çıkarılacaksınız.» Bu ayette, vasi vardır. Çünkü her iki cümle, hem lafız, hem mânâ açısından "haber" cümlesidir. Ve birbirinden tama&shy;men ayrı konuları ihtiva etmektedirler.[49]
    «iyiler, muhakkak Cen&shy;net içinde olurlar, kötüler de Cehennem içinde olurlar.» Bu ayette, vasi vardır. Çünkü her iki cümle, birbirinden tamamen ayrı konuları ihtiva et&shy;mektedirler.[50]
    «Zira Allah, onların kalblerinİ ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (ahrette) büviJk hir itmiştir ve onlar iç âhirette) büyük bir azap vardır.»[51] Bu ayetteki birinci ibare; mefûlü bih ğayr-i sarîh olduğu için, i'rabda yeri vardır. Burada diğer ibarelerin de irah ibarelerin de irab açısından ilk ibareye ortak kılınmaları kasdedildiği onun üzerine Böyle yerlerde ibareler arasında ilişki bulun
    Yavrucuğum! namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye'çalış, başına gelenlere sabret. Şüphesiz ki; bun&shy;lar, azmedilmeye değer işlerdir.»[52] Bu ayette, vasi vardır. Çünkü burada&shy;ki cümleler, hem lafız, hem mânâ açısından "inşâ" cümleleridir. Ve birbi&shy;riyle tamamen bağlantılı konulan ihtiva ettikleri için, burada vasim yapıl&shy;ması uygundur.
    c) Konu ile ilgili bazı Hadisler:
    «Her nerede olursan ol, Allah'tan kork. Günahın ardından hemen iy&shy;ilik yap ki, o iyilik günahı silsin! İnsanlara güzel ahlakla muamele et!.»[53] Bu hadiste vasıl vardır. Çünkü buradaki cümleler, inşat oldukları için,"vâv" ile birbirine atıf edilmişler.
    «Ruhlar, toplu cemaatlardır. Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar.»[54]^ Bu hadiste vasıl vardır. Çünkü buradaki cümleler, haber cümleleri oldukları için, "vâv" ile birbirine atıf edilmişler. .
    <v£y insanlar! size vatı (idareci) olarak ta'yin edildim...Ve ben sizin en hayırlınız değilim.»[55] Bu ibaredeki birinci cümle inşâî cümle, ikincisi haber cümlesi olduğu İçin "fasl" yapılmıştır. İkinci ve üçüncü cümleler, irâbda birleştirilmek istendik&shy;leri için, - ki bunlar, mahallen merfudurlar- aralarına "vâv" atıf edatı, konu&shy;larak "vasıl" yapılmıştır.

    [1] Mu'cemü'l-mekâyis fi'l-luğa, s.1094; el-Kâmus, s.1380; Lisânü'l-'arab, 11/726; Kes-sâfü ıstılâhâîi'l-fünûn, 2/1503; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 549; Edebiyat Lügati, s. 179.

    [2] et-Ta'rtfât, s. 326; Delâilü'l-i'câz, s. 222-248; Mifiâhu'l-'ulûm, s. 249; eî-İzâh, 1/246; Nihâyetü'l-îcâz, s. 321; el-Mutavveî, s. 346-347; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 219-220; KessâfÜ ıstılâhâti'l'fünûn. 2/1138; el-Belâğatü'i-vâzıha, s. 230; İlmü'l'Me'ânî, s. 160, 165; Cevâhiru'l'belâğa, s. 196-197; Viûmü'l-belâğa, s. 149; el-Belâgatü'l-'arabiyye, 1/557; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 193; Mu'cemü'l-mustalahâli'l-'arabiyye, s. 274; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 549; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 513; Edebiyat Lügati, s.179; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 102.

    [3] Lisânü'l-'arab, 11/521; Kessâjü ıstûâhâti'l-fünûn, 2/1138; Mu'cemü'l-mustalahâtVl-belâğiyye, s. 549; Edebiyat Lügati, s.45.

    [4] et-Ta'rîfât, s. 215; Keşsâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/1138; Delâilü'l-i'câz, s. 222-248; Mifiâhu'l-'ulÛm, s. 249; 1/246; Nihâyetü'l-îcâz, s. 322; el-Mutavvel, s. 347-348; Muhtasaru'Ume'ânî, s. 219-221; el-Külliyyât, s. 686; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 230; İlmü'l-Me'ânî, s. 160-161, 165; Cevâhiru'l-helâğa, s. 196; Viûmü'l-belâğa, s.152; <?/-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/557; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 193; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabiyye, s. 274; Mu'cemü'i-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 549-550; Af«'-cemü'l-beiâğati'l-'arabiyye, s. 513,600-601; Edebiyat Lügati, s. 45; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 109; £>M, 12/206.

    [5] Delâilü'l-îcâz, s. 222-248; Miftâhu'l-'ulûm, s. 252-258; e/-/z<ÎA, 1/250; Nihâyetü'l-îcâz, s. 322; el-Mutavvel, s. 190-209; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 222-232; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 230; İlmü'l-Me'ânî, s. 161, 165; Cevâhiru'l-belâğa, s. 206-207; Vlûmü'l-belâğa, s. 154-157; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 302; el-BelâğatÜ'l-'arabiyye, M 583; Mucemü'l-mustalahâti'l'helâğiyye, s. 550; Mu'cemü'l-helâğati'l-'arabiyye, s. 601.

    [6] el-Belâğatul'vâzıha, s, 227; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/584; el-Belâğatul-'ara-biyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 304; İlmü'l-Me'ânî, s. 162; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 550

    [7] Bakara suresi, 2/1-2; ayrıca bk., Miftâhu'l-'ulûm, s. 267; el-İzâh, 1/251; Nihâyetü'l-îcâz, s. 325; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 601.

    [8] el-Belâğatü'l-vâzıha, s< 227; İlmü'l-Me'ânî, s. 162; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s, 304

    [9] Ra'd suresi, 13/2; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 227; Cevâhiru'l-belâğa, s. 219;
    Vlûmü'l-belâğa, s. 164.

    [10] Miftâhul-'ulûm, s. 252-258; e/-/r<3A, 1/249-250; Nihâyetü'l-îcâz, s. 323; eİ-Mutavvel, s. 251-252; Muhta.mru'l-me'ânî, s. 222-232; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 230; <2m", s. 161, 165; Cevâhiru'l-belâğa, s. 206-207; Vlûmü'l-belâğa, s. 154-157; e/-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s.305; el-Belâğatii'l-'arabiyye, 1/583; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 551; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 600.

    [11] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 227; el-BelâğatÜ'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 305.

    [12] el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 228.

    [13] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 227; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/590; el-Belâğatü'l-'arabiyye'. 'İlmü'l-Me'ânî, s. 306; llmü'l-Me'ânî, s. 164; Cevâhiru'l-belâğa, s. 208, 218; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 600.

    [14] Delâilül'îcâz, s. 222-248; Miftâhu'l-'ulûm, s. 252-258; e/-/2ö£, 1/255; el-Mutavvel, s. 258; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 222-232; el-Belâğatül-vâzıha, s. 230; İlmü'l-Me'ânî, s. 161, 165; Cevâhiru'l-belâğa, s. 206-207; Vlûmü'l-belâğa, s. 154-157; el-Belâğatü'l-'arabiyye,' İlmü'l-Me'ânî, s. 306; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/586; Mu'cemü'1-musta-lahâîi'l-belâğiyye, s. 551; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 295.

    [15] el-İzâh, 1/256; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 230; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 195; İlmü'l-Me'ânî, s-166; Cevâhiru'l-belâğa. s. 2l$;-'Ulûmü'l-belâğa, s. 155; el-Belâğatü'l-'arabiyye,'İlmü'l-Me'ânî, s. 306; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/586.

    [16] et'Belâğatü'l'vâzıha, s. 227; İlmü'l-Me'âm, s. 167.

    [17] Delâilü'l-tcâz. s. 236; Miftâhu'l-'ulûm, s. 263; el-îzâh, 1/257; el-Mutavvel, s. 259; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 2312; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 195; İlmü'l-Me'ânî, s. 167; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 318; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/587-588.

    [18] Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 296; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-helâğiyye, s. 514 .

    [19] Deiâiiü'l-îcâz, s. 222-248; Miftâhu'I-'ulûm, s. 252-258; el-İzâh, 1 /257; el-Mutavvel, S-257; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 222-232; el-KavlÜ'l-ceyyid, a. 194; Cevâhiru'l-belâğa, s. 206-207; Vlûmü'l-belâğa^. \54-\51; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s.. 307; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/590; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 552; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 295.

    [20] Miftâhu'l-'ulûm, s. 261; el-İzâh, 1/255; el-Mutavvel, s. 250; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 229; Cevâhi-rul-belâğa, s. 210; 'Ulûmu'l-belâğa, s. 156-157; el-Belâğatü'l-'arabıyye, Ilmü'l-Me'ânî, s. 307, 319; el-Belûğatü'l-'arabiyye, 1/590; Mu'cemü'1-belâğati'l- 'arabiyye, S. 295-296.

    [21] Bakara suresi, 2/14-15; Delâilü'l-îcâz, s. 223-234; Miftâhu'l-'ulûm, s. 262; Muhta- sarul-me'ânî, s. 221; Cevâhiru'l-bdâğa, s. 211; Vlûmü'l-belâğa, s.157; el-Belâğatu'l- 'arabiyye,İlmü'l-Me'ânî, s. 307; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 552.

    [22] Delâilü'l-i'câz, s. 223-227; Miftâhu'l-'ulûm, s. 251; el-îzâh, 1/260-261; Nihâyetü'l-îcâz, s. 330-332; el-Mutavvel, s. 261-262; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 233-235; el-Belâğatü'l-vâzıha, S. 233; İlmü'l-Me'ânî, s. 167,170; Cevâhiru'l-belâğa, s. 199-201; VlûmÜ'l-belâğa, s.149-150; el-Belâğatü'l-'arabiyye,'İlmü'l-Me'ânî, s. 308-309; el-Beîâğatü'l-'arabiyye, 1/557; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 193-198; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 552-553; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 600-601,727,735.

    [23] Belâğatü'l'vâzıha, s. 231-232; el-BeîâğatU'l-'arabiyyeJîmü'l-Me'ânî, s. 308.

    [24] el-Belâgatü't-vâzıha, s. 228.

    [25] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 231-232; İlmü'l-Me'ânî, s. 167; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 308; Mu'cemü'I-mııstalahâîi'l-belâğiyye, s. 553.

    [26] el-Belâğatui-vâzıha, s. 231-232.

    [27] Age., aynı yer.

    [28] Age., aynı yer ; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 309.

    [29] el-Betâğatü'l-vâzıha, s. 231-232; İJmuI-Me'âm, s. 169.

    [30] İlmü'l-Me'ânî, s. 150; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 601.

    [31] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 233.

    [32] Bakara suresi, 2/ 6; ayrıca bk., Dclâilü'l-i'câz, s. 228; Mifiâhu'l-'ulûm, s. 268, 270; Nihâyetü'l-îcâz, s. 325; İlmü'l-Me'ânî, s. 166; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 315; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/564.

    [33] Bakara suresi, 2/49; ayrıca bk., İlmü'l-Me'ânî, s. 162-163; Ulûmü'l-helâğa, s. 154; c/-Belâğatü'l-'arabiyyâ. 'İlmü'l-Me'ânî, s. 294; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/585.

    [34] Yusuf suresi, 12/53; aynca bk., Muhtasaru'l-me'ânî, s. 230; Cevâhiru'l-belâğa, s. 208; 'Ulûmu'l-belâğa, s. 155; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 306; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/586.

    [35] rwj«/ jwr«j, 12/ 31; ayrıca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 229; Miftâhu'l-'ulûm, s. 268; Nihâyetü'l-îcâz, s. 326; el-Belâğatü'l-'arabiyye, J/584.

    [36] 7aM «îi, 20/120; ayrıca bk., Muhtasaru'l-me'ânî, s. 228; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1 / 585; Mu'cemü'l'mmtalahâti'l-belâğiyye, s. 551; Cevâhiru'l-belâğa, s. 207; 'Ulûmu I' belâğa, s. 154; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s. 321; Mu'cemii'l-belâğatiI-'arabiyye, s. 603.

    [37] Mü'minun suresi, 23/81-82; aynca bk., Miftâhu'l-'ulûm, s, 266; el-Belâğatü'l-'arabiy&shy;ye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 321.

    [38] - Şu'arâ suresi, 26/132-134; aynca bk., Miftâhu'l-'ulûm, s. 267; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 227; Cevâhiru'l-belâğa, s. 207; İlmü'l-Me'ânî, s. 162; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 153; el-Beiâğatü't-'arabiyye, 1/584; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 551; el-Belâğatü'l-'arabiyye,' İlmü'l-Me'ânî, s. 304-320; Mu'cemü'l-belâğaü'l-'arabiyye, s. 602.

    [39] Yâsin suresi, 36/20-21; aynca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 241-242; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/585; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyyc, s. 550-551; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 153.

    [40] Hud suresi, U/69; ayrıca bk., Delâilü'l-i'câz, s. 240; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 231; Cevâhiru'l-belâğa, s. 204; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 155; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/587; el-Belâğatü'l-'arabiyye.'İlmü'l-Me'ânî, s. 307, 322; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 551

    [41] Zâriyât suresi, 51/28; ayrıca bk.,el-Belâgatü'l-vâzıha, s. 233-234;'İlmü'l-me'ânî, s.164.

    [42] Necin suresi, 53/3-4; ayrıca bk,, Delâilü'l-i'câz, s. 230; Nihâyetü'l-îcâz, s. 328; 'Ulûmü'l-helâğa, s. 164.

    [43] Târik suresi, 86/17; ayrıca bk., 'Ulûmü't- be/âğa, s. )63.

    [44] Bakara suresi, 2/245; ayrıca bk., el-Be.!âğatul-'arabiyye, 1/ 553.

    [45] Nisâ suresi, 4/142; ayrıca bk., Muhtasaru'l-me'ânu s. 234; el-Be/âğafü'l-'arabiyye, 'Ilmü'l-Me'ânî, s,3I5; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 3/553

    [46] A'râf suresi, 7/31; ayrıca bk., Muhtasaru'l-me'ânî, s. 234; el-Belâğatü'l-'arabivye, 1/ 592.

    [47] Tevbe Suresi, 9/82.

    [48] 5e^ ^ü;-^/, 34/2; ayrıca bk., Miftâhu'l-'ulûm, s. 271; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1 /553.

    [49] Rum suresi, 30/]9; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/553.

    [50] İnfitâr suresi, 82/13; ayrıca bk., el-îzâh, 1/260; el-Mutavvel, s. 262; Miftâhu'l-'ulûm, s. 271; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/591; Cevâhiru'l-belâğa, s. 199; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmÜ'l-Me'ânî, s. 309.

    [51] Bakara suresi, 2/7; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmul-Me'ânî, s. 316.

    [52] Lokman suresi, 31/17; aynca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye. 'İlmü'l-Me'ânî, s. 326.

    [53] Tirmizî, Birr 55; Dârimî, Rikâk 74; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/153, 158, 169, 177, 228; Cevâhirü't-helâğa, s. 202.

    [54] Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159-160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/295, 527, 539; Vlûmü'l-belâğa, s. 165.

    [55] Kenzü'l-'ummâl, 5/ 636 (No: 14118); el-Belâğatü'1-vâzıha, s. 233.
     
  8. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    8— İCAZ, İTNÂB ve MÜSAVAT. 1
    A- MÜSAVAT. 1
    B—ÎCÂZ: 2
    C- İTNÂB.. 5




    8— İCAZ, İTNÂB ve MÜSAVAT


    Bu bölüm; icaz (sözü kısaltma), itnâb (sözü uzatma) ve müsavat (eşitlik) hakkındadır. Akla gelen (zihinde bulunan) bütün mânaları, şu üç şekilde ifâde etmek mümkündür:

    A- MÜSAVAT


    Müsavat (eşitlik): sözlükte, fiilinin masdarı olup eşitlik ve denklik mânasına gelir.[1]" Bir meânî terimi olarak; kasdedilen herhangi bir mânayı, kendisine eşit miktarda kelimelerle ifâde etmeye "müsavat" deni&shy;lir. Yâni ibare ile mânânın hiçbiri birbirinden fazla olmayacak.[2]
    Başka bir ifâde ile; ibarenin, orta seviyedeki halkın günlük hayatta kul&shy;landıkları ölçüde olması gerekir. Halk; orta derecede belagat ilmini bilme derecesine yükselmemiş ve meramını ifâde etmekten aciz bir duruma da düşmemiş olan kimselerdir.[3]
    Konu ile ilgili bazı misaller:
    «önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği, Allah'ın katında bulacaksınız.»[4]
    « Halbuki kötü tuzağın zararı, ancak
    « kurana dokunur.»[5]
    «Ne zaman bir kişide bir ahlak bulunursa, o bu ahlakının insanlara gizli kalacağını zannetse bile, o ahlakı (insanlarca) bilinir.»[6]
    Nâbiğa ez-Zübyânî (Ö1.M.604), bir şiirinde şöyle der:
    « kavuşan (beni yakalayan) gece gibisin. Her ne kadar bulun&shy;duğum yerin, senden uzakta olduğunu zannetsem bile.»[7]
    Tarafa b. el-'Abd (öl.M.563), bir şiirinde şöyle der:
    «Daha Önce bilmediğin şeyleri, günler (zaman) sana öğretir. Kendisine herhangi bir azık vermediğin kimse de sana çeşitli haberleri getirir.»[8]
    a) Müsavatla ilgili bazı âyetler:
    «Ayetlerimiz aleyhinde ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çe&shy;vir.»[9]
    «Dedi ki: Şüphesiz sen benimle beraberliğe s abr e demez sin.»[10]
    «S/z nankörden başkasını cezalandırır mıyız?» Bu ayette, müsavat vardır.[11]
    Kim kafir olursa, küfrü kendi aleyhine olur. İyi işler yapanlara gelince, onlar da kendileri için (cennettteki yerlerini) hazırlamış olurlar.» Bu ay&shy;ette, müsavat vardır.[12]
    «Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.[13]
    «iyiliğin, iyilikten başka karşılığı var mı? [14]
    «Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse A//öft onu, zemininde ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.****[15]
    b) Müsavatla ilgili bazı hadisler:
    « Helâl, apaçıkbelharam da apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli bazı şeyler vardır...»[16]
    «Ameller, ancak niyet-/e; göredir. Herkese, ancak niyet ettiği şey vardır.»[17]
    «Ümme&shy;tim, emâneti ganimet olarak, zekâtı da (para) cezası olarak görmedikçe hayır üzerine kalmaya devam edecektir.[18]
    «Cibril dediki: ihsan nedir? O (Hz. Muhammed) şöyle cevap verdi: (ihsan), Allah'a: Onu görüyormussun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da O seni muhakkak görür. ****[19] Ali b. Ebu Tâlib bir sözünde şöyle der:
    «Kardeşine, iyilik yapmak suretiyle onu azarla, yine ona iyilik yaparak kötülüğünü sav.»[20]
    Not: Edebiyatçılar, belagat âlimleri, zeki insanlar ve diğer bilim adam&shy;ları aşağıda zikredilecek bazı konularda "müsavatı" uygun görmüşler. Bu konuiar, şunlardır:
    - İlmî kitaplardaki metinler.
    - Kanun ve yasa maddelerinin metinleri.
    - Ülkeler arasında yapılan antlaşma metinleri.
    - Kararlar, tüzükler ve yönetmelikler.
    - Dinî hükümlerle ilgili açıklamalar ve seri'âtın istek ve emirleri.
    - Haklar ve vazifelerle ilgili açıklama yapan metinler.
    - Ve bu konulara benzeyen diğer metinler.[21]

    B—ÎCÂZ:


    İcaz (sözü kısaltma): Sözlükte; fiilinin masdan olup, işi çabuk yapmak, sözü kısa kesmek, özetlemek gibi mânalara gelir.[22] bir me'ânî teri&shy;mi olarak; maksadı açık ve net bir şekilde ifâde etmek suretiyle, az kelim&shy;elerle çok mânaları anlatmaya "icaz" denir.
    Veya herhangi bir mefhumu, kendinden az lafızlarla ifâde etmeye icaz de&shy;nilir.[23]
    1- İcazın (sözü kısaltmanın) kısımları:
    İcaz iki kısma ayrılır
    a) İcâz-ı kısar: Bu icaz, hazıf yapılmadan, geniş ve engin mânaları kapsayan az sayıda kelime kullanmak suretiyle yapılır.
    b) Hazıf icazı: (düşürme yoluyla yapılan kısaltma); İcâz'm bu kısmında; hazfedilen şeye delâlet eden bir ipucunun bulunması şartıyla ibarede bulunan kelimelerden bir veya birkaç kelimeyi; bir cümle veya bir&shy;kaç cümleyi hazfetmek suretiyle yapılır.[24]
    îcâzla ilgili bazı misâller:
    Yüce Allah şöyle buyurmuş: «Bilesiniz ki; yarat&shy;mak da emretmek de O'na aittir.»[25]
    Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: «Güçsüz, kafilenin başkanıdır,»[26]
    Çok miktarda malı (davarları) süren bir bedeviye şöyle denildi:
    «Bu mal kime aittir? O: "Allah'a . Elimdedir." (Yâni emânet olarak elimdedir.) dedi.»[27] 'Bu üç misalde "icâzü'l-hsar" vardır.
    «Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacak).»[28] Bu ayette, kelimesi hazfedilmiştir. Yüce Allah, her yerde hazır olduğu için, ona gelme fiilini nisbet etmek caiz değildir.
    «Kâf, Şünll Ve şerefli Kur'âna andolsun ki; kâfirler aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar....»[29] Bu âyette, kasemin cevabı olan baresi hazfedil&shy;miştir. Yâni; Kâf ve Şanlı Kur'ân'a yemin olsun ki siz ölümden sonra diri&shy;leceksiniz.
    Yüce Allah, Hz. Musa' mn, Hz. Şu'ayb'ın iki kızı ile meydana gelen hikâyesinde şöyle buyurmuş:
    üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu ba&shy;na indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım dedi. Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim yerimize (hay&shy;vanları) sulamanın karşılığını Ödemek için seni çağırıyor.»[30] Bu ayette, en az üç cümle hazfedilmiştir.
    a) Kısar icazı ) ile ilgili bazı âyetler ve diğer misaller:
    Yüce Allah, bir ayette şöyle buyurmuş:
    Kısasta sizin için hayat vardır.»[31]
    «İnanıp da imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte emniyet içinde olma onların hakkıdır. Ve onlar doğru yolu bulanlardır»[32]Bu misâlde, kısar icazı vardır.
    «Yeryüzünden sular çıkardı, orada otlak&shy;lar yarattı. »[33]
    «Ey Muhammedi Sen affı '(kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.»[34] Bu misâlde, kısar icazı vardır.
    ö emrolunanları açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir.»[35]
    Muhakkak ki Allah, adaleti,
    iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp uttasınız diye size öğüt verir.[36] »
    «Şüphesiz, açık-seçik konuşmanın bir kısmı büyü gibidir. »[37] Bu'cümle, her türlü fasîh sözü kapsıyor.
    b) Hazıf icazı ile ilgili misaller:
    Kelimeyi hazfetmek yoluyla sözü kısaltmaya, İmrü'ül-Kays'm şu :
    «Zten (sevgilime) dedim ki; Allaha yemin ederim. Başımı ve mafsallarımı kesseler bile, senin yanında oturmaya devam edeceğim. »[38]
    «(Oğulları), "Allah'a andolsun ki sen hâlâ Yûsuf u anıyorsun. Sonunda ya hasta olacaksın, ya da büsbütün helak olacaksın!"'dediler,»[39] Bu ayette; kelimesi hazfedilmiştir.
    Cümlenin düşürülmesiyle yapılan icaz, Kur'ân-i Kerîm'deki şu âyette olduğu gibi: «Eğer seni ya&shy;lanlıyorlarsa (üzülme) senden Önceki Peygamberler de yalanlandı.»[40] Yâni; Sen de o Peygamberleri örnek edinip üzülme, acıya dayan ve sabret. Birden fazla cümlenin hazfıyla (düşürülmesiyle) sözün kısaltılmasına örnek: Şu âyette olduğu gibi:
    « Beni hemen (zindana) gönderin. .. .Ey Yusuf! Ey doğru sözlü kişi!. »[41] Yâni kendisinden rüya yorumunu sormam için beni Hz. Yusufun yanma gönderin! Dediğini yaptılar. Yu-sufun yanma gitti ve ona dedi ki; « Ey Yusuf! Ey doğru sözlü kişi!......»
    Ebû't-Tayyib el-Mütenebbî (Öİ.354/965), bir şiirinde şöyle demiş:
    «Geçmiş ümmetler, zamanın gençliğinde geldiler. Ve zaman onları sevin&shy;dirdi. Biz ise zaman (dünya) yaşlandığında geldik.»[42] Yâni artık bizi se&shy;vindirecek bir şeyi kalmadığı için o bize kötülük yaptı.
    «Meyve yedim ve su (içtim).»[43]
    Yüzleri kararanlara şöyle denecektir; imân ettikten sonra kâfir mi oldunuz?»[44] Müfessirler, bu âyeti tefsir ederken; "Yâni onlara de&shy;nilir ki; İmân ettikten sonra inkâr mı ettiniz?" derler.
    «Eğer bir Kur'ân'la dağlar yürütülseydi, veya onun&shy;la yer parçalansaydı, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı. (O Kur'ân, yine bu kitap olacaktı). Fakat bütün işler Allah'a aittir.»[45] «Anneleriniz ... size haram kılındı.»[46] Yâni onlarla evlenmek size haram kılındı.
    Ö«ce de sonra da emir Allah'a aittir.»[47] Yâni herşeyden önce ve her şeyden sonra , demektir.
    c) İcazla ilgili bazı Hadisler :
    «Müslüman, müslümanlann
    elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.»[48]
    «Bir şeyi sevmen, seni hem kör hem de sağır eder.»[49]
    «.sevdiği ile beraberdir.[50]
    »«Mü'minin niyeti, âmelinden daha hayırlıdır.[51]
    Mide, hastalık evidir; perhiz ise ilâcın başı sayılır...»[52]
    Kişi, kardeşi ile çok ve kalabalık sayılır,»[53]
    Not: Edebiyatçılar, belagat âlimleri, zeki insanlar ve diğer bilim adam&shy;ları bazı konularda sözü kısa kesmeyi"îcâz" uygun görmüşler. İcazı ge&shy;rektiren başlıca durumlar şunlardır:
    - Padişah ve kıralların valilere ve memurlara gönderdikleri genelgeler. Özellikle savaş, afet ve kriz zamanlarında.
    - Sultanlara ait emirler ve yasaklarda.
    - Padişahların vergi ve gümrük vergilerini tahsil etmek ve diğer devlet işlerini yürütme hakkında tedbirleri almakla ilgili yazı ve fermanları.
    - Vaat ve uyarı ihtiva eden yazılar.
    - Hediye edilen nimetlere ve yapılan iyiliklere karşılık teşekkür etmek.
    - Merhamet dilemek ve şikâyetle ilgili dilek ve yazılarda.
    - Bir yetkiliden kendisine iyi bakılmasını ve önem vermesini istemekle il&shy;gili dileklerde.
    - Özür dilemek, suç ithamından yakasını kurtarmak için yazılan yazılar.
    - Birbirlerini sevenler ve arkadaşlar arasındaki kınamalar.
    - Anlamaları için bir işaret yeterli olan akıllı kimselere hitap etmede.
    - Konu ile ilgisi olmayan kimselerden bir hususu gizlemek için, işaret ile ifâde etmenin uygun olduğu yerlerde.
    - Ezberi ve anlamayı kolaylaştırmak, -Yerin dar olması,
    - Bir şeyi gizlemek ve sözü uzatmaktan meydana gelen bıkkınlığı ve usan&shy;mayı gidermek. Ve benzeri yerlerde "îcâz" uygundur.[54]
    Not 2: Bazı Türkçe örnekler:
    - Vakit, nakittir.
    -Azıcık aşım, ağrısız başım.
    - Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
    - Bağbân bir gül için bin hâre hizmetkar olur.
    - Âdeme, kendi ayağı ile devlet gelmez. - Acımaz kestiği parmak şer'in.
    - Olmayınca hasta, kadrini bilmez âdem sıhhatin.
    - Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr- u kıymetten.
    - Atarlar taşı, elbette dıraht-ı meyvedâr üzre.
    - Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
    - Ateş düştüğü yeri yakar.
    - İstemeyene verilmez.
    - Elçiye zeval yoktur.
    - Derdini söylemeyen derman bulmaz.
    - Ağaç köküne muhtaç,
    - Akacak kan, damarda durmaz.
    - Az söyleyen anılır, çok söyleyen yanılır.
    - Ev alma, komşu al!
    - Sütten ağzı yanan, yoğurdu öfleyerek yer. v.s.[55]

    C- İTNÂB


    İtnâb; sözlükte, fiilinin masdan olup sözü uzatmak mânasına gelir.[56]Terim olarak; herhangi yeni bir fayda için, maksadı, alışılagelmiş ibareden fazla ibare ile ifâde etrasğe"itnâb" denilir.[57]
    İtnâb'ın kısımları:
    İtnâb, bir kaç şekilde yapılır:
    a) Umuma delâlet eden lafızdan sonra husu&shy;sa delâlet eden lafzı söylemek suretiyle yapılır: Bu işlem, hususa delâlet eden lafzın üstün olduğuna dikkati çekmek için yapılır.
    b) Hususâ delâlet eden kelimenin şanına Önem vererek, ondan sonra, umûma delâlet eden bir kelimeyi söylemek suretiyle
    yapılır.
    c) Mânayı, dinleyicinin zihnine yerleştirmek için, üstü kapalı anlatımdan sonra konuyu açıklamak suretiyle yapılır.
    d) Herhangi bir maksat için bir lafzı tekrarlamak suretiyle yapılır:
    Mânayı, zihne yerleştirmek veya bir şeye üzülmek veyahut aradaki fasılanın uzun olmasından dolayı lafız tekrarlanır.
    e) Ara söz yoluyla (itiraz): Bu da; bir cümlenin değişik unsurları veya mâna bakımından birbirine bağlı olan iki cümle arasına, bir gaye için irapta yeri olmayan bir veya daha fazla cümleyi kat&shy;maya itiraz denilir.
    f) Ek yapmak suretiyle: Bu da; cümleyi pekiştir&shy;mek gayesiyle, bir cümleden sonra aynı mânaya gelen diğer bir cümleyi zikretmekle yapılır. Bu da iki kısma ayrılır:
    aa) Ya mâna bakımından müstakil ve önceki cümleye ihtiyacı bulun&shy;madığı için, darb-ı mesel şeklinde icra edilir.
    bb) Bir önceki cümle ile alakası bulunduğu için, darb-ı mesel şeklinde icra edilmez.
    g) İhtiras (Sakınmak ve korunmak) için: Sakın-mak; kendisinden kasdedilen mânadan ayrı manâ anlaşılan bir sözden, bu şüpheyi ortadan kaldıran bir şey ilâve etmek suretiyle yapılır.[58]
    İtnâb ile ilgili bazı misaller:
    a) Umuma delâlet eden lafızdan sonra hu-susa delâlet eden lafzı söylemek suretiyle yapılır: Bu işlem, hususa delâlet eden lafzın üstün olduğuna dikkati çekmek için yapılır.
    «Derslerinize ve Arapçaya çalı-siniz!» Buradaki itnâb'ın faydası, hususi olarak kendisine işaret edilen Arapçanm üstün olduğuna dikkati çekmek içindir. Sanki Arapça, değerinin yüceliğinden dolayı, kendisinden önceki derslerden ayrı olan değişik bir cins gibidir.[59]
    «O gece melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle, ... inerler.[60]
    «Namazlara ve orta nama&shy;za (ikindiye) devam edin!»[61]
    onlardan olduğun halde, şayet insanlardan üstün isen (bunda hay-edilecek bir şey yoktur.) Çünkü misk, ceylan kanının bir kısmıdır.»[62]
    Şair, bu beyitte; önce insanları genel olarak zikretmiş, sonra övdüğü şahsı İkinci kez ceylanın kanından yapılan miske benzeterek övmüştür.
    Nice babalar, oğlu ile şerefin zirvesine yükselmiş. Adnan oğulları Allah'ın elçisi (Hz. Muhammed) ile yüceldiği gibi.»[63]
    b) Hususa delâlet eden kelimenin şanına önem vererek, ondan sonra, umûma delâlet eden bir kelimeyi söylemek sure&shy;tiyle yapılır.
    «....Rabblerinden Musa'ya, isa'ya ve bütün peygamberlere verilene (imân ettik.)»[64]
    «Rabbim ! Beni, anne-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman sa&shy;hibi erkekleri ve kadınları bağışla.»[65]
    «Robbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde, beni annemi ve babamı ve bütün müminleri affet! »[66]
    c) Mânayı, dinleyicinin zihnine yerleştirmek için, üstü kapalı anlatımdan sonra konuyu açıklamak suretiyle yapı&shy;lır.
    «BizLuta şu kesin emri vahyettik: Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak kökleri kesil&shy;miş olacaktır. »[67]
    d) Herhangi bir maksat için bir lafzı tekrarla&shy;mak suretiyle yapılır:
    Mânayı, zihne yerleştirmek veya bir şeye üzülmek veyahut aradaki fasılanın uzun olmasından dolayı lafız tekrarlanır.
    'Antere b. Şeddâd (öl.M.600), "Mu'allaka"sının bazı rivayetlerinde şöyle demiş:
    «Mızraklar, yağız atın göğsünde kuyu ipleri gibi bağlı iken Antere diye çağırırlar. Kılıçlar, karanlık bir bulutta şimşek parıltıları gibi parlar iken Antere diye çağırırlar.»[68] Bu beyitte "tekrar'Var.
    e) Hasret çekmek için tekrar yapılır:
    Şâir'in şu beytinde olduğu gibi (iki kelime arasındaki mesafenin) fazla uzun olmasından dolayı itnâb yapılır:
    «Ey Ma'n'ın mezarı! Sen yeryüzünde cömertlik yeri olmak üzere kazılan ilk çukursun. Ey Ma'n'ın mezarı! Yeryüzü ve deniz ondan faydalanırken sen nasıl onun cömertliğini toprakla Örttün?!»[69]
    «Hapis, bukağı, Özlem, gurbet ve dostun uzaklığı mı? Şüphesiz ki; bunlar gerçekten büyük şeylerdir.» «Eğer bir adam, verdiği sözleri bu şekilde ye&shy;rine getirmeye devam ederse muhakkak, o adam cömerttir,»[70]
    f) Ara söz yoluyla (itiraz): Bu da; bir cümlenin değişik unsurları veya mâna bakımından birbirine bağlı olan iki cümle arasına, bir gaye için irapta yeri olmayan bir veya daha fazla cümleyi kat&shy;maya itiraz denilir.
    en-Nâbiğatü'1-Ca'dî (Kays b. Abdullah ) (Öİ.50/670), bir şiirinde şöyle demiş:
    «Biliniz ki; Sa'dğarı- biliniz ki; onlar yalan söylüyorlar- benim yaşlı bir ihtiyar oldu&shy;ğumu iddia ettiler.»[71]
    Kendisine selam veren Abdullah b. Tâhir'in selamını duymayan 'Avf b. Muhallim'in şu beytinde olduğu gibi:
    «Şüphesiz seksen yaş -ki; sende bu yaşa eresin- kulaklarımı, bir tercüma&shy;na muhtaç etmiştir.»[72]
    «Allah'tan -ki Onu noksan vasıflardan tenzih ederim-, sana sıhhat bağışlamasını dilerim.»[73]
    «Eğer cimriler -ki sen de onlardansın- seni görselerdi, borçlarım, vade&shy;sinde Ödememeyi senden öğreneceklerdi.»[74]
    g) Ek yapmak suretiyle: Bu da; cümleyi pekiş&shy;tirmek gayesiyle, bir cümleden sonra aynı mânaya gelen diğer bir cümleyi zikretmekle yapılır. Bu da iki kısma ayrılır:
    aa) Ya mâna bakımından müstakil ve önceki cümleye ihtiyacı bulun&shy;madığı için, darb-ı mesel şeklinde icra edilir.
    el- Hutay'e (51.45/665), bir şiirinde şöyle demiş:
    «övgü için malını veren bir genci ziyaret ediyoruz. Kim övgülerin fiyatım verirse , o övülür. »[75]
    bb) Bir önceki cümle ile alakası bulunduğu iç'm,"darb-ı mesel" şeklinde icra edilmez.
    İbn Nübâte es-Saîdî (51.405/1015), bir şiirinde şöyle demiş:
    «Senin cömertliğin bafîa umduğum hiç bir şeyi bırakmadı. Sonra (cömertliğinle) beni ümitsiz bir halde dünyaya arkadaşlık edecek şekilde bıraktın. »[76]
    «Çalışmasından dolayı Ali'yi Ödüllendirdim. Çalışkanlardan başkası ödüllendirilir mi?»[77]
    h) İhtiras (Sakınmak ve korunmak) için: Sakınmak; kendisinden kasdedilen mânadan ayrı manâ anlaşılan bir sözden, bu şüpheyi ortadan kaldıran bir şey ilâve etmek suretiyle yapılır. Bu ilâve, cümlenin ortasında veya sonunda olabilir.
    İbnü'l-Mu'tezz, Abdullah b. Muhammed(ol.296/909), bir atı överek şöyle demiş:
    «O ata (zulmederek) sopalarımızı onun üzerine döktük (yâni onu dövdük). Böylece süratli (hareket eden) eller ve ayaklar onu uçurdu.»[78]
    Tarafa b. el-'Abd'm şu beytinde olduğu gibi:
    «Senin arazini, bahar yağmuru şimşeksiz ve yıldınmsız, ona zarar verme&shy;den sulasın. Taze ve yeşil kılsın. »[79]
    Şâir bu beytin birinci mısraında; "ona zarar vermeden" ibaresi ile, "sele sebep olacak zararlı yağmurların yağmasını istemek" gibi kasdetmediği bir vehmi ortadan kaldırmıştır.
    ı) Tevşî'
    Bir cümlenin sonunda iki isim İle açıklanan bir kelimeyi zikretmektir. Bu isimlerin ikincisi, birincisine atıf edilir. Hz. Peygamberin şu hadisinde olduğu gibi:
    « ihtiyarlar, fakat onun iki hasleti genç kalır: (Bunlar&shy;dan biri) Mal'a karşı hırslı olmak, (diğeri) yaşama hırsıdır.»[80]
    «ihtiyarın gönlü iki şeyin sevgisine karşı genç kalır: Uzun Ömür ve fazla. mal[81]
    «iki haslet bir müminde bir araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlak.»[82]
    «Zaman, iki gündür: Bir gün le&shy;hine, bir gün de aleyhinedir.»[83]
    ilim, iki ilimden ibarettir: Dinler için, Fıkıh ilmi, bedenler için de tıbb ilmidir.»[84]
    i) Terdîd: Bir lafzı, farklı kelimelerle tekrarlamaktır. Aşağıdaki hadiste; kelinieleri birkaç defa tekrarlanmıştır.
    «Cömert kişi Allah'a yakın, cennete yakın, insanlara yakın ve cehennem ateşinden uzaktır. Hasîs insan Allah'tan uzak, cennettten uzak, insanlardan uzak ve cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah'a daha sevimlidir.»[85]
    Şayet fazla ibarede bir fayda yoksa, bu ibare iki kısma ayrılır:
    a) Tatvîl (uzatmak):
    Cümle içinde, fazla olan ibare belli değilse bu sözde tatvîl var denilir.[86] 'Adî b. Zeyd'in (öl. M.604), "Zebbâ" adlı bir kraliçe tarafından evlenme vaadiyle kandırılarak davet edilip öldürülen "Cezîme" adındaki kral hakkında söylediği şu beyiti "tatvîF'e örnektir:
    «(Zebbâ, Cezîme'nin bileğindeki) iki atar'damara bitişik derisini kesti. O (Cezîme), onun (Zebbânın) sözünü yalan ve saçma olduğunu anladı.» Bu beyitin sonundaki kelimelerin her ikisi aynı mânayı ifâde eder. Hangisi atılırsa mâna değişmez. Bunun için fazla olan belli değil&shy;dir.[87]
    b) Haşv : Cümlede fazla olan ibare belli ise, o ibare haşv (yâni lüzumsuz söz) ismini alır.[88]
    «bugünün ve bugünden önce geçen dünün (geçmiş zamanın) ilmini bilirim. Ancak yarının (geleceğin) ilmine karsı aciz ve basiretsizim (Yâni; yarın ne olacağım bilmem.)» Birinci mısradaki kelimesi fazladır. Çünkü kelimesi aynı mânayı ifâde eder.[89]
    a) İtnâb ile ilgili bazı ayetler:
    1) " kapalı anlatımdan sonra konuyu açık&shy;lamak suretiyle itnâb yapmakla ilgili ayetler:
    «Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karsı gelmekten) sakının!»[90] Şeytân ona (Ademe) vesvese verdi: «Ey Adem! Sana Ebedilik ağacını ve yok olmayan bir mülkü göstereyim mi? dedi.»[91]
    2) Herhangi bir maksat için bir kelimeyi tek&shy;rarlamak suretiyle yapılır: aa) İki kelime arasındaki mesafe çok uzun olursa:
    «Yoksa o ülkelerin halkı, azabımızın onla&shy;ra uyurlarken gece gelmeyeceğinden emin midirler? Ve yine o memleketler halkı, azabımızın kendilerine kuşluk vakti eğlenirlerken gelmeyeceğinden emin midirler? Yoksa onlar, Allah'ın kendilerini ansızın yakalayıver-meşinden emin mi oldular? Allah'ın, ansızın yakalamasından ancak hüs&shy;rana uğrayan bir topluluk emin olur.[92]
    bb) Töhmeti ortadan kaldıran bir şeye, fazla dikkati çekmek için ve sözün kabul görmesi gayesiyle:
    iman etmiş olan kim&shy;se dedi ki: Ey cavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim. Ey kav-fnim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durulacak karar yurdudur» [93]
    cc) Yapılan uyarıyı pekiştirmek gayesiyle itnâb yapılır:
    «Hayır! Yakında bileceksiniz.
    Yine hayır! Yakında bileceksiniz.»[94]
    «Kapıları çalacak olan o dehşetli hadise. Nedir o dehşetli hadise? O dehşetli hadisenin ne olduğunu
    sen nereden bileceksin? »[95]
    «Ceza günü nedir misin? Nedir acaba o ceza günü?»[96]
    3) Ara söz yoluyla (itiraz):
    Şu âyette olduğu gibi:
    «Onlar, kızları Al-lah'a,-ki Allah bunlardan münezzehtir- beğenip hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet ediyorlar:»[97]
    4) Ek yapmak suretiyle: Bu da cümleyi pekiştirmek gaye&shy;siyle, bir cümleden sonra aynı mânaya gelen diğer bir cümleyi zikretmekle yapılır. Bu da iki kısma ayrılır:
    aa) Ya mâna bakımından müstakil ve önceki cümleye ihtiyacı bulun&shy;madığı için, darb-ı mesel şeklinde icra edilir.
    «Yine deki; Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur. »[98]
    a. «Ben nefsimi temize çıkar&shy;mak istemem. Çünkü nefis kötülüğü emreder.»[99]
    Ey Muhammed ! Biz senden önce hiç bir beşere ebedilik vermedik. Sen Ölürsen sanki onlar baki mi kalacaklar? Her canlı ölümü tadar.[100]
    bb) Bir önceki cümle ile alakası bulunduğu için, darb-ı mesel şeklinde icra edilmez.
    « Nankörlük ettikleri için, onları 'böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır miyız?[101]
    aranızda adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği (emrettiği) gibi yazmaktan geri dur-
    ni asın.» [102]
    kan-koca'nın 'aralarının açılmasından korursanız, erkeğin ailesin&shy;den bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.»[103]
    «Babacığım! Ben (rüyamda) onbir yıldızla güneşi ve ayı gör&shy;düm;'onları bana secde ederlerken gördüm.;[104].
    m/m/ Dedi, bu elçilere uyunuz. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onlar hidâyete ermiş kimselerdir. »[105]
    eden kimse: Eykavmim! dedü'siz bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim. Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama ahiret, gerçekten kalınacak yurttur,[106]
    «Allah o (yüce) varlık ki, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için denizi size hazır hale getirmiştir. Umu&shy;lur ki şükredersiniz. O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini size boyun eğ-dirmiştir.[107]
    «Kendilerine kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalbleri kendilerine bir fayda sağlamadı.[108]
    «içinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değiş-meyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ... var&shy;dır. [109]
    «Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. > [110]
    « onlardan rızık is&shy;temiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.»[111] «Bilakis kıyamet onlara va'dedilen asıl saattir ve o kıyamet daha belalı ve daha acıdır.»[112]
    «5m Allah'ın , kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davra&shy;nanları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.»[113] (zihâr yapanların) kadınları onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini do&shy;ğuran kadınlardır.»[114]
    Not: îtnâbı gerektiren durumlar ve sebepler şunlardır: -Mânâyı takviye etmek, maksadı iyice açıklamak ve pekiştirmek, şüpheyi ortadan kaldırmak,
    - Aşiretleri barıştırmak için yazılan yazılarda,
    - Övgülerde, kınamada, vaaz ve irşadda, hicivde,
    - Genel konularla ilgili hitabette, tebrik etmede, kutlamada,
    - Hükümetin halk için yayınladığı genelgelerde,
    - Valilerin başkanlarına ve âmirlerine yazacakları mektuplarda memleketin Önemli meselelerini onlara bildirmek için,
    - Hükümetin, düşmandan sakınmaları için halk için yazdığı yazılarda vs.[115]
     
  9. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    [1] Mu'cemü'l-mekâyisfi'l-luğa, s.496 ; Lisânui-'arab, 14/410.

    [2] - el-Beyân ve't-tebyîn, 1/93; Mu'terakü'l-akrân, 1/222; el-İtkân, 2/808; Mifiâhu'l-'utûm, s.276; el-İzâh, 1/280-286; el-Mutavvel, s. 282; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 257; el-'Umde, 1/ 431; el-Meselü's-sâir, 2/178; Strru'l-fesâha, s. 207; Kifâyetü't-tâlih, s. 179; el-Külliyyât, s. 856-857; Kesşâfü ıstılâhâti'i-fünûn, 1/ 727, 901, 902; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 240; İlmü'l-me'ânî, s. 202; Cevâhiru'l-belâğa, s. 221, 234-235; el-Câmi', s. 87; 'Vlûmü'l-belâğa, s. 173; el-Belâğatü'l-'arabiyye,'İlmü'l-Me'ânî, s. 413; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/16-18; Mecâ-mi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 212, 237-239; Mu'cemul-mustalahâti'l-'arabiyye, s. 354; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 617-617; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 290-291; Etfebiyât Lügati, s.107; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 109-110.

    [3] Miftâhu'I-'ulûm, s. 276.

    [4] Bakara suresi, 2/110.

    [5] Fâftr jarej/, 35/43; ayrıca bk., el-îzâh, 1/286; el-îtkân, 2/809; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 258; İlmü'l'Me'ânî, s. 203; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/21; Mu'cemul-belâğati'l-'ara-biyye, s. 290.

    [6] Sırru'î-fesâha, s. 21S; Mu'cemÜ'l-mustalahâü'l-'arabiyye, s. 354.

    [7] el-îzâh, ]/287; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 258; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 217; el-Belâğatü'l-vâzıha, s, 239; İlmü'l-Me'ânî, s. 204; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 414; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/22.

    [8] Tirmizî, Edeb 70; Sırru'l-fesâha, s. 218; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 217; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 239; Cevâhiru'l-helâğa, s. 235; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, S. 414.

    [9] Eriâm suresi, 6/68.

    [10] Kehf suresi, 18/67.

    [11] Sebe'suresi, 34/17.

    [12] Rum suresi, 30/44.

    [13] Tûr suresi, 52/21.

    [14] Rahman suresi, 55/60.

    [15] Nisa suresi, 4/ 13; ayrıca bk., el- Beiâğatü'i-'arabiyye, 2/ 24.

    [16] Buhârî, İmân 39, Büyü' 2; Müslim, Müsâkât 107,108; £/jm DâvwJ, Büyü' 3; Tirmizî, Büyü' 1; Ataıîf, Büyü' 2, Kadâ' 11; /An Mâce, Fiten 14; Dârimî, Büyü' 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, AJ261, 269, 271, 275.

    [17] Buhârî, Bedü'I-vahy 1, îmân 41, İkrah 1, Nikâh 5, Talâk 11, Menâkibü'l-ensâr 45, 'Itk 6, Eymân23.Hiyel 1; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 16; Nesâî, Taharet 59, Talâk 23, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/25.

    [18] Tirmizi Fiten 38.

    [19] Buhârî, îmân 37; Müslim, İmân 1,5 ; Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, İmân 5, 6; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/426, 4/129, 164.

    [20] el-CâmC, 87.

    [21] el-Beîâğatü'l-'arabiyye, 2/13-14.

    [22] el-Kâmûs, s. 679; Lisânü'l-'arab, 5/427; el-Beyân ve't-tebyîn, 1/54; el-Külliyyât, s .220; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 166; el-Belâğatü'i-'arabiyye, 'Ilmü'l-Me'ânî, s. 399; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/26; Mu'cemü'l-mustalahâîi'l-belâğiyye, s. 202.

    [23] Edebü'l-kâiib, s. 19; el-Beyân ve't-tebyîn, 1/54; el-Hayavân, 3/86; et-Ta'rîfât, s. 59; el-İtkân, 2/808, 809; Mu'terekü'l-akrân, 1/223; Miftâhu'l-'uîûm, s. 277; Sırru'l-fesâha, s. 208-209; el-İzâh, 1/287; Nihâyetü'l-îcâz, s. 347; el-Mutavvel, s. 286; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 257; el-Vmde, 1/431; el-Meselü's-sâir, 2/68-70; el-Külliyyât, s. 220; Keşşâfü ısîılâhâti'l-fünûn, 2/ 1475-1476; el-Belâğatü'l-vâuha, s. 242; İlmü'l-Me'ânî, s. 174, 176,184; Cevâhirul-belâğa, s. 221, 222; el-Câmi\ s. 83; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 166; el-Belâğatü'i-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 399; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/26-27; Mecâmi'u'1-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 212; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabiyye, s. 70;Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 202-203; Mu'cemü'l'belâğati'l-'arahiyye, s. 711-712; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 111.

    [24] el-İtkân, 2/809; Miftâhu'l-'ulûm, s. 277; el-İzâh, 1/287-290 vd.; el-Bürhân, 3/220-221; el-Mutavvel, s. 286; el-Külliyyât, s. 220; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 242; İlmü'l-Me'ânî, s. 176; Cevâhirul-belâğa, s. 223-224; el-Câmi', s. 83; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 161, 171-172; el-Belâğatü'l-'arabiyye, İlmü'l-Me'ânî, s.400-403; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/29-59; Mu'cemü'l-mustalahâti'l'belâğiyye, s. 205-211; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 155-159, 556, 557; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 111-113.

    [25] A 'râf suresi, 7/54.

    [26] Lisânü'l-'arab, 9/206; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 240.

    [27] Fecir suresi, 89/22.

    [28] Fecir suresi, 89/22.

    [29] Kâf suresi, 50/1-2; ayrıca bk., Te'vîlü müskili'i-Kur'ân, s. 223.

    [30] Kasas suresi, 28/24-25; ayrıca bk., el-İtkân, 2/ 821 -822.

    [31] Bakara suresi, 2/ 179; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/222; Sırru'l-fesâha, s. 209; el-İzâh, 1/ 287; Mu'terakü'l-akrân, 1/227; el-İtkân, 2/814; Miftâhu'l-'ulûm, s. 277; el-Külliyyât, S. 857; Nihâyetü'l-îcâz, s. 347; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2634; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 212; Mu'cemÜ'l-mustalahâti'i-'arabiyye, s. 556.

    [32] En'am suresi, 6/82.

    [33] Nâzi'ât suresi, 79/31; ayrıca bk.,eI-İtkân, 2/812.

    [34] Tr<î/j«re.ri, 7/199; ayrıca bk.,el-Bürhân, 3/221, 226; el-Külliyyât, s. 857; Mu'tera-kü'l-akrân, 1/38; el-İtkân, 2/811. Tr<î/j«re.ri, 7/199; ayrıca bk.,el-Bürhân, 3/221, 226; el-Külliyyât, s. 857; Mu'tera-kü'l-akrân, 1/38; el-İtkân, 2/811.

    [35] Hıcr suresi, 15/94; ayrıca bk., el-Bürhân, 3/226; Mu'terakü'i-akrân, 1/37.

    [36] AteW j«r«7, 16/90; aynca bk., el-İtkân, 2/810.

    [37] Buhârî, Tıbb 51, Nikâh 47; Müslim, Cuma 47; ££w D<5v&/, Edeb 86-87; Tirmizî, Bîrr 79; Dârimt, Salât 199; Muvatta', Kelâm 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/269, 273, 2/ 16,59, 3/470, 4/263. Fazla bilgi için bk., Abdulazîz Alîk, 'İhnü'l-Me'ânî.s. 176-179.

    [38] İlmü'l-Me'ânî, s. 179; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 186; Mu'cemü't-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 209.

    [39] Yû.mf suresi, 12/85; ayrıca bk., Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s. 225; el-Iîkân, 2/825.

    [40] Fâtır suresi, 35/4.

    [41] Yûsuf suresi, 12/45; ayrıca bk., el-İtkân, 2/841.

    [42] el-Mutavvel, s. 295; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 242; el-Câmi', s. 85; Cevâhim'l-belâğa, s. 238; 'Ulûmü'l-belâğa, s.169; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 210.

    [43] el-Belâğatü'l'vâzıha, s. 242.

    [44] Âl-i İmrân suresi, 3/106; ayrıca bk., Te'vîlü müşkili'l-Kur'ân, s 216.

    [45] Ra'd suresi, 13/31.

    [46] Nisa suresi, 4/ 23; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/244; el-İtkân, 2/833.

    [47] /?«nî suresi, 30/4; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/58.

    [48] Buhârî, İmân 4, 5; Müslim, İmân 64-65; £öö Dâvud, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyamet 52, İmân 12; Mttdf, İmân 8, 9, 11; Dârimt, Rikâk 4, 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/160, 163,187,191, 192.

    [49] em DmW, Edeb 116; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/194, 6/450.

    [50] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 165; Tirmizî, Zühd 50, Da'avât 98; Dârimî, Rikâk 71; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/392, 3/104,110.

    [51] Deylemî, el-Firdevs, 4/285-286 (No: 6843); Kenzü'l-'ummâl, 3/424 (No: 7270, 7271).

    [52] el-Mekâsidü'l-hasene, s. 611; Keşfü'l-hafâ, 2/279.

    [53] el-Câmi'u's-sağîr, 2/666; Kenzü'l-'ummâl, 9/(No: 246883); el-Mekâsidü'l-hasene, s. 597; Keşfü'l-hafâ, 2/264.

    [54] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/14; Ulûmü'l-helâğa. s.182-183.

    [55] Mecâmi'ui't-edeh, İlm-i Me'ânî, s. 221-222; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 114.

    [56] el-Kâmûs, s. 141; Mu'cemü'l-mekâyis fi'l-tuğa, s. 625; Lisânü'l-'arab, 1/563; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/60; Mu'cemü'î-mustalahâti'l-'arahiyye, s. 133.

    [57] ei-Hayavân, 6/8; Kitabü's-sına'ateyn, s. 190; Miftâhu't-'ulûm, s. 277; et-Ta'rîfât, s. 46-
    47; el-îzâh, 1/301; Muhtasam'l-me'âm, s. 257, 264; el-Meselü's-sâir, 2/120, 145; el-Külliyyât, s. U\\Keşşâfü ıstılâhâü'i-fünûn, 2/901-904; el-Belâğatul-vâzıha, s. 250-251; hmiVl-Me'âm, s. 186-188; Cevâhiru'I-betâğa, s. 226-227; el-Câmı", s. 87; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 173,174; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 'İlmü'l-Me'ânî, s. 407-408; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/60; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî, s. 224-225; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-'arabiyye, s. 49; Mu'cemü'l-mustalahâti'l~belâğiyye, s. 133; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye's. 3S&-3&9; Edebiyat Lügati, s. 76; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 118.

    [58] el-hâh, 1/130; el-Mutavvel. s. 294; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 257, 264; Keşşâfü ıstılâhâti'l-fünûn, 2/903-904; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 250-251; İlmü'l-Me'ânî, s. 188-201; Cevâhiru'l-betâğa, s, 228-234; el-Câmi\ s. 89-99; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 175-181; e/-Belâğatü'l-'arahiyye, 'İlmü'l-me'ânî, s. 407-408; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/62-118; Mu'cemü'l-mustaiahâti'l-belâğiyye, s. 134-143; Mu'cemul-belâğati'l-'arabiyye, s. 113, 236, 394, 414, 428, 587, 596, 737, 740.

    [59] el-Belâğa. s. 30.

    [60] Kadir suresi, 97/4.

    [61] Satara wm/, 2/238; ayrıca bk., el-Bürhân, 2/466; e/-/z<î*, 1/303; el-Mutavvel, s. 292;Mu'terakü'l-akrân, 1/271; el-İtkân, 2/861; Cevâhim'l-belâğa, s. 228

    [62] el-Bürhân, 2/464; el-Kavlul-ceyyid, s. 260-261.

    [63] el-Bürhân, 2/464; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 260-261.

    [64] Âl-i İmrân suresi, 3/84.

    [65] İbrahim suresi, 14/41.

    [66] İbrahim suresi, 14/41.

    [67] Hıcr suresi, 15/66.

    [68] el-BetâğarüTvâziha, s. 247; el-Belâğatul-'arahiyye, 2/7.

    [69] et-Belâğatü'l-vâzıha, s. 249; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/65; İimü'l-Me'âm, s. 191;Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 583.

    [70] el-Belâğatul-vâzıha, s. 256; Ulûmü'l-belâğa, s. 186; İlmü'l-Me'ânî, s. 1S6.

    [71] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 247; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 414.

    [72] el-Izâh, 1/314; el-Mutavvel, s. 296; Muhtasaru'l-me'ânU s. 269; İlmü'l-Me'ânî. s. 195; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/83; Mu'cemü'l-mustalahâü'l-'arabiyye, s. 134; Mu'ce-mü'l-helâğati'l-'arabiyye, s. 414.

    [73] DeliHVl-Belâğati'l-vâzıha, s. 134.

    [74] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 252; UlûmÜ'l-betâğa, s. 179; İlmü'l-Me'ânî, s. 196; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 414..

    [75] el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 248; İlmü'l-Me'ânî, s. 199; el-Câmi', s. 97; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/87.

    [76] el-îzâh, 1/303; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 248; Cevâhiru'l-belâğa, s. 232; el-Câmi', s. 98 el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/86; Ulûmü'l-be!âğa,s. 177; ilmü'l-Me'ânî, s. 199; Mu'ce-mü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 139.

    [77] Delilü'l-Belâğati'l-vâzıha, s. 136.

    [78] el-îzâh, 1/310; el-Belâğatü'l-vâzıha, s. 248; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/65; İlmü'l-Me'ânî, &. 193.

    [79] el-îzâh, 1/310; el-Mutavvel, s. 295; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 268; İlmü'l-Me'ânî, s. 193; . Delilü'l-Belâğati'l-vâzıha, s. 136: el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/85; Mu'cemü'l-musta-lahâti'l-belâğiyye, s. 141.

    [80] Müslim, Zekât 115; Tirmizî, Zühd 28; İbn Mâce, Ziihd 28; Ahmed b. Hanbel,
    Müsned, 3/192, 256;Vlûmü'l-belâğa, s. 175.

    [81] Buhârt, Rikâk 5; Müslim, Zekat 113-114; Tirmizî, Ziihd 28; İbn Mâce, Zühd 27;Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/335,338-339.

    [82] Tirmizî, Birr41.

    [83] el-Câmi', s. 90.

    [84] el-Câmi', s. 90.

    [85] Tirmizî, Birr40.

    [86] el-Meselü's-sâir, 2/121,145; Cevâhiru'l-belâğa, s. 227; el-Câmi', s.88; Vlûmü'l- helâğa, s. 173; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 377; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 395-396.

    [87] Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 395-396.

    [88] Cevâhiru'l-belâğa, s. 227; el-Câmi', s. 88; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 173; Mu'cemü'l-rnıtstalahâti'l-belâğiyye, s. 466-468; Mu'cemü'î-beîâğati'l-'arabiyye, s. 172.

    [89] Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 172.

    [90] Şu'arâ suresi, 26/132-134; ayncabk., el-Bürhân, 2/460

    [91] Tâhâ suresi, 20/120.

    [92] A'râf suresi, 7/97-99.

    [93] Mü'min suresi, 40/38-39.

    [94] Tekâsür suresi, 102/3-4; ayrıca bk.t Afu'terakü'l-akrân, 1/257; el-İtkân, 2/847.

    [95] Kâri'a suresi, 101/1-3; ayrıca bk., el-İtkân, 2/849.

    [96] fnfitâr suresi, 82/17-18; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/257; el-İtkân, 2/847; Safvetü't-tefâsîr, 1/161; et-Tefsîrü'l-münîr, 30/102.

    [97] Nahi suresi, 16/57; ayrıca W.,Mu'terakü'l-akrân, 1/281; el-İtkân, 2/872; el-îzâh, 1/314.

    [98] İsrâ suresi, 17/81; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/279; el-İtkân, 2/869; el-îzâh, 1/309.

    [99] Yusuf suresi, 12/53; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/254,276; el-İtkân, 1/309.

    [100] Enbiyâ suresi, 21/34-35; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân. 1/279; el-Izâh, î/309.

    [101] Seke" suresi, 34/17; ayrıca bk., c/-/z4A, 1/307-308.

    [102] Bakara suresi, 2/282; ayrıca bk., 5^vcr«V-fc/ajfr, 1/179; et-Tefsîrü'l-münîr, 3/104.

    [103] M.râ j«rcj/, 4/35; ayrıca bk, Safvetü't-tefâsîr, 1//275, (tere. 1/524); et-Tefsîrü'l-münîr 5652.

    [104] Yusuf suresi, 12/4.

    [105] Yasin suresi 36/20-21; ayrıca bk., Mu'terakü'l-akrân, 1/278; c/-/^n, 2/869; Sajvetu't-fâsîr, 3/12; et-Tefsîrü'l-münîr, 22/300

    [106] MÜ'min suresi, 40/38-39.

    [107] Câsİye suresi, 45/12-13; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/190; et-Tefsîrü'l-münîr, 25/ 261.

    [108] Ahkâf suresi, 46/26; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/203; et-Tefsîrü'l-münîr, 26/50.

    [109] Muhammed suresi, 47/15; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/215; et-Tefsîrü'l-münîr, 26/ 101.

    [110] Fetih suresi, 48/17; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/229; et-Tefsîrü'l-münîr, 26/166.

    [111] Zâriyât suresi, 51/57; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/260; et-Tefsîrü'l-münîr, 27/45.

    [112] Kamer suresi, 54/46; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/291; et-Tefsîrü'l-münîr, 27/178

    [113] Necm suresi, 53/31 ; ayrıca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/281; et-Tefsîrü'l-münîr, 27/118.

    [114] Mücâdele suresi, 58/2; aynca bk., Safvetü't-tefâsîr, 3/345; et-Tefsîrü'l-münîr, 28/9.

    [115] Cevâhiru'l-belâğa, s. 233; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 2/62-119; Ulûmü'l-belâğa, s. 182.
     
  10. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    9- ZİKRETMEK ve HAZFETMEK


    Zikr, sözlükte; fiilinin masdan olup bir şeyi anlatmak, korumak : ve anmak manasına gelir. Bir Meânî terimi olarak; söylenilmesi lazım ge&shy;len sözün ibarede bulundurulmasıdır.[1]
    Hazf, sözlükte; fiilinin masdan olup bir şeyi (sözü) düşürmek, atmak ve zikretmemek manasına gelir. Bir Meânî terimi olarak; söylenil&shy;mesi icab etmeyen sözün ibarede zikredilmemesidir.[2]
    Cümlede, müsnedün ileyhin (mübtedâ veya fail) zikredilmesi esastır. Dinleyiciye, bir şey hakkında bilgi verilmek istendiği zaman şöyle hareket edilir: Bir cümlede verilen hükme, hangi lafız delâlet ederse, o lafzı zikret&shy;mek; mânası cümlenin gelişinden anlaşılan diğer lafızları da hazfetmek esastır. Bu her iki kural, çakıştığında; duruma göre hareket edilir ve aşağıda zikredilecek olan herhangi bir sebepten dolayı zikretmek veya hazfetmek&shy;ten biri diğerine tercih edilir.[3]
    1- Zikri (kelimeyi söylemeyi) gerektiren sebepler şunlardır:
    a) Fazla açıklama yapmak ve izah etmek:
    «Onlar, Rablerinden bir hidâyet Üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır.»[4] Bu âyette (dilijî) kelimesi iki defa zikredilmiştir.[5]
    Hz. Ali (r.a.), bir sözünde şöyle demiş:
    «Dünyan için, ebediyen yaşıyormuşsun qibi çalış- Ahiretin için de yarın ölecekmişsin gibi çalış.» Hz. Ali, burada kelimesini iki defa tekrarlamıştır. Halbuki ikinci cümlenin başında bu kelimeyi tekrarlamasaydı yine cümle anlaşılırdı.[6]
    b) Bir hükmü, sonradan inkâr etmemesi için, onu muhataba ikrar ettir&shy;mek maksadıyla zikredilir. Meselâ; Bir hakim, bir şahide:
    «Bu Zeyd, zimmetinde bu kadar borcun olduğunu ikirar etti mi?»[7] demesi ve şahidin de ona; zimmetinde bu kadar borç metinde bu kadar olduğunu ikrar etti,»[8] şeklinde cevap vermesi ile bu gaye gerçekleşir.
    c) Muhatapla konuşmaktan zevk almak:
    «Ey Musa! Sağ elindeki nedir? Musa dedi: "O benim asam (değneğim)dır, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda başka ihtiyaçlarım (faydalanacağım şeyler) de var.»[9] Hz. Musa, Yüce Allah'ın cevabında; "o benim değneğimdir." demekle yetinebilirdi. Ancak o, zevk aldığı konuşmayı uzatmak için, Yüce Allah'a verdiği cevabı uzatmıştır.[10]
    ç) Müsnedün ileyhi zikretmekten hoşlanmak: Bu da çok fazla sevilen bir şeyin ismini anmakla gerçekleşir. Meselâ: «Al&shy;lah, rabbimdir, Allah bana kafidir.» Bu misalde, kelimesi, iki defa tekrarlanmıştır.[11]
    d) Muhatabın zekâ seviyesinin düşük olduğuna işaret etmek: reygamberimiz kimdir? diye soran birisine:
    «Efendımiz Muhammed peygamber imizdir.» diye cevap vermekle bu maksat gerçekleşir.[12]
    « ibrahim bunu ilahlarımıza sen mi yaptın? dediler. İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyor -larsa onlara sorun" dedi.»[13] Buradaki makam, soru soranların zekâ sevi&shy;yelerinin düşük olduğuna işaret etmek için, müsnedin kelimesinin iki defa zikredilmesini gerektirdi.[14]
    e) Muhatabın batıl inancını reddetmek:
    Mesela; Allah, üç ilâhın üçüncüsüdür, diyen kimsenin bu inancını reddet-mek için ona; «Allah, birdir.» denir.
    Yüce Allah'ın: diriltecek şu çörümüş kemikleri? dedi.» mealindeki sözünden sonra: onları ilk defa yaratmış olan (Allah) dirilte&shy;cek.»[15] şeklinde cevap vermek.
    f) Saygı göstermek:
    «Hükümdar geldi mi?» diye soran birisine;
    «Seyfüddevle, geldi.» şeklinde ismini zikrederek ce&shy;vap vermekle hükümdarın büyüklüğüne işaret edilir.[16]
    g) Muhatabı küçümsemek ve onu hor görmek:
    «Falanca geldi mi?» diye soran kimsenin cevabında; «Suçlu geldi.» şeklinde onu küçümsemek ve hor görmek maksadıyla kelimesini zikrederek cevap vermek.[17]
    2- Hazfı gerektiren sebebler şunlardır:
    a) Herhangi bir durumu, muhatap dışında kalan kimselerden gizlemek
    için.
    Meselâ; Ali'yi kasdederek; «O, geldi.» demen gibi.[18]
    b) Makamın darlığından dolayı: Bu da ya acıdan sızlanmak için yapılır.
    «Bana nasılsın dedi? Hasta(yım), devamlı uykusuz(luğum) ve uzayıp giden üzüntü(m var), dedim.»[19]
    Veya bir fırsatı kaçırmaktan endişe edildiği için, hazf gerekir. Misâl: Avcının Ceylân. demesi gibi[20]
    c) Sözü kısa keserek genelleştirmek:
    (kullarını) selam yurduna (Cennete) davet eder.»[21] Yâni "bütün kullarım davet eder." Çünkü mef ûlün hazfı, umuma delâlet eder.[22]
    ç) Mef ûl kasdedilmediği için, geçişli bir fiili geçişsiz fiil haline getirme&shy;kle hazf yapılır.
    «De ki: Hiç bilen&shy;lerle bilmeyenler bir olur mu ?.[23]
    Fiilin (meçhul kipin), nâib-i faile isnad edilmesi de hazıftan sayılır. Failden bir zarar meydana gelir veya ona bir zarar dokunur endişesiyle veya fail, bilindiği için veyahutta fail bilinmediği için veya gaye fiilin mey&shy;dana geldiğini belirtmek olduğu için fail hazfedilir.[24]
    Meselâ: «Mal, çalındı.»[25]
    «insan zayıf yaratılmıştır .»[26]^ Burada zikredilen sebeplerden başka; kasemin ve şartın cevabı hazfedil-diği gibi; abesle meşgul olmaktan sakınmak; kötü şeyleri ağza almamak; kutsal bir şeyden bahsetmemek; şiirin kafiyesini korumak; müsnedün iley-hin herkes tarafından bilinen bir şey olması gibi bazı diğer sebeplerden do&shy;layı da hazf yapılır.[27]

    [1] Mu'cemü't-mekâyis fi'l-iuğa, s.388 ; el-Kâmus, s. 507-508; Lisânü'l-'arab, 4/310-311; el-Külliyyât, s. 465-457; Edebiyat Lügati, s. 184.

    [2] el-Kâmus, s. 1032; Lisânü'l-'arab, 9/39-40; el-Külliyyât, s. 384-385; Edebiyat Lügati,s. 52.

    [3] Delâilü'l-i'câz, s. 146 vd; Miftâhu'l-'ulûm, s. 176; Nihâyetü'l-îcâz, s. 337 vd.; el-Izâh, 1/ c111-112; el-Mutavvel, s. 67-69; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 56-57; İlmü'l-Me'ânî, s. 132; Cevâhiru'l-belâğa, s. 117-119; el-Câmi', s. 31-33; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 79; W-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/312-328; Mecâmi'u'l-edeb, Hm-i Me'ânî', s. 128; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 456-458, 492-493; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 155-159, 231; Edebiyat Lügati, s. 52, 184; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 55-56.

    [4] Bakara suresi, 2/5.

    [5] Beyzâvî, s. 10; Safvetut-tefâsîr, 1/32; el-Mutavvel, s. 58; İlmü'l-Me'ânî, s. 132; Cevâhiru'l-belâğa, s. Î18; 'Ulûrnü'l-helâğa, s. 79; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/318; Mu'ce-mü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 492.

    [6] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/321.

    [7] Cevâhiru'l-belâğa, s. 118; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 80; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 231.

    [8] Cevâhiru'l-belâğa, s. 118; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 80; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 231.

    [9] Tâhâ suresi, 20/17-19.

    [10] el-Mutavvel, s. 69; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 58; İlmü'l-Me'ânî, s. 133; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/320; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 492.

    [11] Cevâhiru'l-belâğa, s. 118; İlmü'l-Me'ânî, s. 133-134.

    [12] İlmü'l-Me'ânî, s. 134.

    [13] Enbiyâ suresi, 21/62-63.

    [14] İlmü'l'Me'ânî, s. 134-135; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/321.

    [15] Fâ5fn suresi, 36/78-79; ayrıca bk., Ulûmü'l-belâğa, s. 80.

    [16] Cevâhiru'l-helâğa, s. 119.

    [17] Cevâhirul-belâğa, s. 119; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 80.

    [18] Cevâhirul-belâğa, s. 120; el-Câmi', s. 31;' 'Ulûmü'l-belâğa, s. 83.

    [19] Miftâhu'l-'ulûm, s. 176; el-îzâh, 1/109; el-Mutavvel, s. 68; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 57; İlmü'l-Me'ânî, s. 124; Cevâkiru'l-belâğa, s. 120; el-Câmi', s. 31-32; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 158.

    [20] el-Mutavvel, s. 68; Cevâhiru'l-helâğa, s. 120; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/339.

    [21] Yûnus suresi, 10/25.

    [22] el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/339.

    [23] Zû'mer suresi, 39/9.

    [24] Ulûmü'l-helâğa, s. 84-85.

    [25] el-Belâğa, s. 21.

    [26] Nisa suresi, 4/27; ayrıca bk., el-Belâğa, s. 21.

    [27] el-îzâh, 1/111-112; el-Mutavvel, s. 68; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 56-58; İlmü'l-Me'ânî, s. 126-131; Cevâhiru'l-helâğa, s. 120-121; el-Câmi', s. 31-33; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 83-84; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/336-349; Mu'cemü'l-mmtalahâü'l-belâğiyye, s. 456-458, 492-493; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye.s. 155-159.
     
  11. gullerderya

    gullerderya islamseli

    Katılım:
    3 Mart 2008
    Mesajlar:
    6.038
    Beğenileri:
    0
    10 — TAKDİM (ÖNE ALMAK) VE TE'HÎR (SONA BIRAKMAK)


    et-Takdîm; sözlükte fiilinin masdarı olup bir şeyi başka bir şeyin önüne almak manasına gelir.[1]
    et-Te'hîr; sözlükte fiilinin masdarı olup bir şeyi sonraya bırak&shy;mak ve bir işi geciktirmek gibi manaları ifâde eder.[2]'
    Bilindiği gibi cümlenin bütün kelimelerini bir defada söylemek mümkün değildir. Aksine cümledeki bazı kelimeleri önce, bazılarım da sonra söy&shy;lemek gerekir. Fakat cümledeki kelimeler içinde, cümlenin baş tarafında zikretmek için herhangi bir kelimenin diğer bir kelimeden üstünlüğü yok&shy;tur. Çünkü cümledeki bütün kelimeler, kelime olmaları hasebiyle eşittir. Öyle ise bir kelimenin diğer bir kelimeden önce gelmesi için bir sebebin bulunması gerekir. Ancak müsnedün ileyh, cümlenin esas unsuru olduğu ve hakkında hüküm verildiği için, genellikle o, müsnedden önce zikredilir. Bu&shy;nun dışında müsnedün ileyhin cümle başında zikredilmesini gerektiren bazı sebepler vardır.[3]' Bunların en önemlileri şunlardır:
    a) Arapçada cümle başında bulunması gereken soru edatları, şart edat&shy;ları, =mâ et-taaccübiyye", ve = kem el-haberiyye" gibi bazı edat ve kelimeleri cümle başında zikretmek lazımdır, «Zeyd nasıldır? » « Amr, nerede?» «Cevap ne zaman (verilecek)?[4]
    b) Cümle başında bulunan kelimeden garib bir mâna anlaşılırsa, daha sonra gelen kelimenin mânası üzerinde düşünmeyi teşvik etmek gayesiyle. «insanları, hayre&shy;te düşüren şey, cansız varlıktan yaratılmış olan hayvandır (canlı varlıktır).
    (Çünkü canlılar, çeşitli bitkilerle beslenirler).»[5]
    c) Acele olarak sevindirmek veya üzüntüye garketmek: «Sad senin evindedir.»[6]
    «-5cmn affedilmene gelince, o konuda emir çıktı.»[7]
    gelince hakim, kısas için hükmet&shy;ti.»[8] gibi."
    ç) Başta bulunan kelimenin hoşnutsuzluğu veya hayret ifâde etmesi:
    «O kadar uzun tecrübeden sonra, bu yapmacık süslü şeylerle aldanıyor musunuz?»[9]
    d) Cümledeki, olumsuzluğu umûmîleştirmek veya umûmî bir mâna ifâde eden bir cümleyi, olumsuz kılmak suretiyle cümlenin anlamını sınırlandır&shy;mak.[10]
    Birinci şekil: Genel bir mâna ifâde eden herhangi bir edatı, olumsuz bir mâna ifâde eden bir edattan önce zikretmekle yapılır.
    Meselâ: «.Bunların hiç biri ol&shy;mamış. Yâni ne bu olmuş, ne de şu olmuştur.»[11]
    İkinci şekil: Olumsuz mâna ifâde eden bir edatı, genel mâna ifâde eden bir edattan önce zikretmek suretiyle yapılır.
    Meselâ: «Bunların hepsi olmamış. Yâni bunların tamamı olmamış.»[12] Böylece bir kısmının gerçekleşmediği muhtemel olduğu gibi, her bir ferdinin gerçekleşmediği de muhtemeldir. « «Allah, günahta ve inkarda direnen hiç kim-seyı sevmez.»[13]
    «Şunlar in hiç birine boyun eğme: Yemin edip duran aşağılık»[14]
    «Kişi, her arzu ettiğini elde edemez. Çünkü rüzgarlar, gemilerin isteme&shy;diği şekilde eser (Yâni işler, iyi gitmiyor).[15]
    e) Tahsis (Bir kimseyi veya şeyi diğerlerinden üstün tutmak suretiyle ter&shy;cih etmek) için takdim yapılır:
    «Ben, bunu söylemedim. »[16]
    «Yalnız sana ibâdet ediyoruz ve yalnız senden yardım diliyoruz.[17] gibi.
    f) Teberrük için:
    «Allahın ismi, onunla hidâyeti buldum.»[18]
    g) Telezzüz (lezzet ve haz duymak) için: «Leyla (buraya) ulaştı.»[19]
    Müsnedin te'hiri (sonda gelmesi) için ayrı özel sebepler, zikretmememi&shy;zin gerekçesi şudur: Müsned, tabii olarak cümlenin son kısmını teşkil eder. Cümlenin bir unsuru öne geçince, diğer unsuru mutlaka sonra gelir. Ve böylece bu her iki unsur birbirini takip eder.[20]

    [1] Lisânü'l-'arab, 12/466, 467; Edebiyat Lügati, s. 157.

    [2] el-Kâmus, s. 436-437; Lisânü'l-'arab, 4/12; el-Külliyyât, s. 257; Edebiyat Lügati, s.157.

    [3] Delâilü'i-i'câz, s. 106 vd; Miftâhu'l-'ulûm, s. 219-224; el-îzâh, 1/135; el-Mutavvel, s.
    106, 128; Muhtasam'l-me'ânî, s. 85; İlmü'l-Me'ânî, s. 136-145; Cevâhiru't-belâğa, s. 138-140; 'Ulûmü'I-belâğa, s. 92-103; el-Betâğatü'l-'arabiyye, 1/350 vd.; Mecâmi'u'l-. edeb, İlm-i Me'ânî', s. 125-126; Mu'cemü'l-mustalahâtİ'l-belâğiyye, s. 404-406; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 540-545; Edebiyat Lügati, s. 157.

    [4] Delâilul'i'câz, s. 111-117; Miftâhu'l-'ulûm, s. 219; Mecâmi'u'l-edeb, İlm-i Me'ânî', s. 126; el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/359.

    [5] el-îzâh, 1/135; el-Mutavvel, s. 107; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 85; İlmü'l-Me'ânî, s. 137; Ulûmü'I-belâğa, s. 93-94; Mu'cemü'l-mustalahâti'l-belâğiyye, s. 404; Mu'cemii'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 542.

    [6] el-îzâh, 1/135; el-Mutavvel, s. 107; Mu'cemü'l-mustalahâtİ'l-belâğiyye, s. 404; Mu'ce-mü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 542.

    [7] Cevâhiı'u'l-helâğa, s, 139.

    [8] Age., aynı yer.

    [9] el-Belâğa, s. 22.

    [10] Cevahir u'l-helâğa, s. 140; 'Ulûmü'I-belâğa, s. 96-97; Mu'cemü'l-belâğati'l-'arabiyye, s. 542.

    [11] Cevâhiru'l-belâğa, s. 140.

    [12] Age, aynı yer.

    [13] Bakara suresi, 2/276; ayrıca bk., 'Ulûmü'I-belâğa, s. 97.

    [14] Kalem suresi, 68/10; ayrıca bk., 'Ulûmü'l-belâğa, s. 97.

    [15] el-hâh, 1/151; el-Kavlü'l-ceyyid, s. 111,112.

    [16] el-Mutavvel, s. 108; Muhtasaru'l-me'ânî, s. 86.

    [17] Fatiha suresi, 1/5; ayrıca bk., el-Belâğatü'l-'arabiyye, 1/382; Mu'cemü'î-mustala-hâfi'l-belâğiyye, s. 405.

    [18] Cevâhim'l-belâğa, s. 139; 'Ulûmü'l-belâğa, s. 94.

    [19] Cevâhiru'l-belâğa, s. 139.

    [20] el-Beiağa, s. 22; Mecâmi'u'l-edeb, İîm-i Me'ânî', s. 127.
     

Sayfayı Paylaş