Açık Ve Kapalı Küfür Sözleri.

Konusu 'Akaid-Fıkıh-Kelam' forumundadır ve ALLAH ASIKLARI tarafından 3 Eylül 2009 başlatılmıştır.

  1. ALLAH ASIKLARI

    ALLAH ASIKLARI islamseli

    Katılım:
    8 Ocak 2009
    Mesajlar:
    12.084
    Beğenileri:
    0
    Açık Ve Kapalı Küfür Sözleri.


    “EI-Muhît” adlı kitapta şöyle kaydedilmiştir: “Bir adam: Tevil etmeksizin “inşallah ben müminim,” derse kâfir olur. Çünkü iman konusunda kendinden şüphelidir. İmanının Allah katında gerçekleş­miş olduğunu bilmediği için, bu sözü bir tevazu manasında söylerse hüküm böyle değildir.
    Yine bir kimse: Dünyadan mümin olarak mı, yoksa kâfir olarak mı çıkacağımı bilmiyorum, derse kâfir olmaz. Çünkü gaybı Allah'tan başkası bilemez”
    “Zahîriyye” adlı kitapta İmam Fadlî'nin şöyle dediği rivayet edil­miştir: “Hiç bir müslümana imanında istisna yaparak, inşallah ben müminim, demek yakışmaz. Çünkü o imanını gerçekleştirmekle vazifelidir.”
    Şeyh Abdullah es-Senedî “El-Keşf” adlı kitabında Ebû Hanîfe'nin menkıbelerinden bahsederken İbn-i Ömer'e ait bir kıssa zikret­miştir. İbn-i Ömer kesilmek üzere bir koyun çıkarmıştı. Oradan bir kimse geçiyordu. İbn-i Ömer kendisine: “Sen mümin misin?” diye sordu. O kimse de: “İnşallah müminim” cevabını verdi. Bunun üze­rine İbn-i Ömer: «İmanında şüphesi bulunan kimse benim kurbanı­mı kesemez” buyurdu. Sonra başka biri geçerken ona: “Sen mümin misin?” diye sordu. O da bir istisnada bulunmadan: “Evet” cevabım verdi. İbn-i Ömer bu adama kurbanım kestirdi. İbn-i Ömer, bu iki kişiden imanı konuşanda istisnada bulunan ve inşallah ilâve eden kişiyi mümin saymadı.” Burada İbn-i Ömer'in ihtiyati! davrandığı an­laşılmaktadır. Zira selef ve halef âlimleri, inşallah ben müminim sö­zü ile istisnada bulunan kimsenin imandan çıkmayacağı noktasında ittifak halindedirler. Ancak bir kimse tasdik ve imanında tereddüt­lü olursa o takdirde mümin olmaz. “EI-Muhît”adlı kitapta yazıldı­ğına göre, selef âlimlerinden bir kısmı imanlarında istisnada bulu­nursa inşallah derlerdi. Bunun tevili şöyledir. Onlar imanlarmdaki şüpheden ötürü değil, belki hadislerde belirtilen müminlerin güzel hasletlerini kendilerinde toplamadıkları için bir tevazu mahiyetinde bu istisnayı yaparlardı. Nitekim Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem: “Gerçek mümin, insanların şerrinden emin bulunduğu kim­sedir.”; “Mümin, komşusu şerrinden emin bulunduğu kişidir”,; “Ken­disi tok, komşusu aç olan mümin değildir ve yineŞu şu hasletler kimde toplanırsa mümin odur” gibi hadislere uymak üzere kendile­rini kusurlu kabul ettiklerindendir. Sonradan gelen âlimlerden ima­nında istisnada bulunanlar da imandaki şüpheden değil, kendilerin­de hadislerde beyan edilen üstün vasfı bulmamalarındandır.”
    Hülâsa imanda istisna imanın kemal derecesine raci bir husus­tur. Dil ile ikrar edip kalb ile tasdik etmeğe raci değildir. “El-Hülâsa” adlı kitapta yazıldığına göre, bir kâfir bir müslümana: “Bana İslâm’ı anlat” dese ve o müslüman da kendisine bildiklerini anlatmadan, baştan savmak üzere: “Falan âlime git” dese kâfir olur. Çünkü o, müslümanlık hakkında bilgi isteyen o kâfirde küfrün biraz daha kal­masına razı olmuştur. Çünkü İslâm kelime şehadet getirmek sure­tiyle icmali olarak gerçekleştirilir, bunu ise her mümin yaptırabilir.” Eb'ul-Leys es-Semerkandî demiştir ki “Eğer o mümin o kâfiri bir âlime göndermişse kâfir olmaz. Çünkü âlim kimse İslâm'ı cahil­den daha iyi bilmektedir. Bu hareketi ile küfre razı olmuş sayılmaz. Yine bir kimse, İslâm'a girmek isteyen bir kâfire: İslâm'ın nasıl ol­duğunu bilmiyorum, yahut: falan âlime git, o sana anlatsın, yahut toplantının sonuna kadar sabret, derse kâfir olur.”
    Yine “Zahîriyye” fetvasında şöyle yazılmaktadır: “Bir kâfir bir müslümana: Bana İslâm'ı anlat, dese müslüman da: Bilmiyorum, de­se kâfir olur. Zira kendi küfrüne razı olmak küfürdür. Başkasının küfrüne razı olmaksa yine küfürdür. İslâm'ı bilmiyorum, derken tam manasıyla bilmiyorum, mânasını kasdederse böyle bir kişinin kâfir olup olmayacağı konusunda düşünmek gerekir. Doğrusu kâfir olmamasıdır. Başka bir yerinde de şöyle deniliyor: Hâmidî'ye göre küfre rıza küfürdür. Zahiriye fetvasında beyan edildiğine göre, bir kimsenin küfrü hakkındaki bir meselede ihtilâf bulunursa, hiç bir müsîümam ihtilâf olan meseleden ötürü tekfir etmek caiz değildir. “El-Hâvi” adlı kitapta yazıldığına göre, bir kimseye: “Yalnız Tevhidi biliyor musun? Sen Tevhid ehli misin, değil misin?» denilse buna vereceği cevap üzerine onu tekfir etmeye bir sebep yoktur.” “EI-Muhît” adlı kitapta zikredildiğine göre, bir kimse: “Ben İslâm'ın nasıl oldu­ğunu bilmiyorum, derse kâfir olur.” “Şems'üI-Emime el-HuIüvanî” diyorki: “Böyle bir kimse dinsiz, namazsız, oruçsuz, taatsız, nikâhsız­dır. Çocukları da zina çocuğudur.” Yine “El-Muhît”e kaydedildiği­ne göre, bir kimse kalbi ile tasdik edip dili ile ikrar ederse ittifakla müslümandır. Müslümanlıkla vasıflandıktan sonra onu bilmemesi ihtilafsız olarak onu müslümanlıktan çıkarmaz. Bir kimse bir ye­mek yese bu yemeğin adım bilmese bu durum nasılsa, müslüman olup müslümanlığın nasıl olduğunu bilmeyen kimse de onun gibidir. Yine bir kimse şartları, rükünleri ile namaz kılsa ve bunların tafsi­lâtını bilmese ve sorulunca: “Bilmiyorum.” dese böyle bir kimseye kâfir denmez. Eğer böyle olmazsa dünyada kelâm ilmini bilen çok az müslüman kalır.
    İslâm milletleri için bu noktada güçlük vardır. Cahillere böyle sorular sormak mugalatadır. Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem bu gibi yanıltmaya vesile olan mugalatalardan bizleri yasaklamıştır. Sonra “Çocukları zina çocuğudur” sözü de mutlak değildir. Zira bu soru sorulmadan evvel dünyaya gelen çocukların helâl ol­duğunda hiç şüphe yoktur. Esas söz, bu soru sorulup bilmem cevabını aldıktan sonra meydana gelen çocuklarının durumu hakkında­dır. Faraza bu sözü ile kâfir olacak olsa, İslâm'a dönüp tevbe etme­mişse ancak o zaman yukarıdaki söze itibar edilebilir.
    Yine küçük yaşta bir hıristiyan kadını bir müslümanın nikâhı altında büyüse, aklında herhangi bir bozulduk, delilik de bulunma­sa ve dinlerden herhangi bir dini de bilmese kocasından bain talak ile boş olur. Eğer akıllı ise şüphe yok ki ya ana babasını yahut ya­şadığı ülkenin, insanlarını taklid edecektir. Nitekim Hz. Peygamber­in: “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar.” hadisi buna de­lâlet etmektedir. Hıristiyan kızı kendine tabi iken bain talak ile boş olmuyordu da hıristiyanlıkla bulaşmadan aslî fıtratı üzerinde kalın­ca nasıl boş olur?
    Yine küçük yaşta evlenen bir müslüman kızı kocaya vardıktan sonra eğer baliğ olur da İslâm'ı bilemez ve İslâm'ı vasfedemezse ko­casından bain talak ile boş olur.” Daha önce de geçtiği üzere mü­min sayılmak için İslâm'ın hükümlerini bilmek, yahut tafsili ve ic­mali olarak onu anlatmak gerekmez. Belki imanın gerçekleşmesi için tasdik ve ikrarda bulunmak yeterlidir. Bununla beraber kendi­sine: Müslüman olanın kanı ve malının haram olup olmadığı sorul­sa, buna karşılık: Hayır, dese onun imanında bir şüphe yoktur. İslâmın hükümlerini bildiğinde şüphe yoktur. Ancak cahil olduğun­dan sözün gelişini bilmemektedir. Bu ise ona zarar vermez.
    Sonra şöyle diyor: Çünkü onlar cahildirler. Onlar için tahsis edil­miş bir millet yoktur. Hangi milletten oldukları başlangıçta nikâhın şartıdır.
    Burada bir mesele daha vardır: Onların, İslama ait hükümleri bilmemeleri mazeret olarak kabuldür. Fakat belli bir milleti, İslâm, hıristiyan, yahudi gibi milletlerden birini kabul etmemeleri hususu ise kabul edilemez. Çünkü Hıristiyan kızına: Son hangi milletten diye sorulunca şüphe yok ki hıristiyan mlletindenim, der. Evet, iki­sine de hangi milletten oldukları sorulsa ve: “Biz hiç bir milletten de­ğiliz” deseler, yahut “Hangi milletten olduğumuzu bilmiyoruz” dese­ler kâfir oldukları açıktır. Sonra müellif demiştir ki: İmam Muhammed kitabında böylesi kadınlara mürtedde adını vermiştir. Çünkü biz onların müslüman olduklarına kocalarına uymaları hasebiyle hükmetmiştik. Şimdi ise kâfir oldukları ile hükmettik. Çünkü baliğ olmaları sebebiyle tabilikleri kalkmıştır. Ve dini bilgileri de yoktur. Bu sebeple mürted olduklarına hükmettik.”
    Bu mesele zamanımızda çok vukubulmaktadır. Hususiyle bazı ülkelerde kötü kadınlardan bu şekilde hükümler çıkıyor. Öyle ki ka­dın bu sebeple üç talakla boş olmaktadır. Halbuki kadın dindardır, Kur'an okur, namaz kılar, oruç tutar. Fakat mahkemede kadı ken­disine: “İslâm'ın hükmü nedir?” diye sorar. Kadın da cahil olduğu ve konuşmasını bilmediği için: “Bilmem” diyor. Bu şekilde kadının kâ­fir olduğuna dolayısıyla nikâhının da batıl olduğuna hükmediyor ve kendisi için ikinci bir nikâh tazeliyor. Çoğu kerre kadı bu kötü ve şeni işi sebebiyle kâfir olur. Çünkü bu acayip küfür hükmüne razı olmuştur. Zira miskin ve fakir bir kadın bu kadıya meseleyi anlat­sa ve hükmü açıklasa doğru cevabını verecektir. Çünkü böyle kadın­ların dindarlığı her bakımdan zamanın kadılarından daha kuvvet­lidir. Kadıların bu gibi hükümlere teşebbüs etmelerinin sebebi üç ta­lakla boşanmış bulunan kadınlar hakkında bütün söz ve davranış­larda haram olan rüşvete tevessül etmektir. Sonra şeytana bak. Pis kocaya vesvese veriyor, bu şekilde karısının kâfir olmasına, amelle­rinin yok olmasına ve Allah Teâlâ'nın.
    “Eğer koca karısını son defa boşarsa, başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ilk kocaya helâl olmaz.” [578]
    ayeti ve Hz. Peygamber'in Useyle hadisi ile amel etmekten istinkâf ediyor. Bu makamda sözü biraz uzatmanın sebebi, ayakların kay­dığı, inançların bu noktada sarsıldığı bir makam olmasına binaendir. Ki bunlardan İslâm'a büyük zarar vardır.
    Kadının hangi milletten olduğunu bilmesi başlangıçta nikâhın şartıdır, demiştir. Bu mesele kocanın müslüman olması takdirine bi­naendir. Yok eğer bu bilmeme kadın tarafından ise nikâhlarının sağlam olması noktasında hiç şüphe yoktur. Kâfirlerin nikâhında olduğu gibi. Bu sözde kadının, zevcenin küfrüne hükmeden kâdı'nın, erke­ği de İslâm'ı tavsif etmeğe çağırması gerekir. Erkek de kadın gibi ise o zaman ikisinin de kâfir olduğuna ve ömrü boyunca yaptığı taatların batıl olmasına hükmetmesi; ondan sonra her ikisine de İslâm'ı arzetmesi, ikisinin de beraber şehadet getirmeleri, İslâm'ın hükümlerini öğrenmeleri ve bundan sonra nikâh akdinin aralarında yapılması gerekir. Bu makamdaki bahsimizi İbn-i Humam'ın bunların sözleri üzerine araştırdığı noktalar da takviye etmektedir. Araştırmalarını şu sözler üzerine yapmıştır: “Bir kimse bir cariye satın alsa, yahut bir kadınla evlense ve kendisine, İslâm'ın ne olduğunu sorsa ve bu kadın bilmese, o kadın müslüman olmaz.” İbn-i Humam burada bil­memekten maksat: İslâm nedir, iman nedir? sorusu karşısında ce­vap verirken duraklamakta değildir. Halktan bazısında nitekim ifa­de noksanlığı dolayısıyla olduğu gibi bilmemeyi müslümanlığının ve imanının batıl olduğu yerine koymak gibi hususlar değildir. Mese­lâ; öldükten sonra dirilmek olacak mı, olmayacak mı? Yahut Pey­gamberlerin gönderilmesi, kendilerine kitapların indirilmesi olmuş mudur, olmamış mıdır? Bu sorular karşısındaki duraklama, basit bir bilgisizlik yönünden değil, inandığını ispatlama yönündendir. Meselâ; böyle bir soru kendisine sorulup da: Bilmiyorum, diyen kimsede ol­duğu gibi. İslâm ülkelerinde bulunduğu halde bu şekilde bilgisiz ka­lan kişiler çok azdır.”
    Sonra “El-Muzmarât” adlı kitapta Muhammed b. Hasen eş-Şeybanî'den el-Camiul-Kebîr'inden naklen bu gibi kapalı konularda zikrettiğimiz hususlara delalet eden bir mesele gördüm. Bu mesele de şudur: Bir kadın imanın ve İslâm'ın şeklini bilmezse İmam Mu­hammed demiştir ki; araları ayrılır. Bu sözün açıklaması şöyledir: Koca karısına imanı, İslâm'ı, dini anlatsa ve kadın: Bu şekilde inan­dım, tasdik ettim, dese o kadın taklid sınırından çıkar ve onunla ev­lenmek caiz olur. Eğer: Anlamadım, yahut bilmiyorum, derse nikâhı caiz değildir.”
    “EI-Muzmarât” adlı kitapta yine şöyle bir fetva nakledilmekte­dir: Bir kimse bir kadının küfrü ile fetva verse ve nihayet kocasın­dan bain talak ile boş olsa bu fetva veren kişi kâfir olur. Kadın ise İslâm'a girmeğe zorlanır. Ve yetmişbeş sopa ile cezalandırılır. Bu kadın ancak ilk kocası ile evlenebilir. Ebû Bekir rahimehullah da bu şekilde fetva vermiştir. Ebü Ca'fer de aynı şekilde fetva verirdi.”
    Bazı âlimler de demişlerdir ki; kadının dinden dönmesi nikâhının bozulmasına tesir etmez ve kadınlar üzerine bu kapıyı kapamak için koca nikâhını yenilemekle emredilmez. Buhara âlimlerinin çoğunlu­ğu böyle bir kadının küfrü nikâhın bozulmasına tesir eder, demiş­lerdir. O kadar var ki kadın kocası ile yeniden evlenmeye cebredilir.
    Bu ayrılma, talaksız bir ayrılmadır. Fetva da bunun üzerinedir. “Minhac'ul-Musallîn” adlı kitapta da aynı şey yazılmıştır.
    “EI-Hulâsa” adlı kitapta şöyle deniliyor: “Bir kimse başkası için dua edip Allah onu küfür inancı ile alsın, derse kâfir olur. Çünkü bu söz, küfrün kendine rıza göstermektir. Şeyh Muhammed b. Fadl de­miştir ki: Kâfir için bu şekilde dua etmek küfür değildir. Birinci fet­va umumîdir. İkincisi yani bu fetva hususi bir fetvadır. Ki müslümanın küfrüne dua etmenin küfür olduğunu ifade eder. Gerçek şudur ki, bu sözü söyleyen eğer intikam kasdı ile söylerse kafir olmaz. Dua karinesi ise bu maksada şahiddir. Bu konuda çok söz gelecektir.
    “El-Cevahir” adlı kitapta şöyle yazılmıştır. “Bir kimse bir müslümana: “Allah senden müslümanlığı alsın” der de biri buna âmin derse kâfir olur. Yahut bu sözden falancanın kâfir olması murad edilsin edilmesin, kâfir olur. Yahut: “Allah onu dünyadan imansız olarak, yahut kâfir olarak çıkarsın; yahut imansız ve kâfir olarak Allah onu öldürsün; yahut Allah onu Cehennemde ebedi olarak bı­raksın, Cehennem'den hiç çıkarmasın” derse kâfir olur. Yani küf­rü eğer güzel görür de gönülden ona razı olursa hüküm böyledir. Ancak bir zalimden intikam almak için bu sözleri sarfederse o za­man kâfir olmaz.
    “El-Muhît” adlı kitapta şöyle kaydedilmiştir: “Kendi küfrüne razı olan kişi kâfir olur.” Bunda ittifak vardır. Başkasının küfrüne razı ol­ma hususunda ise ihtilâf vardır. İslâm âlimlerinin zikrettiklerine göre başkasının küfrüne razı olmak, ancak ona cevaz verdiği ve gü­zel gördüğü zaman küfür olur. Fakat buna cevaz vermez ve güzel görmez de: bana eziyet veren şerir kişinin küfür üzerinde ölmesini istiyorum, ki Allah Teâlâ ondan böylece intikamımı alsın, derse o zaman bu söz küfür olmaz.
    Eğer bir kimse: Allah Teâlâ'nın:
    “Musa şöyle dua etti: Rabbimiz! Fir'avn'a ve etrafındakilere dün­ya hayatında giyecek birçok süs eşyası ve mallar verdin. Ey Hatibi­miz! Mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azabı görmedikçe iman etmesinler.” [579]
    ayetini düşünerek o duayı yaparsa bizim iddiamızın doğruluğu or­taya çıkar. Buna göre bir kimse bir zalime: “Allah seni küfür üze­rinde öldürsün, yahut Allah senin imanını alsın, Allah sana en kü­çük bir şekilde merhamet etmesin” derse kâfir olmaz. Biz Ebû Hanîfe'den rivayet edilen şu söze muttali olduk: “Başkasının küfrüne razı olmak küfürdür.” Bu söz açıklanmamıştır. Bu cümlenin, Muhit, yahut “El Câmi” sahibinin bu meselelerdeki sözlerinden olma ihti­mali de vardır. Her iki takdire göre cevap şöyledir:Ebû Hanîfe'nin rivayeti kısa, yahut mutlak olunca Hanefîlerin kaidesine göre biz onu açıklarız.
    “El-Cevahir” adlı kitapta şöyle yazılıdır: “Dininden döndüğünü, yahut yaralayıcı bir aletle bir kimseyi öldürdüğünü, yahut namuslu iken zina ettiği bilinmeden falancanın öldürülmesi helâldir, yahut mubahtır, diyen kimse kâfir olur. Çünkü bu kimse haram olan bir işi mubah kabul etmiştir. Yine bunun gibi İmam Şafiî'ye göre namaz kılmayı terk etmek öldürülmeyi gerektirmektedir. İmam Ahmed b. Hanbel'e göre ise namaz kılmayı terketmek dinden dönmektir. Namazı terk etmek ihtilaflı meselelerdendir. Dolayısıyle namaz kılmayı terk ede­nin öldürülmesinin helâl olduğunu söylemek ittifakla küfür değildir. Yine bu sözü söyleyene “doğru söyledin” diyen, yahut haksız yere adam öldüren bir devlet adamı için “doğru yaptın” diyen, yahut bir hırsızı öldüren kişiye “iyi yaptın” diyen kişi kâfir olur. Yahut sahibi helâl kılmadan falan müslümanın malı helâldir, yahut falanın kanı helâldir, derse ve bir kimse de onu tasdik ederse ikisi de kâfir olur.”
    “EI-Hülâsa” ve “EI-Hâvî” adlı kitaplarda şöyle deniliyor: “Bir kimse diğerine: Sana da müslümanlığına da lanet olsun” derse kâfir olur. Yine bir kâfir müslüman olduğu için kendisine bir şey verilse, buna karşılık bir müslüman: “Keşke ben de kâfir olup müslüman ol­saydım da bana da bir şey verilseydi” dese kâfir olur. Çünkü müslümanlığın şartı İslâm'ın hükümleri üzerinde devam ve sebat et­mektir. Bu sebepten bir kimse gelecekte kâfir olmayı niyet etse o şimdiki durumda da kâfir olur.”
    “El-Muhît” adlı kitapta: “Bu düşünceyi kalbinden temenni etsa kâfir olur” ibaresini ilâve etmiştir.
    “El-Hülâsa” adlı kitapta yine şöyle deniliyor: “Babası küfür üze­rinde ölen ve babasından miras almak isteyen kişi, kâfir olan baba­sından miras alabilmek için, keşke şimdiye kadar müslüman olma­sam dese kâfir olur.”
    “El-Cevahir” adlı kitapta bu ibare: Keşke müslüman olmasam da varis olsam” tarzındadır.
    “El-Fetâva's-Suğra” adlı kitapta şöyle kaydedilmiştir: “Bir kâfir müslüman olsa, kendisine bir müslüman: “Eğer müslüman olmasan miras alırdın, derse kâfir olur.”
    “El-Muhît” adlı kitapta şöyle deniliyor: “Bir müslüman güzel bir Hıristiyan kızı görse ve onunla evlenebilmek için kendisinin hıristiyan olmasını temenni etse kâfir olur.” Ben derim ki bu düşünce onun ahmaklığmdandır. Çünkü bir müslümanın bir hıristiyan kadını ile evlenmesi caizdir. Ama bununla beraber güzel kadınlar müslümanlarda daha çoktur.
    “Fetâvâ-i Kadihan”da ve “Fetâvâ-i Suğrâ”da şöyle zikredilmiş­tir: “Bir kimse: Ne zaman küçükle otursam küçük olurum, büyükle otursam büyük olurum, derse bunun üzerinde ihtilâf bulunduğundan bahsetmektedir. Ben derim ki: bu sözleri sarf etmekte bir sakınca yoktur. Fakat eğer bu sözler sonradan söylediği “Hıristiyanla otur­sam hıristiyan olurum, müslümanla otursam müslüman olurum, ya­hut yahudi ile otursam yahudi olurum” sözü ile tavafuk etse bu sö­zü söyleyen kâfir olur. Çünkü o zındıktır, İslâm'dan ve bütün din­lerden hariçtir.”
    “EI-Hülâsa” adlı kitapta yine şöyle bir ibare vardır. “Bir kimse müslümanlığı kabul eden birine: Senin dininin sana ne zararı oldu ki müslüman oldun” derse kâfir olur. Yine: Bu zaman küfür zama­nıdır, müslüman olma zamanı değil, derse eğer bu sözünden bu zamanda müslüman olmamak gerektiğini kasdetmişse kâfir olur. Ancak: “Bu zaman küfrün, cehaletin ve kâfirlerin galib olduğu, İs­lâm'ın ise zayıf olduğu zamandır” manasını kasdederse o takdirde kâfir olmaz.”
    “Fetâvâ-i Kadihan” ve “Fetâvâ-i Suğra”da şöyle kaydedilmiş­tir: Müslüman olduğu henüz bir ay olmuş kişiye: müslüman değil mi idin? denilse ve o kimse de: hayır dese, kâfir olur.”
    “El-Muhît” ve “El-Cevahir” adlı kitapta şöyle deniliyor: “Birini döven kimseye müslüman değil misin? denilse ve bu kişi de bilerek: hayır, derse kâfir olur. Eğer hata ile hayır, derse kâfir olmaz.”
    “Tetîmme” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse kendi­sine “Allah'tan kork” diyene karşılık: “Senin sözünü dinlemeyeceğim” derse, kâfir olur. “Yine haram iş işleyen bir kimseye: Allah'tan kork, denilse ve buna karşılık korkmuyorum, dese kâfir olur. Eğer söyle­nilen şey haram degilse kâfir olmaz. Ancak eğer bu takdirde bu sö­zü hakaret için söylerse yine kâfir olur. Ve karısı kendisinden bain talakla boş olur. Yine bir kimseye: Herhangi bir iş hususunda Al­lah'tan korkmuyor musun? denilse ve buna cevap olarak: hayır, de­se kâfir olur.
    Ebû Bekir el-Belhî şöyle demiştir: “Bir kimseye: Allah'tan kork­muyor musun? denilse ve bu kimse: Hiddetli olarak: hayır, dese kâ­fir olur ve karısı kendisinden bain talakla boş olur.”
    “El-Muhît” adlı kitapta yazıldığına göre, bir kadın kocasına: Sende hamiyet denen şey yoktur, din yoktur, çünkü benim yabancı­larla birlikte bulunmama razı oluyorsun, dese ve kocası da evet, yok­tur, dese kâfir olur. Çünkü din yoktur demekle İslâm dininden çık­mış olduğunu itiraf etmiş olur. Bir kimse bir müslümana: Sen put­perestsin, mecusisin, derse o kimse de; mecusi olduğunu söylese kâ­fir olur. Yahut kendisine: Müslüman değil misin? denilse ve hayır dese yine kâfir olur. Yahut söylediğin gibiyim dese kâfir olur.”
    “El-Cevahir” adlı kitapta, şöyle yazılmıştır: “Bir müslümana: ey kâfir, ey mecusî, ey yahudi, ey hıristiyan, diye seslenilse o da: Efen­dim, cevabını verse kâfir olur.” “Fetâvâ-i Kadıhan”da da şöyle denilmiştir: “Eğer böyle ise, benden ayrıl, dese, kâfir olmaz. “Muhit”de şöyle deniliyor: Böyle ise, benimle oturma derse doğrusu kâfir olur. Yine Fakih Ebû Bekr el-Belhî'nin söylediğine göre, bir kimseye: Ey kâfir, denilse ve o söyleyen kişi de sükut etse, kâfir olur. “El-Cevahir” adlı kitapta yine şöyle deniliyor: Bir kimse muhatabına: Her an senin gibisini çamurdan yaparım, derse kâfir olur. “EI Muhît”de de aynı mesele zikredilerek: Kendisi ile münakaşa eden kimseye bir kişi: Ben senin gibi on kişiyi çamurdan yaparım, dese kâfir olur, denilmektedir. Yine bir kimseye: Ey kırmızı adam, denilse ve bu ki­şi: Allah beni elma unundan yarattı seni çamurdan yarattı çamur un gibi değildir, dese kâfir olur.”
    “Fetâvâ-i Kadıhan”da şöyle denilmiştir; “Bir kimse başkası için: Allah onu yarattıktan sonra huzurundan kovdu, dese ilim adamla­rının çoğunluğuna göre kâfir olur.” Doğrusu kâfir olmamasıdır, çünkü bu iddiasında doğru da yalancı da olma ihtimali vardır.
    “El-Hülâsa”da şöyle denilmiştir: “Bir kimse kendi çocuğuna: Ey kâfir çocuğu, dese, yahut ey mecusi çocuğu, dese ilim adamları­nın bazısına göre, kâfir olur.” Ben derim ki böyle söylemekle bir kimse kâfir olmaz. Çünkü bu sözü ile çocuğu kötülemeyi kasdetmiş olup kendisinin mecusî, yahut kâfir olduğunu kasdetmemiştir.
    “Fetâvâ-i Kadıhan”da diyor ki: Eğer bu sözü bineğine, yahut çocuğuna bir niyette bulunmaksızın söylerse kâfir olmaz. Fakat ken­disinin kâfir olduğunu niyyet ederse o takdirde ittifakla kâfir olur. Çünkü bu küfrünü ikrar etmektir.”
    “Tetimme” adlı kitaptan: “Bir kimse, ben Firavn'ın inancında­yım yahut İblis'in inancındayım, yahut benim inancım Firavn'ın inancı gibidir, İblis'in inancı gibidir, derse kâfir olur. Fakat, ben ib­lisim, ben Firavn'ım, derse kâfir olmaz. Yine bir kimse dini hüküm­lerin bir kısmım bilmediği için yeni öğrenince: “Ben kâfir idim, şim­di müslüman oldum derse kâfir olur. Bir görüşe göre ise kâfir olmaz. Ben derim ki kâfir olmaması daha doğrudur. Yine bir kimse:
    “Allah iblise lanet eder” dese buna karşılık bir başkası da: “Ben la­net etmem” derse kâfir olur. Çünkü bu sözün görünüşü Allah'a kar­şı gelmekten ibarettir.”
    Bir müslüman put yapsa kâfir olur. Çünkü o bununla puta razı olmuştur ve onu teşvik etmiştir.
    “Fetâvâ-i Kadıhan”da şöyle deniliyor: “Bir kimse: “Beni bırak kâfir olayım” dese kâfir olur. Yahut bir kimse: “Nerede ise kâfir olacaktım” dese olur. Bu söz ile kâfir olmayı kasd ederse kâfir olur.”
    “EI-Muhît”den: “Bir kimse başkasına konuşması için küfür kelimesini telkin ederse kâfir olur. Hatta bu sözü eğlence için de söylese hüküm böyledir. Rivayete göre Maliki ve Şafiî Mezhebine mensup iki kimse kendi mezheplerinde tahsil gördükten sonra ülkelerine dönmüşler ve kendilerine sorulan her meselede “Bu konuda Maliki'nin, yahut Şafiî'nin iki sözü vardır” cevabını vermişler. Biri onlara şöyle bir soru sormuş: “Allah'ın varlığında şüphe var mıdır?” Bu so­ruya karşılık: “Bu konuda da iki görüş vardır cevabını vermiş. Bu­nun üzerine onu tekfir ettiler. Bu soruyu soranın da kâfir olduğu­na hükmedilir.
    Yine bir kimse bir kadına, dininden dönmesini emretse yahut bir kadının dinden çıktığına bir müftü fetva verse, emreden de, fetvayı veren de kâfir olur. Ben derim ki; belki bu kadının dinden dönmesine razı olan kâfir olur. Devlet adamlarının hademesi duru­munda olan bazı kötü âlimlerin durumu ne çirkindir? Devlet adam­larına bazı konularda hile öğretiyorlar. Onlar güzel bir evli kadın gördükleri zaman ve kocası bu kadını boşamazsa, boşanıp kendileri ile evlenebilmesi için dinden dönmesini emrediyorlar ve kendilerine esir ve köle yapıyorlar. Bu şekilde evlendikleri dört kadın üzerine böyle kadınları topluyorlar.
    “El-Muhıt” adlı kitapta şöyle deniliyor. “Bir kimse başka birine kâfir olmasını emretse, emredilen kişi ister kâfir olsun, ister olma­sın, emreden kâfir olur. Yine bir kimse başka birine dinden dön­menin yolunu öğretse, öğretilen kişi ister dinden dönsün, ister dön­mesin, öğreten kişi kâfir olur. Bu durum ve hüküm o kişinin din­den döneceğini bildiği zamandır. Fakat bu öğretmeden maksat eğer bundan sakınmak olursa o takdirde kâfir olmaz.
    Yine “El-Muhît” adlı kitapta yazıldığına göre, bir kimse, herhan­gi birine kâfir olmasını emretmeyi niyet etse bu niyeti sebebiyle kâ­fir olur. El-Hülâsa’da da şöyle deniliyor: Bir kimse ben inkarcı­yım, dese kâfir olur. Çünkü inkarcılık küfrün en çirkin çeşitlerin­den biridir.”
    Yine “Fetâvâ-i Suğrâ”da şöyle yazılmıştır: “Bir kimse diğerine: ister müslüman ol, ister hıristiyan ol ikisi de benim için birdir, derse kâfir olur.” “El-Hulâsa”da da şöyle yazılıdır: “Bir müslümana “Lâilahe îllellah” söyle denilse ve bu kimse de söylemese kâfir olur. Ancak senin demenle söylemem, derse o takdirde kâfir olmaz. “El-Cevahir” de de şöyle zikredilmiştir: “Ben bu kelimeyi söylemekten bir kazanç sağlamadım neden söyleyeyim diyen, ikisi de kâfir olur.”
    “El-Muhit”den; “Bir kadın kocasına: Kâfir oluşum, seninle be­raber bulunmaktan daha hayırlıdır, dese kâfir olur. Yine bir kimse anlaşmaya çağrılsa ve: Puta taparım da bu anlaşmayı kabul etmem, dese “El Muhît” sahibine göre kâfir olur.”
    Yine bir kimse; falan âlim bana kâfir olmayı bile emretse ya­parım, dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile gelecekte kâfir olmayı ni­yet etmiş oluyor. Yine bir kimse: Ben İslâm'dan beriyim, dese ittifak­la kâfir olur. “El-Hâvî” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse ezan okuyan bir müezzinin yanından geçerken: “Yalan söylüyorsun, dese kâfir olur.”
    “Fetâvâ-i Suğrâ”da şöyle deniliyor: “Bir kimse Mecusîlerin şap­kasını giyse ve onlara kendisini benzetse, yahut omuzu üzerine Me­cusîlerin alâmeti olan sarı bir bez bağlarsa, yahut beline bir ip bağlayıp bunu zünnara benzetirse, yahut bir bağ bağlayıp bu bağı on­ların bağladığı bağa benzetirse kâfir olur. Eğer bu bezi ve bağı bağ­layıp onlara benzetmede bulunmazsa o takdirde kâfir olmaz. Bu şekilde de olsa bir kimse suret ve siret bakımından kendini Yahudi veya Hıristiyanlara benzetse şakadan da olsa kâfir olur.”
    “El-Hulâsa”da söyle yazılmıştır: “Bir kimse mecûsilerin şapka­sını başına koysa bazı âlimlere göre kâfir olur, bazılarına göre ise kâfir olmaz. Sonradan gelen âlimlerden bir kısmı demişlerdir ki, eğer soğuk dolayısıyla, yahut o şapkayı başına koymadığı takdirde inek süt vermiyorsa bu maksatlar için başa konulursa kâfir olmaz. Başka bir maksatla, yani onlara benzemek maksadı ile eğer başına şap­ka giyerse kâfir olur.” Ben derim ki, yine bunun gibi bir kimse kızılbaş Rafızilerin tacını başına koyarsa tahrimen mekruh olur. Çün­kü Hz. Peygamber:
    “Kim bir kavme benzerse onlardandır.” buyuru­yor. Fakat bir kimse Rafızîlerin ülkesinde bulunsa ve onların başla­rına giydikleri tacı giymeye mecbur edilse bir zararı yoktur. Bazı âlimlerin Türk kıyafeti olan Özbek Kalpağını başa koymanın da bi­dat olduğunu ileri sürmeleri ise yerinde bir fetva değildir. Çünkü bizler kâfirlere ve bidat ehline kendi şiarları olan kıyafetlerde ben­zememekle emredilmişiz. Her bidattan menedilmemişiz. Bu ister Ehl-i Sünnet'in yaptıkları işlerden olsun, ister kâfirlerin yaptıkları iş ve kıyafetlerden olsun her bidattan medenilmiş değiliz. Yasaklanan kı­yafet ve davranışlar kâfirlerin ve bidatçıların şiarı olan kıyafet ve davranışlardır. “El-Muhît”de ise ne olursa olsun yani ister onların alâmeti olsun, ister olmasın, ister bir zaruret olsun ister olmasın on­lara benzemek küfür ve bidattir. Zira soğuktan korunmak için bu kıyafeti değiştirmek, yırtıp başka şekle sokmak mümkündür, Dolayısiyle onların kıyafetini aynen giymek zarureti yoktur.” Ben derim ki; bu hüküm bir müslümanın bidat ehli ve kâfirler elinde esir ol­ması, yahut onların elbisesini emanet olarak elinde bulundurması ve bu kıyafeti değiştirdiği takdirde soğuktan korunmasının mümkün olmaması takdirine göredir.
    Bir kimse beline zünnar bağlasa, yahut omuzuna sarı bir bez bağlasa bunu yapmaya zorlanmamışsa kâfir olur. “El-Hülasa”dan naklen Ebû Cafer şöyle demiştir: “Bir kimse esirleri kurtarmak için beline zünnar bağlarsa kâfir olmaz. Yine bir kimse kiliseye girmese de Yahudi ve Hıristiyanların kullandığı zünnarı bağlasa kâfir olur. Yine bir kimse beline bir ip bağlasa ve “Bu zünnardır” dese kâfir olur. “Zahîriyye” fetvasına göre karısı kendine haram olur. Yine bir müslüman ticaret maksadı ile beline zünnar bağlayıp kâfir bir mem­lekete girerse kâfir olur. Çünkü bunu bir mecburiyet olmaksızın yapmıştır.”
    Yine “Zahiriyye” fetvasına göre bir kimse başına mecûsîlerin şapkasını koyar da kendisine, bunu kabul etme, denilse buna kar­şılık kendisi, insanın kalbi doğru olmalıdır, derse kâfir olur. Çünkü bu sözü ile Şeriatın zahiri hükmünü inkâr etmiş olur. Yine “El-Hulâsa” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse: “Bir adamı kâfir yapmak, cinayetten daha iyidir.” derse, Eb'ul-Kasım es-Saffar'm fet­vasına göre kâfir olur. Çünkü o bir günahı küfürden daha büyük görmüştür. Halbuki küfür en büyük günahtır.”
    Bir öğretmen: “Yahudiler müslümanlardan daha hayırlıdır. Çün­kü onlar benim öğretmenlik hakkımı ödüyorlar.” derse kâfir olur.
    “El-Hulâsa” adlı kitapta zikredildiğine göre, bir kimse “Nevruz” gününde bir mecusîye yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü bu mecusîye küfründe ve hatalarında yardımcı olmuştur. Nevruz gü­nünde bir müslümana bir yumurta hediye ederse kâfir olmaz. Fa­kat bu görüş de sağlam değildir. Çünkü müslümana hediye etmekle de benzeme oluyor. Ancak bilerek değil de öyle tesadüf ederse o za­man küfür olmaz.”
    “Mecmaun-Nevâzil” adlı kitapta şöyle yazılmıştır: Mecusîler Nevruz gününde toplansa ve bir müslüman, onlar için güzel bir adet koydular, dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile küfrü güzel kabul etmiş oluyor.
    Yine “Fetâvâ-i Suğrâ”da yazıldığına göre, bir kimse daha önce sa­tın almadığı halde özellikle Nevruz gününe saygı için bir şeyler satın alırsa kâfir olur. Çünkü bu hareketi ile kâfirlerin bayramına saygı göstermiş olur. Ancak ihtiyaç sebebiyle satın alırsa o zaman bir şey lâzım gelmez. Yine bir kimse bir insana Nevruz gününde bir şey he­diye etse ve bununla Nevruz gününe saygı göstermeyi kasdetse kâfir olur. Yine bir öğretmen birinden Nevruzluk hediyesi istese ve istenen kişi verse de vermese de öğretmenin kâfir olmasından kor­kulur.
    “Tetimme” adlı kitaptan: Ebû Hafs el-Kebîr el-Buharî'den riva­yet edilmiştir: Bir kimse elli sene Allah'a ibadet etse sonra Nevruz günü gelse ve bugüne saygı için müşriklere bir şey hedi­ye etse Allah'a küfretmiş ve elli senelik ibadetini yok etmiş olur. Yine bir kimse Nevruz günü kâfirlerin toplandığı yere giderse kâfir olur. Çünkü bu küfrünü ilân etmektir.
    “El-Cevahir” adlı kitaptan: “Bir kimseye: haram yeme, denilse ve o kişi de: Bana haram yemeyen, yahut helâl yiyen birini getir ki inanayım, yahut ona secde edeyim, derse kâfir olur. Çünkü iman edilecek olan Allah Teâlâ'dır. Kula iman edilmediği gibi secde de edilmez. Allah'tan başkasına secde etmek haramdır. Yine bir kim­se: mal olsun da ister helâl olsun, ister haram olsun, derse bunu söyleyen küfre çok yaklaşır. Çünkü bu onun nazarında helâl ile ha­ramın eşit olduğuna delalet eder.” Yine “Fetâvâ-i Suğrâ”da kayde­dildiğine göre, bir kimseye: Neden helâl etrafında dolaşmıyorsun da hep harama koşuyorsun, denilse o kimse de buna karşılık: haram buldukça helâl ardında koşmam, dese kâfir olur.”
    “Zahîriyye” adlı fetva kitabında kaydedildiğine göre, bir kimse­ye helâl rızık ye, dense ve o da: benim için haram daha tatlıdır de­se kâfir olur.” Yine “El-Muhît” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimseye: Bir tek helâl mı senin için daha iyidir yoksa iki haram mı? denilse ve bu soruya karşılık bana hangisi daha çabuk gelirse odur derse bu kimsenin kâfir olmasından korkulur. Eğer: Evet haram yemek, daha iyidir, derse kâfir olur.”
    Yine “EI-Hulâsa”da kaydedildiğine göre, bir kimse Allah'a kar­şı isyan etse ve İslâm'ın açık olması gerekir, dese kâfir olur. Çünkü bu sözü ile içki ve benzeri kötülükleri İslâm’ın zahirinde itaat ola­rak göstermiş oluyor. Dolayısıyla Şeriatın hükümlerini ters çevirmiş oluyor. Yine bir kimse şarabı çok seviyorum dayanamıyorum, der­se kâfir olur.”
    “El Cevahir” adlı kitapta: “Keşke şarap yahut zina, yahut adam öldürmek, yahut zulmetmek helâl olsaydı, derse kâfir olur.” Yine “El-Hulâsa” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse belli zamanda zinayı, adam öldürmeyi, zulmetmeyi Allah'ın haram kılmamasını te­menni ederse kâfir olur. Yine bir kimse şarabın haram kılmamasını, Ramazan orucunun farz olmamasını temenni ederse kâfir olmaz.
    Çünkü bunlar arasındaki fark şarap ilk şeriatlarda haram değildi; Ramazan'da, oruç tutmak da farz değildi. Bütün semavi kitaplarda bunlar üzerinde ittifak edilmemiştir. Fakat zina, haksız yere adam öldürmek, zulüm ve yetimin malım yemekse bütün kitaplarda haram kılınmıştır. Bütün şeriatlarda haram kılman bir şeyin helâl olması­nı istemek küfürdür, fakat eski şeriatlarda helâl olan şeylerin tek­rar helâl olmasını temenni etmekse küfür olmaz.” Bana göre ise bu fark aydınlanmış değildir. Çünkü ilâhî bir hükmün önce umumî ol­ması, sonra da hususileşmesi arasında fark yoktur.
    Yine bir kimse zina etmek, şarap içmek, faiz yemek ve oğlancı­lık gibi haramlığı üzerinde ittifak edilmiş bir şeyin haram olduğunu inkâr eden, yahut bu hususta şüpheye düşen kimse, yahut küçük ve büyük günahların helâl olduğuna inansa kâfir olıır. Çünkü batıl bir inanca saplanmıştır. Ancak Mutezîle'ye göre küçük günahlarla bü­yükleri arasındaki fark büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde Al­lah Teâlâ küçüklerini affeder. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat'a göre ise küçük günahlar da Allah'a karşı işlenmiş birer kötülüktür. Büyük günahlardan tevbe edilse de bu günahlar günah olarak kalır. An­cak Allah Teâlâ dilerse affeder.
    “Tetimme” adlı kitapta şöyle deniliyor: Bir kimse bir şeyin ha­ram olduğuna kesinlikle inandıktan sonra, bu işi yapmanın helâl ol­duğunu söylerse kâfir olur. Yani onun inancı şeriata uygun ise kâ­fir olur. Değilse kâfir olmaz. Yine bir kimse şarabın satılmasını ca­iz görürse kâfir olur. Yani şarabın Müslümanlara satılmasını caiz görürse kâfir olur. Kâfirlere satılmasını caiz görmekte bir sakınca yoktur. Şarap ve haram olan maddeler için: “Mutlak mânada: “Al­lah alışverişi helâl kıldı” denilemez. Çünkü bu kelimedeki elif lâm ahd içindir. Yani belli alışverişler mânasını ifade eder. Bu da şeria­ta uygun alışveriş demektir. Çünkü bir müslüman için şarabın sa­tılması ittifakla caiz değildir.”
    Yine bir kimse haram olan bir işi helâl kabul ederse ve bu işin dinde haram olduğuna inanırsa, mesela mahremlerle evlenmek, şarap içmek, ölü eti yemek, kan yemek, domuz eti yemek gibi dinde haram oldukları zaruretle bilinen şeylerin helâl olduğuna inanırsa İmam Muhammed'den şaz olarak rivayet edilen bir rivayete göre, bu işleri helâl kabul etmeden bile yapsa kâfir olur.” Bu rivayet mah­remleri ile evlenme günahını irtikap eden manasına hamledilmiştir. Çünkü durumun akışı diğer günahları helâl kabul etme mâna­sına delâlet etmektedir. Doğruyu Allah bilir. “Tetimme” sahibi de­miştir ki, bu tereddütlü durumda fetva şöyledir: Eğer bu işleri yapar­ken helâl olduğuna inanırsa kâfir olur. Eğer helâl olduğuna inan­madan yaparsa büyük günahtır.
    “Fetâvâ-i Suğrâ”da şöyle deniliyor; “Kim şarap helâldir derse, kâfir olur. Yani bu sözü söyleyen Bedir Savaşına iştirak eden mücahidlerden de olsa hüküm böyledir.”
    “El-Hulasa” adlı kitapta şöyle deniliyor. “El-Muhît”de kaydedildiği­ne, göre: “Bir kimse önemsemiyerek Ramazan ayı için, bu uzun ay gel­di, yahut bu ağır ay geldi derse; yahut Receb ayı girince Ramazan'a saygısızlık dolayısıyla Ramazan'a düştük, yahut Hayrat mevsimi gel­di der de yaratılışı itibarıyla bu ayı çirkin görürse, şeriatın emretti­ği sevgi hilafına kendisine ağır gelirse kâfir olur. Çünkü Hz. Pey­gamber sallellahu aleyhi vesellem Ramazan ayı girince:
    “Allah'ım! Receb ile Şâban'ı bize mübarek yap ve bizi Ramazana kavuştur?” buyurarak sevgi ve sevincini açıklardı.”
    “Zahîriyye” fetvasında açıklandığına göre, bir kimse şeriatın faziletli saydığı ayları önemsemiyerek, yine bu aylara mı geldik, derse kâfir olur. Eğer bununla vücudunun rahatsızlığını ve çekeceği sı­kıntıyı kasdederse o zaman kâfir olmaz. Yine Recep ayı girdiği za­man: Bu ayın imtihanına yine girdik derse kâfir olur. Yine bir kim­se: Bu oruç ne kadar çok, usandım, derse bu de küfürdür.”
    “El-Muhît”de kaydedildiğine göre, bir kimse: “Bu taatların hep­sini Allah bize azap yaptı, derse kâfir olur.” Çünkü Allah Teâlâ bu taatları âhirette bilâkis azaptan kurtulmak ve sevap vermek için emretmiştir. Yoksa Allah Teâlâ’nın kulların taatına ihtiyacı yoktur. Yine bir kimse tevil etmeksizin: “Allah Teâlâ bize bu emri farz kılmasa daha iyi olurdu, derse kâfir olur.”
    “EI-Hulâsa” ve “el-Muhît”de kaydedildiğine göre şöyle denilmiştir; “Bir kimse küçük günah işlese, bir başkası kendisine: tevbe et, dese ve bu işi yapan ne yaptım ki tevbeye muhtaç olayım dese, yahut ne yaptım ki tevbe edeyim dese Ehl- i Sünnet vel- Cemaat kaidelerine göre kâfir olur. Mûtezile'ye göre ise kâfir olmaz.”
    “Tetimme” adlı kitapta zikr edildiğin göre, bir kimse: “Allah di­leyene kadar tevbe etmiyeceğim, dese ve Allah'ın dilemesini bir özür olarak ileri sürse kâfir olur. Çünkü Allah'a karşı isyan eden kişi, bu işi her ne kadar kaza ve kaderin tesiri altınca ise de kötülük ya­parken kaza ve kaderi, Allah'ın dilemesini özür olarak ileri sürme­si caiz değildir. Ancak tevbe ettikten sonra Allah'ın dilemesini ma­zeret olarak ileri sürebiliriz.
    “El-Muhit” ve “El-Hulâsa” adlı kitapta şöyle deniliyor. “Bir fasık kişiye: Sen Allah'a ve Allah'ın kullarına eziyet etmeğe devam ediyorsun, denilse ve o kimse de: Ben güzel yapıyorum, yahut ne gü­zel yapıyorum, derse kâfir olur. Ancak bu sözü ile Hakka ve halka eziyet verecek bir iş yapmıyorum, dese kâfir olmaz. Allah'a isyan eden kişi: “Bu da bir yoldur, bir mezheptir, derse yine kâfir olur.”
    “El-Muhît” adlı kitapta kaydedildiğine göre: “Bir kimse haram olan maldan bir fakire sadaka verse ve bu verdiği haram maldan dolayı sevap istese kâfir olur.” Burada biraz durmak gerekir. Zira yanında haram mal bulunan kimse bu malı fakirlere tasadduk et­mekle emredilmiştir. Bu sebeple bu sadakasından dolayı sevap ka­zanması gerekir. Çünkü bu malı Allah'a taat yolunda harcamış ve emrine uymuştur. Bu mesele sahibi belli olan haram mal için söylen­miş olsa gerektir. Malın sahibini bildiği halde ona vermeyip gösteriş için başkalarına harcadığı husus içindir. Nitekim zamanımızdaki za­limlerde bu gibi haller çoktur.”
    “EI-Muhît” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bu malı alan fakir onun haramdan olduğunu bilirse ve buna rağmen o kişiye duada bulunursa, malı veren kişi de âmin, derse kâfir olurlar.”
    “Zahîriyye” fetvasında beyan edildiğine göre, bir kimse bir faki­re haram mal verip bundan dolayı Allah'tan ecir isterse kâfir olur. Şayet alan fakir de haram olduğunu bildiği halde veren kişiye dua­da bulunsa ve o da amin dese ikisi de kâfir olurlar. Çünkü dua ve amin ancak taatlar içindir, helâl mallar içindir; kötülükler için ve haramları kazanmak için değildir. Bu konuda düşünülürse maksat daha iyi anlaşılmış olur.
    “EI-Hulâsa” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse şeriata göre çirkin olan bir iş için güzel yaptım, iyi yaptım, derse kâfir olur. Yine bir kimse: Şarabın haramlığı Kur'anda sabit değildir, derse kâ­fir olur. Çünkü bu söz Kur'an'a karşı gelmektir. “Tetimme” adlı ki­tapta da “Kur'an'da şarabın haram olduğunu inkâr eden kişi kâfir­dir. “EI-HuIâsa”da zikredildiğine göre, “Sarhoşluk veren içkiyi içme­yen kimse müslüman değildir” diyen kimse kâfir olur. Sar­hoşluk veren hurma suyunun sarhoşluk verecek sınıra kadar içilme­sinin helâl olduğunu kabul eden kimse de kâfir olur. Az bir mikdarının içilmesinin helâl olduğunu söylemek ise böyle değildir. Bunu söyleyen kâfir olmaz. Çünkü ihtilaflıdır. Yine bir kimse hayız halin­deki karısı ile cinsi münasebette bulunmanın helâl olduğunu kabul ederse kâfirdir. Yine karısına livatayı helâl kabul eden kimse de kâ­fir olur. Suyûtî'nin “Ed-Dürrül-Mensür” adlı kitabında kaydedildiği­ne göre, ihtiyaten bu kişinin küfrüne hükmetmemek gerekir. Yine “El-Muhit” adlı kitaptan: aybaşı halinde karısı ile cinsi münasebette bulunmanın helâl olduğunu kabul etmek küfürdür.”
    “Tetimme” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse babası­nın karısı ile evlenmeyi caiz ve mubah görürse mürted olur. Yine bir kimse zulüm etmek ve yalan söylemek gibi haram işlerin haram olmamasını temenni ederse kâfir olur. Yine yağmurun hikmetini inkâr eden, yahut faydasını kabul etmeyen kimse de kâfir olur.
    “Yine bir kimse yabancı bir kadını öptükten sonra: O bana he­lâldir, derse kâfir olur. Yine doyduktan sonra da yemenin haram ol­mamasını isteyen kişi de kâfir olur.”
    “El-Cevahir” adlı kitaptan: “Bir kimseye, niçin zekât vermiyor­sun? denilse ve buna karşılık: Bu cezayı vermem derse kâfir olur.” Yine kendisine zekât vermek farz olan bir kişiye: Bu vecibe hatırlatılsa ve: Bilmiyorum, dese kâfir olur.” Bu sözü reddetmek yolunda söylediği takdirde kâfir olur. Yine iki kimseden biri diğerine: Git, falancaya iyiliği emret, dese, buna karşılık o kimse: O adamın bana ne zararı var ki, yahut bana ne cefa etti ki ona emredeyim, dese kâ­fir olur. Çünkü iyiliği emretmenin farz olmadığına inanmıştır. Ve iyiliği emredenin, şahsi bir düşmanlığı ve garazı bulunduğu kimse­lerce yapıldığına inanmıştır.
    “Zahirîyye” fetvasında açıklandığına göre, bir kimseye: İyiliği emretsene, denilse o da: O bana bir şey yapmadı ki, yahut onun ha­na bir zararı olmadı ki, dese; yahut ben afiyeti seçtim, yahut ondan bana ne zarar var ki, dese kâfir olmaz.”
    “Fetâvâ-i Suğrâ”dan: “Bir kimse eğer, ben bu işi yaparsam kâ­fir olayım, yahut mecusî olayım, yahut hıristiyan olayım, derse ve o işi yaptığını da bilirse kâfir olur. Fudayli'ye söre ise karısı da ken­disinden bain talakla boş olur. Yine bir kimse yaptığını bildiği hal­de eğer bu işi yaparsam Yahudi olayım yahut Hıristiyan olayım, derse kâfir olur. Yine “Fetâvâ- Suğrâ”dan: “Bir kimse bu işi yap­madığı halde: Allah biliyor ki ben bu işi yaptım, derse Allah Teâlâ'ya yalan isnat ettiği için kâfir olur. Yine bir kimse yalancı olduğu­nu bildiği halde bu yalanma Allah'ı şahit getirerek: Allah bunun böyle olduğunu biliyor, derse kâfir olur.”
    Yine “EI-Muhît” adlı kitapta kaydedildiğine göre, bir kimse: Al­lah biliyor ki ben seni hayır dua ile anmakta devam ediyorum, derse kâfir olur.” Fakat bu sözden çokluk ve mübalağayı kasdederse kâfir olmaz. Yine bir kimse istikbalde bir işi yapmayacağına dair yemin olmak üzere eğer bu işi yaparsam Yahudi olayım, Hıristiyan olayım, yahut mecusî olayım, derse bu şartı yerine getirdiği takdirde kâfir olacağına inanır da bu işi yaparsa kâfir olur. Değil ise bu bir yemin­dir, keffaret ödemesi gerekir. Bu sözünden maksat o işi yapmayaca­ğını mübalâğalı bir şekilde kuvvetlendirmek dur. Bu kimse üzerine yemin keffaretinden başka bir şey lâzım gelmez.”
     

Sayfayı Paylaş